Elbette çerçeve yasanın eksikliklerinin aşılması için siyaset ve müzakere elzem. Özellikle kimilerinin çerçevenin dışında tutulması, gelenlerin siyaset yapma hakkının şartlara bağlanması ya da sürekli olarak devlet tarafından kontrol altında tutulması ve Öcalan’ın halihazırda bir statüye kavuşmamış olması yasanın en önemli tuzakları.
TBMM’den geçen çerçeve yasa kamuoyunda çokça tartışıldı. Çeşitli aktörler yasayı hem dili hem kapsamı hem de uygulanma koşulları açısından değerlendirdi ve eksiklerini belirtti. Kısaca söyleyebilirim ki yasanın devletin Kürt meselesine halen güvenlik odaklı baktığını yansıtması ve çözüme yönelik bir siyaset içermemesi, içinde bulunduğumuz koşullar gözetildiğinde çok şaşırtıcı değil. Nihayetinde baştan itibaren süreçten beklenilenin bir çözümden çok, çözüm için mücadelenin silahsız yürütülebilmesinin şartlarının oluşturulması olduğu çokça ifade edilmişti. Şimdiye kadar silahlı mücadele sürdürenler ve sivil mücadele sürdürürken yasa dışına itilenlerin demokratik siyasete katılabilmeleri için gerekli olanın ise, Öcalan’ın örgütüyle ve başka aktörlerle özgür iletişiminin sağlanması ve Kürt siyasi aktörlerinin yasa içine alınması olduğu kamuoyuna anlatılmıştı. Bu nedenle yasayı değerlendirirken kullanmamız gereken ölçüt, “çözüm getirdi mi” sorusundan çok, Öcalan’ın özgürlüğüne ve geri dönüşe katkısı açısından olmak zorunda.
Yasayı değerlendirirken kullanılan ölçütler
Ancak belki bu değerlendirmeye geçmeden önce çerçeve yasayı değerlendirirken kullandığımız ölçütlerin neden kimilerine göre böylesi “kısıtlı” kaldığına dair birkaç şey söylemek gerekir. Bu bağlamda Abdullah Öcalan’ın ideolojik duruş ile siyasi duruş arasında çizdiği farka atıfta bulunmak yeterli olacaktır. İdeolojik duruş, varılmak istenen sonucu öncül olarak dayatır ve böylelikle genellikle karşısındakinin iradesini bükmeye dayalı bir talep siyasetine dönüşür. Politik duruş ise varılmak istenen sonucu toplumsallaştırarak kaçınılmaz hale getirecek söylemsel ve eylemsel pratiklerin gerçekleşebilmesinin zeminin oluşturmaya çalışır. En kestirmeden söylersek şu andaki bölgesel, yerel ve toplumsal koşullar açık ki Kürt halkının yeniden ve büyük sayılarda ölmeden (hatta ölse dahi) yasal bir demokratik özerklik kazanmasına elverişli değil. O zaman gerekli olan demokratik özerkliğini icra edecek ve bunu herkes için istenilebilir hale getirecek bir toplumu yaratmanın zeminini oluşturmak. Her şey (her şey derken etik, kavramsal ve konjonktürel meseleleri kastediyorum) bir yana, bunun için ihtiyacımız olan toplumsal ve siyasi dinamikleri bu yönde harekete geçirecek öncülerin siyaset yapması ve toplumsal örgütlenmenin sağlanması.
Siyaset ve müzakere elzem
Elbette çerçeve yasanın eksikliklerinin aşılması için siyaset ve müzakere elzem. Özellikle kimilerinin çerçevenin dışında tutulması, gelenlerin siyaset yapma hakkının şartlara bağlanması ya da sürekli olarak devlet tarafından kontrol altında tutulması ve Öcalan’ın halihazırda bir statüye kavuşmamış olması yasanın en önemli tuzakları. Ancak bir yandan bu müzakereler sürdürülürken, bir yandan da dünyada çok daha kapsamlı yasalar çıktığı zaman dahi olanları akılda tutarak, sivilleşmenin kendisinin getirdiği büyük sorunlara karşı nasıl bir öz savunma geliştirileceğini de tartışmak gerekiyor. Birçok hareket talepleri en yüksek yerden dahi karşılansa, bu sorunlarla başa çıkamıyor ve eski muhalif statüsünü ve toplumsal gücünü kaybediyor. Kürt Özgürlük Hareketi ideolojik donanımı sebebiyle ve en önemlisi de uluslaşmanın yanı sıra (hatta bazen bunla üretken bir biçimde çelişen) birçok amacı içinde barındırıyor, bunları kavramsallaştırıyor ve pratikleştiriyor. Bu çokluk bir avantaj. Ancak elbette bir garanti değil. Yazının devamında bu sorunlara değinmek istiyorum.
Hevallik ilişkileri ve kadın özgürlüğü
Hemen hemen tüm hareketlerin sivilleşmenin akabinde dağıldığı ya da en azından ciddi biçimde güçsüzleşerek, kimi zaman toplumsal ve siyasal gücü ve etkisini, kimi zaman ise toplumsal değerini yitirdiğini gözlemliyoruz. Bu konu aslında bir hareketin silahsızlandığında nasıl ve neden büyüsünü yitirdiği ve bunu nasıl tekrar elde edeceği ile de çok yakından ilgili ancak bu ikinci meseleyi çok daha etraflı ele alınması gerektiği için bir yana bırakacağım.
Elbette kadrolar sivilleştiğinde özellikle Türkiye ve Kürdistan gibi hem ailenin hala hayatı düzenleme gücünü büyük ölçüde koruduğu hem de derin ve yıkıcı bir kapitalizmin yaşandığı coğrafyalarda, tıpkı Kolombiya ya da Güney Afrika’da olduğu gibi hareketten kopmaların yaşanacağı kuşkusuz. Kadınlara ve erkeklere yönelik son derece cinsiyetlendirilmiş ve farklılaşan baskı, asimilasyon ve arzu yönetimi biçimlerini toplum çoğu kez kendine rağmen, iktidarlar ise her zaman kışkırtarak uygulayacak ve bu çeşitli kopmalar ve dağılmalara sebep olacak. Bunun karşısında hevallik ilişkilerinin toplumsal yaşamda nasıl kurumsallaşacağı ve kadın özgürlüğü meselesinin topluma daha da mal olacağı çok önemli bir öz savunma mekanizması olacak.
Bir başka öz savunma deneyimi hakkında
Silahsızlanma gerçekleştikten sonra kaçınılmaz olarak eve dönenler ve şehit olup dönemeyenler arasında bir hiyerarşi gerçekleşiyor. Bunu da hemen tüm süreçlerde görüyoruz. Dönenler bir yandan hayatta kalmış oldukları için suçlu hale geliyor, bir yandan sürekli şehitlerin anısı yükü omuzlarında yaşarken bir yandan da halk nezdinde kutsallıklarını yitiriyorlar. Bu durum özellikle İrlanda, Kolombiya, Güney Afrika gibi dönenlerin siyasi pozisyonlar elde ettikleri durumlarda çok daha sertleşiyor. Bir kez kutsallığını yitirdiğinde, ya geçmiş pratikler konuşulmaz hale gelerek donuyor ve bilgi üretemez hale geliyor ya da sonsuz bir eleştiri ve söylemsel çürütmenin konusu haline getirilerek düşmanlıklar yaratılıyor. Kısmen bugün dahi karşılaştığımız bu durum, Sri Lanka’daki Tamil toplumunda fazlasıyla etkin. Sri Lanka’da aynı anda birçok şey gerçekleşmiş. Hem (halk tarafından) kutsal kılınan hem de silahlı olduğu için ulus-devlet düzeyinde kriminalize edinilen geçmiş hakkında herkes susuyor. Bir konuşan kesim liberal çokseslilik adına Tamil silahlı hareketini ve temsilcilerini yerin dibine batırıyor. Bir diğer konuşan kesim ise aşırı milliyetçilik adı altında herkesi mutsuz, umutsuz ve kindar hale getirmiş. Aşırı bölünmüş ve asla birbiri ile konuşamayan bir Tamil ulusu söz konusu ve bu ulus kendini sadece devletten geçmişin hesaplarını sormak konusunda birleşebiliyor. Yani ulus sadece acı ile var oluyor. Bu veriler söz konusu olduğunda en önemli bir başka öz savunma deneyiminin bütün kurumların demokratikleşmesi, kadroların halkla eşitlenmesi, yerel ve enternasyonal düzeyde kendinden çıkarak dışarıyla ilişkilenmesi, ilkesel ve politik tavır hakkında toplumsal tartışmalar yapması ve özellikle siyasal ve ekonomik değerlerin eşit paylaşılması ile şekillenmesi gerektiği anlaşılıyor.
Toplumun örgütlü gücü belirleyici olacak
Şu da unutulmamalı ne çerçeve yasa ne de herhangi bir başka yasa Türkiye ve Kürdistan’da güvenlikçi politikaların artmamasının garantisi olamaz. Kolombiya’da barış anlaşmasına imza atan 5000 kişinin öldürüldüğünü biliyoruz. Ancak İrlanda’da da birçok eski militan cezaevinde. Kürdistan’da yaşayan herkes bugün sadece siyasi suçlar sebebiyle değil aynı zamanda bir halkın bütün yaşamı illegalize edildiği için de cezaevi tehlikesi altında. İrlanda’da olduğu gibi gelenlerin birçoğunun siyasi ya da kriminal suçlar adı altında tekrar cezaevine girmeyeceğini dünyada yaşanan hiçbir süreç öngörmüyor. Elbette burada da toplumun örgütlü gücü belirleyici olacak.
Birçok mesele bizi bekliyor!
Daha tartışılması gereken birçok konu var. Örneğin sivil siyasette deneyimli orta sınıfların işçi sınıfı üzerinde oluşacak tahakkümünden, kadınların siyasi özgürlük arayışının, buna karşı gündelik hayat davranışlarında gittikçe daha yasakçı ve muhafazakâr değerler üstlenmesine kadar birçok mesele bizi bekliyor.
Peki o zaman değer mi? Bu soruyu dünyada bu süreçlerden -en kötü ya da en iyisinden- geçmiş herkese sordum. Hep aynı cevabı aldım. “Biz her şeyi halkımız için yaptık. Halkımızla birlikte siyaset yapabilmek ve gündelik sorunlarında biraz olsun çözüm gücü olabilmek her şeye değer.”
