Barış inşasının katmanlı doğası

- Berfin Güneş
331 views
Reber Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihindeki “Barış ve Demokratik Toplum” tarihi çağrısıyla başlayan süreç, Kürdistan ve bölge için yeni bir toplumsal dönüşümün ve mücadelenin kapılarını araladı. Bu çağrıdan sonra, hem bu sürecin niteliği hem de dünyanın farklı yerlerindeki barış deneyimleriyle benzerlikleri ve farkları üzerine birçok soru gündeme geldi.

Bu sorular ve tartışmalar doğrultusunda Jineoloji Akademisi olarak bir çalışma başlattık. Araştırmalar, seminerler ve kolektif tartışmalar yoluyla bu deneyimler üzerine birlikte düşünmeye, anlamaya ve derinleştirmeye çalışıyoruz. Bu çalışmadaki amacımız, küresel barış inşa süreçlerinden çıkarılan dersleri ve kadınların bu süreçlerdeki deneyimlerini incelemek; özellikle de Kürdistan’da kadınlar öncülüğünde yürütülen barış girişimlerini ele alarak kadınların kalıcı barıştaki rolünü ve misyonunu irdelemeye çalışıyoruz. Bu araştırma ve tartışmalardan çıkan kısa değerlendirmeleri bir yazı dizisi olarak paylaşmayı planlıyoruz. İlk olarak barış kavramının çok katmanlı yapısına odaklanıyoruz.

Barış inşasının çok katmanlı doğasını yeniden düşünmek

Barış inşası, 21. yüzyılın en karmaşık ve çok boyutlu toplumsal süreçlerinden biridir. Bu olgu, salt diplomatik müzakerelerin veya hukuki düzenlemelerin çok ötesindedir. Derin tarihsel bağlamlara, kültürel kodlara, iktidar ilişkilerine ve toplumsal dönüşüm mücadelelerine sıkı sıkıya bağlıdır. Soğuk Savaş sonrası dönemde, 200’ü aşkın ülke ve bölgede 2.000’in üzerinde barış anlaşması, ateşkes protokolü ve geçiş dönemi düzenlemesi imzalandı ve 150’den fazla barış süreci gerçekleşti. Bu durum, barışın yalnızca diplomatik bir gereklilik olmadığını açıkça gösteriyor. Barış aynı zamanda; toplumsal adalet, eşitlik, temel haklar, hafıza politikaları ve neoliberal küresel sisteme direnç ekseninde şekillenen bir mücadele zeminine dönüşmüştür. Kolombiya, Sudan veya Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki ve daha birçok örnekteki eşzamanlı ve çelişkili çoklu barış girişimleri, bu süreçlerin doğrusal olmayan ve iç içe geçmiş doğasının çarpıcı örnekleridir. Gerçek barış, müzakere masalarında inşa edilen statik bir mutabakattan ziyade; tabandan gelen, günlük ilişkilerde yeniden üretilen ve zamanla kurumsallaşan dinamik bir “ilişki ekosistemi” olarak karşımıza çıkar.

Evrensel reçetelerin sorunsallığı ve liberal barış Eleştirisi

Bu olgusal çeşitlilik, barış süreçlerinin evrensel bir “reçete” ile açıklanamayacağını gösterir. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında küresel norm haline gelen liberal barış modeli (çok partili demokrasi, serbest piyasa, insan hakları, hukukun üstünlüğü), bu nedenle yoğun eleştirilere uğramıştır. Model, birçok durumda yerel sosyo-politik gerçeklikleri ve tarihsel dinamikleri dışladığı, yukarıdan dayatılan bir mühendislik projesi olarak görülmüştür. Afganistan, Irak ve çeşitli Afrika ülkelerindeki deneyimler, neoliberal politikalar eşliğinde mekanik olarak uygulanan bu yaklaşımın sıklıkla başarısızlığa uğradığını veya derin meşruiyet krizleri yaşadığını ortaya koymuştur. Daha da sorunlu olan, barışın genellikle üç indirgemeci kavrama sıkıştırılmasıdır; Fiziksel şiddetin yokluğu (çatışmasızlık), mevcut düzenin sürdürülmesi (normale dönüş), eski sisteme entegrasyon. Bu teknikleştirilmiş negatif bakış açısı, toplumsal adalet ve temel hak taleplerini görünmez kılarak barışın özünü zayıflatmaktadır.

Negatiften pozitif/dönüştürücü barışın yeniden tanımı

Barış çalışmalarındaki eleştirel dönüşüm, kavramı yeniden tanımladı. Geleneksel “negatif barış” anlayışı(savaşın ve fiziksel şiddetin sona ermesi), yerini yapısal şiddetin(sistematik eşitsizlikler, adaletsizlikler) ve kültürel şiddetin(ötekileştirici ideolojiler) köklü dönüşümünü hedefleyen “pozitif/dönüştürücü barış” anlayışına bıraktı. Bu radikal yaklaşım, barışı; toplumsal adaletin, kadın özgürlüğünün ve temel hakların tesis edildiği, sürekli müzakere edilen dinamik bir süreç ve toplumsal ilişkilerin demokratikleştiği bir ekosistem olarak kavramsallaştırır.
Bu perspektifle barış; yalnızca çatışmasız bir ortam değil, aynı zamanda halkların kendi kaderini tayin hakkının tanındığı, merkezi iktidar ilişkilerinin yataylaştığı ve topluluk temelli siyasal yapıların geliştiği bir toplumsal modeldir. Bu anlayışta barış süreçleri, yalnızca eski düzenin onarımıyla değil; eşitlikçi, ekolojik ve toplumsal cinsiyet duyarlılığı yüksek bir gelecek tahayyülüyle ilişkilidir. Toplumsal dönüşümün asli bir bileşeni olarak barış, modern devletin sınırlarını aşan yeni bir demokratik yaşam formunun temelini atma iddiası taşır. Barış, bu çerçevede yalnızca şiddetin sona erdirilmesi değil, aynı zamanda toplulukların kendi kendini yönetme kapasitesini geliştirdiği, çoğulcu katılımın kurumsallaştığı ve merkezileşmiş otorite yapılarının sorgulandığı bir yaklaşım biçimidir.

Eleştirel Teorilerle Derinleşen Barış Literatürü

Barış literatürü, 2000’lerle birlikte eleştirel teorilerle zenginleşti. Feminist perspektif, barış ve güvenliğin toplumsal cinsiyet boyutunu merkeze alarak şiddetin patriyarkal doğasını ve kadınların “yaşam hakkı” mücadelesini vurgular. Yerel Barış İnşası, süreçlerin tabandan beslenmesinin hayatiyetine işaret eder. Postkolonyal eleştiriler ise Batı-merkezli bilgi üretimini, evrenselcilik iddialarını ve sömürgeci mirasın süregiden etkilerini sorgulayarak “Kimin barışı?” sorusunu gündeme getirir.
Bu sorgulama yalnızca Batı-dışı coğrafyalarda değil; merkezileşmiş ulus-devlet yapılarına karşı alternatif barış arayışları geliştiren yerel aktörlerin düşünsel çabalarında da karşılık bulur. Özellikle Ortadoğu bağlamında, yerel halkların birlikte yaşam deneyimlerine, kültürel çoğulluğa ve doğayla uyumlu yaşam formlarına dayalı yeni barış epistemolojileri filizlenmektedir. Barış, bu çerçevede ulus-devletin tekçi güvenlik anlayışına değil, halklar arası özgür ve eşit ilişkilere dayanan bir çoğulculuk zemininde yeniden tanımlanmaktadır. Bazı bölgelerde halklar arası ittifak ve kolektif öz-örgütlenme biçimleri, barışı yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak kavramsallaştırmaktadır.
Batı’nın sömürgeci bakış açısından kurtulmak, halkların kendi barış anlayışlarını oluşturması için elzemdir. Çünkü gerçek barış; Batı’dan gelen hazır teorilerle değil, yerel halkın tarihsel tecrübeleri, direniş birikimi ve birlikte yaşama kültürüyle kurulabilir. Dolayısıyla barış, devletlerin veya uluslararası kurumların dayattığı bir kalıp değil, toplulukların kendi bilgisi, ortak hafızası ve dayanışma yöntemleriyle şekillenen canlı bir süreçtir. Bu süreç, bilgi üretiminde “kimin özne olduğu” ve “kimin için yapıldığı” sorularını gündeme getirerek, yerel aktörleri ve halkları merkeze alan diyalojik ve karşılıklı öğrenmeye dayalı modelleri zorunlu kılar. Sonuçta barış, sadece belgelerde değil; hafızada, bedenlerde, anılarda ve gündelik ilişkilerde yaşanır.

Kapsayıcılık: barışın olmazsa olmazı

Kapsayıcılık, barış süreçlerinin temel taşlarından biridir. Kadınların, gençlerin, yerli halkların ve ezilenlerin anlamlı katılımı sadece etik bir zorunluluk değil; sürecin meşruiyeti ve sürdürülebilirliği için hayatidir. Birleşmiş Milletler’in 1325 sayılı Kadın, Barış ve Güvenlik kararına rağmen, bu katılım çoğu kez sembolik düzeyde kalmaktadır. Kolombiya’daki kadın hareketlerinin Havana müzakerelerine etkisi(sonuçlar uygulanmasa da), Ruanda’daki bilge kadın arabulucuların rolü ve Güney Afrika Hakikat Komisyonu’ndaki kadın tanıklıklarının getirdiği ahlaki ve politik boyut, barışın “ilişkisel adalet” gerektirdiğini gösterir. Geçmişin hukuki olduğu kadar toplumsal ve duygusal düzeyde de onarılması zorunludur.
Kadınlar savaşlardan orantısız şekilde etkilenseler de barışın sadece mağduru değil, aynı zamanda öznesi ve taşıyıcısıdır. Ne yazık ki Kolombiya’dan Chiapas’a, Filipinler’den Nepal’e kadar birçok barış sürecinde kadınlar nesnelleştirilmeye çalışıldı.Savaş sonrası dönemde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin artması, barışın yalnızca hukuki bir süreç değil, toplumsal bir mücadele olduğunu gösteriyor. Kadınların barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesi; sürekli, özerk ve politik bir hattı ifade eder.

Ekolojik adalet ve barış

Ekolojik adalet, giderek barış çalışmalarında daha fazla önem kazanmaktadır. Toprak, su ve doğal kaynaklar çatışmaların hem nedeni hem de kalıcı barışın anahtarıdır. Zapatistaların Chiapas’taki özerk yönetimi, Kolombiya’daki toprak dağıtımı taahhütleri ve Filipinler’deki yerli toprak mücadeleleri, “ekolojik barış”ın neoliberal yağma politikalarına ve eko-kırıma karşı sürdürülebilir, topluluk temelli bir alternatif olduğunu gösterme girişimleridir. Post-anlaşma dönemlerinde neoliberal yeniden yapılanma(özelleştirme, kaynak çıkarımı, altyapı projeleri), birçok örnekte yeni mülksüzleştirmelere ve çatışma dinamiklerinin yeniden alevlenmesine yol açsa da, bu alandaki mücadelenin giderek yaygınlaştığı görülmektedir.

Sonuç olarak; Latin Amerika’dan Afrika ve Asya’ya uzanan deneyimler, sürdürülebilir barışın tek tip formüllerle inşa edilemeyeceğini göstermektedir. Barış inşası; doğrusal ilerleyen bir süreçten ziyade(Çatışma → Müzakere → Anlaşma → Anayasa → Seçimler), fırsatlar, gerilimler ve beklenmedik dönüşlerle şekillenen çok aktörlü, çok katmanlı bir mücadeledir. Başka bağlamlardan alınan çözümlerin ezberle uygulanması, yüzeysel sonuçlar ve yeni çatışmalar yaratabilir. Kalıcı barış ancak yerelin tarihsel, kültürel ve siyasal özgünlüğünü esas alan, yerel aktörlerin bilgi ve özerkliğini merkeze koyan, karşılıklı öğrenmeye dayalı yaklaşımlarla mümkündür. Ekonomik eşitsizliklerin ve toprak sorunlarının çözümü, kadınların ve ezilenlerin aktif katılımı ve güvenlik garantileri bu sürecin temel bileşenleridir.

Barış; statik bir uzlaşı değil, kökleri kolektif hafızaya, gövdesi gündelik direnişe, dalları ortak hayallere uzanan canlı bir yapıdır. Bu yapı, neoliberal tahakkümün aşılması ve yerelin özgür öz-örgütlenmesiyle yeşerir. “Yaşamı inşa etmek” anlayışıyla ifade bulan bu yaklaşım, barışı bir proje değil, yaşamın demokratikleşmesinin özü olarak görür.