Bir boşanma hikayesi

- KAKTÜS
57 views
Kendi kendime “bu ay farklı bir yazı sitili deneyeyim” dedim. Böyle ağırdan alan, yarı mistik, hem gerçekçi hem mitolojik falan olsun. Hatta bir deneme bile yaptım ve şöyle yazdım: “Kadın gözlerini açtığında, güneş alacakaranlıktan kızıl saçlarını uzattı. “Bir yanın hala karanlık, ışığın sadece kör ediyor. Sen aydınlatmaktan uzaksın ey güneş” dedi kadın. Ve ellerini karanlık ile aydınlığın göğüne kaldırdı, çekip aldı güneşi o karanlık dehlizden.

O gün bugündür her yaz öğle vakti gülümsüyor güneş…” Yazdığım bu betimlemeyi şöyle bir daha okudum. ‘Evet’ dedim kendi kendime, ‘seni beğendim.’ Tam devam edecektim ki kapı çaldı. Eşiyle boşanma aşamasında olan kadın arkadaş, adam bir daha eve uğrayacak bahane bulamasın diye eşyalarını toplayıp getirmiş. “Ne olacak bunlar?” diyorum. Yanıt, “eee söyleyin gelsin alsın”. İçim kaynadı, bir iki laf edeyim dedim, baktım psikoloji sıfır, yanaşmadım. Neyse oturduk, o anlattı biz dinledik. Biz dinledikçe o devam etti. Bir yerden sonra aklımın yarısının uçtuğunu fark ettim. O kadar verip veriştirmenin bir kefareti olur elbette. Neyse o anlattıkça aklıma 1989 yapımı “The War Of The Roses” yani “Güllerin Savaşı” filmi geldi. Onların evliliği ile filmdeki olayların benzerliği beni şaşırttı.

“İdeal aile” birden çöktü

Evet, her evlilik hikayesinde bunlar olmasa da, her şey ilk görüşte aşkla başlamıştı. Adam kendini tanıtırken zekasıyla övünmüştü. Kadın ise kendini tanıtırken, hayalini gerçekleştiremediği için mi bilmem, pek de akıllı olmadığını söylemişti. Dolayısıyla evlilik hayatına bir sıfır ‘eksik ve geriden’ başlamıştı. İdeal aile tiplemesine uygun biri kız, öbürü erkek iki çocuk doğurmuştu kadın. Mükemmel, kendini beğenmiş, egosu tavan yapmış erkek ise kariyerini yapmış, eve ekmek getiren olmuştu. O olmazsa evin yürümesi mümkün değildi zaten. O yüzden hep memnuniyetsiz, hep birilerine çeki-düzen veren, homurtulu bir tip olup çıkmıştı adam. Onun hiç zamanı yoktu, hep meşguldü. Ama bu “önemliydi” kadın için. O çok akıllıydı, kariyerinde yükselmeliydi. Bunun için kadın gidip ona ilk arabasını hem de en iyi markadan seçip almıştı. Hata o mükemmel evi bulan da yine kadındı. Evi diledikleri gibi yaptırıp döşemişlerdi. Her şeyleri markaydı. Yani baştan aşağı toplumdaki her kadın ve erkek için imrenilecek bir aile  tablosu vardı. Mükemmel bir ev kadını, mükemmel çocuklar, mükemmel ev, mükemmel araba, mükemmel bir iş adamı… Her şey kusursuzdu, tabi evlilik hayatına kadın bir sıfır başlamasaydı!!! O bir sıfırın eziciliği, küçümseyiciliği, hep “evet, haklısının” sonuçları ağır oldu. Tıpkı o filmdeki gibi. Filmde de mükemmel ötesi olan ailede baba hazımsızlık nedeniyle hastaneye kaldırıldığında kadın ansızın adamın ölmesini dilediğini fark etti. Eğer adam olmasaydı o özgür olabilirdi. Bu duygu kadını mutlu etti ve bir dakika daha evli kalmamaya karar vererek, boşanmak istedi. İşte o vakit “ideal aile” birden çöktü. Ev konusunda anlaşamadılar ve her şeylerini yatırdıkları evi parça parça yıktılar. Birbirlerine ölümden ölüm beğendirttiler. Öyle ki birbirlerini boğmaya kalktılar. Durduklarında o mutlu mesut evden hiçbir şeyin kalmadığını fark ettiler. Birbirlerine daha ne yapabilirlerdi ki? Mutluluk adına tek bir anıları kalmamıştı. Rose’ların 25-30 yıllık evliliğinden geriye nefret kalmıştı. Boşanma aşamasında olan bu arkadaşın durumu da çok benzer. Az biraz nefret, az biraz tiksinti, laçkalaşmış sinirler, birbirinin ölümünü dileyen bakışlar, “gençliğimi heba etti” davranışları… Oysa evlenirken kimseyi dinlememiş, evlilik biçimleri dillere “destan” olmuştu. “Ne büyük aşk” denilmişti. Hiç kimsenin yapmadığı bir düğün yapmışlardı. Şimdi ise her şey bir balonun “fıssss” diye sönüşü gibi söndü. Peki bu “çok aşıkları” bu noktaya ne getirmişti?

Adamın yokluğunda mutlu oldu

Aslında her şey başından itibaren yanlıştı. “Çok zeki” olan adamın kibri ve “ezik” kadının kişiliği, kendini kamusal alanda yenilgili bulan yapısı ve başarısızlık psikolojisiydi. Buna tam olmama hali de denilebilir. Ne oldu? Biri hep önde koştu, öbürü “ben zaten yeteneksizim” diyerek olan bitene boyun eğdi. Hep hak verdi ama gerçekte hiç kendisi olmadı. Bir an geldi, adamın yokluğunda mutlu olduğunu fark etti. Dehşete düştü hissettiği özgürlük duygusundan. İçi içine sığmadı mutluluktan ve çark etti. Ama adam için öyle değildi. O kendini  hep evi, arabası, eşi ve harika çocuklarıyla dünyaya ifade etti. Ta ki her şey açığa çıkıncaya dek… Açığa çıkınca da çok afedersiniz kendine pislemek gibi bir davranış seyretti. Şimdi ne olacaktı? Onlar da bu filmdeki Rose’lar gibi birbirini mi yiyecekti? Bilemiyorum, bu konuda “birbirini yerler” beklentim var elbette. Ayıp olmasın ama kaçınılmaz gibi duruyor.

İdeal aile hayalinden fiyaskoya

Şimdi değerli okuyucu, mesele şu: İki insanın birlikteliği öyle bir noktaya geliyor ki, her şeye yabancılaşıyorlar. Kimliklerinden, sosyal çevrelerinden, hayallerinden, aklınıza ne geliyorsa tüm her şeyi bir tarafa bırakarak yaşıyorlar. Yani aslında hiç kendileri gibi yaşayamıyorlar. Sözüne ettiğimiz bu aile de en ideal aile olmayı hayal etmiş ve bunun için çabalamış. Sonuç ise, tam bir fiyasko. Neden mi, şimdi hepsi psikiyatriste gidiyor. Mükemmel aile kurmanın getirdiği eziyet işte böyle. Bir ömür, birbirilerine fark etmeden psikolojik şiddet uygulamışlar. Kimse kimseyi dövmemiş ama kimse de sağlam kalmamış. Sinirler öyle bir laçka ki değmeyin gitsin. Her an gözlerden yaş, ağızdan kötü sözler dökülebilir… Öyle hassas, öyle kırılgan, öyle alıngan ve öyle kötümseriz ki sormayın gitsin. Bir evlilik en kötüsünden ancak böyle bitirilebilir. Bu sözünü ettiğim vatandaşlar en çok okuyan, bilen, “aydın” şahsiyetler. Çok “demokrat”, çok “açık fikirli” insanlar. Onlarda dayak olmaz, katiyen olmaz yani. Fakat hepsine doktor, “psikolojik şiddet görmüş” tespiti koydu. Yavaş yavaş engellenemezse birbirlerini “Güllerin Savaşı” filmindeki gibi yapmaları an meselesi… Star akıl ve de fikir versin, güneş yüzünü sizden esirgemesin, gerisi önemli değil.