Direniş kadın özgürlüğü adınadır

- Newaya Jin
237 görüntüleme
KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Sozdar Avesta, kapitalizmin savaş politikaları, İmralı tecridi, 21. yüzyılda Kürtler’e biçilen misyon, PDK’nin işbirlikçi ihanetçi pozisyonu, devrimci halk savaşı, kimyasal silahlara karşı gerilla direnişi ile kadın mücadelesine dair sorularımızı yanıtladı.

Kürtler’in 21. yüzyılda da kurban edilmek istendiğini hatırlatan Avesta, bunun mümkün olmadığını çünkü Kürtler’in artık 20. yüzyıl sınırları içersindeki Kürtler olmadığını, kendi rönesanslarını gerçekleştirdiklerini belirtti. Medya Savunma Alanları’ndaki gerilla direnişine dair de bilgi veren Avesta, YJA-Star ve HPG birliklerinin, hareketli timler ve tünel savaşları olmak üzere iki temel taktik üzerinden direnişi örgütlediklerini söyledi. “Her tünel düşman için bir sendrom olmuş durumda” diyen Sozdar Avesta YJA Star gerillalarının bu direnişteki rolüne işaret etti. “Ataerkil ve kapitalist sistemin, kadın mücadelesini kadınlar eliyle tasfiye etme ve kadını insanlık değerlerine karşı kullanma stratejisi çok tanıdık” belirlemesi yapan Avesta, dünya kadınlarına dayanışmayı aşan radikal mücadele birliği çağrısı yaptı. KCK Genel Başkanlık Konseyi Üyesi Sozdar Avesta, soykırım saldırılarına karşı yurtdışında alanları terk etmeyen kadınların direnişini de selamlayarak, faşizme ve sömürgeciliğe geri adım attıracak mücadele cephesini örgütleme çağrısı yaptı.

III. Dünya Savaşı kapsamında savaş ve şiddet politikaları daha geniş coğrafyalara yayılıyor. Birçok devlet savaş sanayisine ciddi yatırım yapıyor. Keza ‘beyin ölümü gerçekleşti’ denilen NATO kendisini revize ederek yeniden güç haline peşinde. Tüm bu gelişmeler nasıl bir sürecin habercisi?
III. Dünya Savaşı 30 yıldır tüm yıkıcılığıyla bölgede devam ediyor. Ortadoğu enerji, yeraltı ve yer üstü kaynakları açısından kapitalist güçlerin iştahını artıran bir bölge. Bölgeyi her açıdan devşirip çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyorlar. Irak’tan Afganistan’a kadar olan coğrafyaya savaşı yaydılar. Ama Afganistan örneğinde de görüldüğü üzere Amerika öncülüğündeki NATO, bölgede istediği gibi at koşturamıyor. Askeri, sosyal, kültürel anlamda hedefledikleri zihniyet yapısı ile yaşam biçimini topluma nüfuz edemedikleri için mecbur kalıp güçlerini geri çektiler. Şimdi ise Afganistan’ın hakimiyeti Taliban gibi toplum ve kadın düşmanı anti-demokratik bir çete yapılanmasına teslim edildi. 2011 yılında; Mısır, Tunus, Yemen, Libya gibi ülkelerde halk, diktatöryal ve hegemon güçlerin teslim alma siyasetine karşı özgürlükler adına meydanlara çıktı. ‘Arap Baharı’ olarak da tanımlanan bu ayaklanma süreci manipüle edilerek önü alındı. Ama 2001’den bu yana Afganistan’da başlayıp Ortadoğu’nun geneline yayılan bölgeyi dizayn etme süreci başarıya ulaşmadı. Bu başarısızlığın nedeni, kapitalist modernitenin yayılmacı ve hükmedici karakteri ile alakalı. Her açıdan ciddi bir uyuşmazlık söz konusu. Çünkü bu sistemin mantalitesinde kadın, toplumsallık, insanlık, doğa, hak, demokrasi ve özgürlükler yoktur. Özgürlük adı altında yapılan ise insanın değersizleştirilmesi ve değerlerin yitirilişidir. Bundan dolayı bölgede yaratmak istedikleri kültürel bozulma ve değişimi yapamadılar.

DAİŞ galip gelseydi Amerika ve NATO Taliban gibi onlarla da ittifak yapacaktı

Ortadoğu, birçok açıdan kök hücre niteliğindedir ve yapı-bozuma uğratılması kolay değildir. Kürdistan ve özelde Rojava bölge değerlerinin korunmasının güncel temsilini yapıyor. Yeni bir insanlık devriminin filizlendiği Rojava, hegemonların tüm bu kirli oyunlarını boşa çıkartan bir coğrafyayı ifade ediyor. Alternatif bir yaşam fikriyatının adı olan Rojava Devrimi, 2014’ten bu yana DAİŞ türü birçok çete yapılanması ile devletin hedefinde. Rojava Devrimi şahsında Ortadoğu’nun direniş gücü kırılmak istendi. Birçok devlet, vahşi katliamlar ve ağır suçlar işlerken DAİŞ’ı izledi, sessiz kaldı. Bu sessizlik onaylamak ve desteklemekti. DAİŞ’ın kazanmasını bekleyip ittifak geliştirmek istediler. Şayet DAİŞ galip gelseydi Amerika, NATO ilişki kurup görüşecekti. Tıpkı bugün Afganistan’da Taliban ile kurulan ilişki ve ittifak gibi. İşte Rojava Devrimi’ni mümkün kılan halk iradesi tüm bu oyun ve hesapları bozdu. Bu anlamda DAİŞ karşıtı savaşta yenilen sadece bu çete yapılanması değil, onu öne sürüp destekleyen güçlerdi aynı zamanda. Kerkük’ten Mexmur’a, Şengal’den Rojava’ya kadar cesur Kürt savaşçıları, direnişçileri daha büyük katliamların önünü aldı, işgal edilen birçok merkezi çetelerden geri aldı. Eşsiz bir direniş ve büyük bedeller sonucu DAİŞ yenilgiye uğratıldı.

Rusya-Ukrayna savaşı özünde Rusya-NATO savaşıdır

NATO, DAİŞ gibi yapılanmalara karşı savaşta sınıfta kaldı. Son yıllarda etkisini kaybetmiş bir yapılanmaya dönüşmüştü zaten. Şimdi ise kendisini yeniden yapılandırma, güç kazanma sürecinde. Bunu ise ancak savaş ve daha fazla coğrafya hakimiyeti ile yapabilir. Bu anlamda Rusya-Ukrayna savaşını özünde Rusya-NATO savaşı olarak tanımlamak en doğrusudur. Bu savaş çok önceden planlanıp kurgulanmış bir savaştır. NATO ve Avrupa ülkeleri Rusya’ya karşı bir nizam geliştirmek istediler. Rusya’yı NATO gücü ile yenmek istediler. Ukrayna’nın hizmetine sunulan tüm teknik güçle savaşın startı verildi. Kapitalist modernist güçler ömrünü uzatmak adına daha fazla savaş, sömürü, göç ve katliamlardan çekinmemekte. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği karşılığında kendi demokratik değerlerini nasıl da peşkeş çektiğini tüm dünya gördü. NATO, Ukrayna-Rusya savaşını fırsata çevirip bu bölgeler üzerinde ‘sanki bir Rus tehdidi varmış’ algısı ile bir baskı oluşturarak üyelik sürecine ikna etti. Tıpkı savaş iktidarı Erdoğan rejiminin Kürt soykırımı karşılığında İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine olur vermesi gibi. Erdoğan, ittifak geliştirmek istediği herkese Kürtler’i katletme veya yok sayma şartı koşarak bir müzakere süreci başlatıyor. NATO üyeleri ile ilişkisi de bu temel üzerinden kurulu.

Lozan Antlaşması’nın 100. yılına doğru giderken Ortadoğu haritası yeniden çiziliyor. ‘Yeni Ortadoğu Projesi’ olarak formüle edilen projenin kapsamı nedir, bu projede Kürtler’e nasıl bir statü biçilmekte?
Evet, Lozan Antlaşması’nın 100. yılında bölgenin yeniden dizaynı tartışmaları yürütülüyor ve yeniden hedefler belirleniyor. Bu tartışmalar, devam eden III. Dünya Savaşı ile bağlantılı. 20. yüzyılın başında gelişen I. Dünya Savaşı sürecinde Türkiye’nin kendisini mirası üzerinden inşa ettiği egemen ve tekçi ideoloji, Ermeni halkını soykırımdan geçirdi. 21. yüzyılda da başta Kürtler olmak üzere devletsiz birçok halk ve inanç soykırım tehlikesi ile karşı karşıya.

Kürtler, kurban edilmek statüsüz bırakılmak isteniyor

Lozan Antlaşması’nın 100. yıldönümünde bu katliamlar yenilenmek isteniyor. Lozan Antlaşması, Kürtler’in soykırım antlaşması ve Kürdistan’ı parçalamanın tapusudur. Kürtler bu antlaşmayı kabul etmedikleri için ve bir katliam antlaşması olarak gördükleri için 1925’te Şêx Saîd öncülüğünde başkaldırmışlardır. Bu antlaşmanın Kürtler nezdinde kabul görmediği Ağrı İsyanı’ndan ve yine PKK çıkışına kadarki süreçte gelişen isyanlarda görmek mümkün. Kürtler, Kürdistan’ın bölünmesini asla benimsememişlerdir. Hep bir karşı çıkış arayışı olmuştur. Bugün 21. yüzyılda da Kürtler yeni bir kıyımdan geçirilmek, kurban edilmek, statüsüz bırakılmak isteniyor. Zaten Uluslararası Komplo, Kürtler’in 21. yüzyılda da statü sahibi olmamaları için tasarlandı. Kürtler’in özgürlük davalarından vazgeçmeleri amaçlanıyor. Bu süreç 1991’den bu yana bölgeye dayatılıyor. Çünkü güncelde, hegemon siyasetin bölge çıkarları önünde duran yegane güç Kürtler’dir. Ortadoğu’daki zenginlikler, ekonomik kaynaklar, kültürel doku, ahlaki değerler, toplumsallık kapitalist modernitenin hedefleri arasında.

Kürt halkı bir rönesansı yaşıyor

Ama Kürtler gelinen aşamada 20. yüzyıl sınırları içersindeki Kürtler değil. Kürt halkı örgütlü, bilinçli, sistem ve paradigma sahibi bir halk. Kürt halkının 50 yıldır uğruna mücadele ettiği topraklar kendi öz topraklarıdır. Özgürlüğü, dili, toprağı adına mücadele ediyor ve bu uğurda çok ağır bedeller verdi. Dolayısıyla yeni haritalar, yeni projelerin Kürdistan’da bir karşılığı yoktur ve sonuç almaları mümkün değildir. Kürtler artık yurtsuzluğu ve statüsüzlüğü asla kabul etmeyecek. Kürt halkı bir rönesansı yaşıyor. Kendilerine dair öz projeleri, yaşam tahayyüleri var. Başkalarının onlar adına herhangi bir proje geliştirmesinin, harita çizmesinin miadı geçti artık.

Tarihte birçok Kürt isyanı, önderlerinin katledilmesi ile yenilgiye uğratıldı. Aynı akıbet Uluslararası Komplo ile Rêber Öcalan şahsında Kürt Özgürlük Hareketi’ne de dayatıldı. Rêber Öcalan demokratik, kadın özgürlükçü paradigması ile bu soykırım kıskacını deldi. Öte yandan ise Kürtler Rêber Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü sağlama sorumluluğu ile karşı karşıya. Bu, nasıl bir mücadele sathı ile mümkün olabilir?
PKK, 2022 Newrozu itibarıyla özgürlük yürüyüşünün 50. yılına girdi. Bu 50 yıllık süreçte Rêber Öcalan Kürt halkında büyük değişim ve gelişme yarattı. Her yılını bir devrim niteliğinde ilerletti. Öncelikle kadın devrimini geliştirdi. Kimliksizleştirilmiş kadını örgütledi, irade, güç sahibi kıldı. Özgür yaşam konusunda büyük bir atılım yaptı. Özellikle de bilinci kuşatılmış bireylerde, halklarda büyük değişimler yaptı. Sömürgeci, yayılmacı erkek zihniyetine karşı büyük bir mücadele verdi. ‘Başka bir dünya mümkün’ umudunu pratik yaşamda var kıldı. Böylelikle birçok halktan insanlar da fikirlerini benimseyerek O’nu Önder olarak kabul etti. Bu etkisinden dolayı da egemen birçok gücün hedefi oldu.

Hegemon güçler Türkiye’ye Gardiyanlık görevi verdi

Evet, 20. yüzyılda birçok Kürt önderinin akıbeti Kürtler’in statüsüz kalmasına neden oldu. Aynı akıbet Rêber Öcalan’a da yaşatılmak istendi ki 21. yüzyılda da Kürtler statüsüz kalsın. 24 yıldır ağırlaştırılmış tecrit altında tutulan Rêber Öcalan’ın bir sözünün dahi dışarı çıkmasına izin verilmiyor. İmralı sistemi, söz konusu hegemon güçler ile tasarlanarak oluşturuldu. Türkiye’ye ise sadece gardiyanlık görevi verildi. Kürt Özgürlük Hareketi olarak Rêber Öcalan’ın özgürlüğü için Eylül 2020’de “Dem Dema Azadiyê ye” hamlesinin startını verdik. Bölge ve uluslararası alanda bu hamle kapsamında önemli eylemler ve çalışmalar gerçekleştirildi. Hamle dışında da uluslararası alanda birçok girişim oldu. Örneğin İngiltere’deki sendikalar başta olmak üzere birçok ülkede sivil toplum kuruluşları, emek örgütleri, kadın örgütleri, akademisyenler, politikacılar Rêber Öcalan’ın özgürlüğü için çaba içersinde oldu. Geniş çaplı imza kampanyaları sürdürülüyor. Avrupa Parlamentosu önünde başlatılan nöbet eylemi 10. yılını geride bıraktı. Rêber Öcalan’ın fiziki özgürlüğü muhakkak sağlanacaktır. Çünkü İmralı’daki tecrit ve rehinelik pozisyonu devam ettikçe tüm Kürtler’e ve Kürdistan’a yönelik saldırılar da devam edecektir. Bu yüzden iki yıldır süren bu hamlenin amacına ulaşabilmesi için daha da güçlendirilmesi gerekmektedir. En anlamlı eylem ise Rêber Öcalan’ın fikir ve düşüncelerinin her alana ve herkese ulaşmasıdır. ‘Rêber Öcalan’a özgürlük’ mücadelesini yükseltmek aynı zamanda faşizmi ve halk üzerindeki devlet tahakkümünü de yenilgiye uğratacaktır.

Türk Sömürge rejimi, Neo-Osmanlı hayalleri uğruna ‘PKK’nin varlığı’ bahanesiyle Kürdistan geneline soykırım saldırıları dayatıyor. Bu soykırım saldırıları karşısında ulusal tavır ve Devrimci Halk Savaşı’nın rolü nedir?

Evet işgalci ve sömürgeci devlet başta Şengal, Medya Savunma Alanları, Kuzey ve Doğu Suriye olmak üzere soykırım saldırılarını Kürdistan geneline yaymış durumda. Nihai amaç ise Kürtler’i tümden katletmek, Kürt kazanımlarını ortadan kaldırmaktır. Kenan Evren’in ‘nerede olursa olsun her direnişçi Kürt katledilecektir’ söylemi bir devlet söylemi olarak bugün Erdoğan şahsında dayatılıyor. İkinci Atatürk olmaya hevesli Erdoğan, Lozan Antlaşması’nın 100. yılında misak-ı milli hayalleri ile sınırlarını genişletme arzusunda.

Saldırıların hedefinde PKK’nin yarattığı özgür Kürt var

PKK, Lozan Antlaşması ile yaratılmak istenen devşirilmiş Kürt profiline karşı direnen özgür Kürdü yarattı. PKK, Kürdün yok olmasını engellediği için saldırıların hedefinde. Saldırıların hedefinde PKK’nin yarattığı özgür Kürt var. Kürdün ölüsüne, mezarlarına, suyuna, ağaçlarına, toprağına, suyuna, diline, kültürüne pervasızca saldırmaları bu yüzdendir. Özgür Kürdün ölüsünden dahi korkuyorlar. 21. yüzyılda Kürtçe bir şarkı bile hala saldırı bahanesi yapılabiliyor. Sanatçıların sahne alması engelleniyor. İnsanlar kendi dillerinde bir tiyatro gösterisi dahi yapamıyor. Dünyanın gözü önünde tonlarca ağaç kesilip ormanlar talan ediliyor. Bu saldırgan politikalar elbette onların çaresizliğinin, acizliğinin göstergesi. Öte yandan PKK, 50 yıllık mücadelesi ile tüm bu saldırgan zihniyete karşı nasıl bir direniş sergilenmesi gerektiğini gösterdi. Bu mücadele başarı evresine ulaşmıştır. Bu saldırgan zihniyete karşı direnmenin yolu, her alanda Devrimci Halk Savaşı’nın geliştirilmesi ile mümkündür. Devrimci Halk Savaşı, varlığını ve ülkesini korumak demektir. Halkımız coğrafyasına, kazanımlarına, diline, kültürüne, doğasına, ülkesi Kürdistan’a sahip çıkmalı. Halkımız öz direnişini güçlendirerek saldırıları bertaraf edebilir.

İşgal saldırılarının en yoğun yaşandığı merkezlerden biri de Medya Savunma Alanları. İşgalci ordunun kimyasal gaz, taktik nükleer türü yasaklı silahlar kullandığı basına yansıyor. Bu konu kamuoyunca en çok merak edilen gündemler arasında. 17 Nisan’dan bu yana devam eden bu savaşın karakterine dair detayları paylaşır mısınız?
2016’dan bu yana ülke OHAL ile yönetilmekte olup direnen her kesim susturuldu. Bastırılamayan ve yenilmeyen tek güç Kürdistan özgürlük gerillasıdır. Bundan dolayı ordusunun envanterinde bulunmayan ve NATO’dan aldığı çeşit çeşit silahlar ile saldırılar gerçekleştiriyor. Dünyanın gözü önünde kimyasal silahlar ile gerillaya saldırıyor, bunun üzerinden bir ‘zafer’ devşirmeyi arzuluyor. Buna rağmen de herhangi bir sonuç elde etmiş değil. Çünkü Kürdistan gerillası kahramanca ve fedaice bir iradeyle direniyor. YJA-Star birlikleri ise bu direnişin öncü dinamikleri. YJA-Star birliklerinin başarısı, kadınların özgürlükteki kararlılıklarının göstergesi. Kadın gerillalar, yaşamak ve yaşatmak için bu mücadeleyi yürütüyor. Bugün Zap, Avaşîn, Metîna başta olmak üzere direnişin geliştiği her yerde öne çıkan özgür kadın iradesidir. Bu irade kendisiyle büyük başarı ve kazanımlar yaratacaktır.

Her tünel, düşman için bir sendrom

YJA-Star ve HPG birlikleri, hareketli timler ve tünel savaşları olmak üzere iki temel taktik üzerinden direnişi örgütlüyor. Hareketli timler profesyonel olarak örgütlenmiş olup her türlü silah ve saldırıya karşı destansı bir mücadele yürütüyor. Hareketli timler, düşmana darbe vurmakla kalmıyor mevzilerine girerek silahlarına el koyuyor, düşmanın ilerlemesini ve indirme yapmasını engelliyorlar. İkinci taktik ise tünellerden oluşuyor: Her tünel, düşman için bir sendrom olmuş durumda. Nisan’dan bu yana kimi tünellere girip hakimiyet kurma girişimi sonuçsuz kaldı. Pençe-Kilit soykırım saldırılarında işgalcilerin kendileri Zap’ta, Avaşîn’de kilitlendiler. Bu vesileyle, işgalciye geçit vermeyen, heveslerini kursaklarında bırakan YJA-Star ve HPG savaşçılarını selamlıyor, kutluyorum.

Bu işgal saldırıları süresince NATO’nun üyesi Türk ordusu onlarca kez savaş suçları işlemesine rağmen OPCW dahil hiçbir ilgili kurum ve devletten kınama veya herhangi bir tavır gelişmedi. Bu sessizlik onaylamak anlamına gelir ki, söz konusu tarafları da suç ortağı yapar, ne dersiniz?
Faşist Türk devleti ile destekçilerinin gerilla ve Medya Savunma Alanları’na yönelik saldırıları insanlık suçudur. Çünkü bu saldırılarda kimyasal gaz ve silahlar kullanılıyor. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere onlarca sivil toplum kuruluşu bu saldırılara karşı sessiz kalıyor. Bu sessizlikleri elbette onların bu saldırıları onayladıkları anlamına gelir. Eğer NATO yeşil ışık yakmasaydı Türk devleti saldırılarını bu denli pervasızlaştıramazdı. Bu yasaklı silahlar şimdiye kadar Rojava’da, Medya Savunma Alanları’nda, Şengal’de kullanıldı. Türk devletinin bu silahları bir gün kitlelere karşı da kullanmayacağının garantisi yok. Tehlike bu denli büyük. Bundan dolayı bu saldırıları sadece kınamak yetmez.

Kimyasal silahlara karşı daha aktif eylemsellikler olmalı

Halkımız hem iç hem de dış kamuoyunu daha fazla bilgilendirmeli, harekete geçirtmeli. Halkımızın Hollanda (OPCW önünde) ve İngiltere gibi yerlerde gerçekleştirdiği eylemler engellenmek istendi. Çünkü bu eylemler ile gerillaya karşı kullanılan kimyasal silahlarda uluslararası güçlerin rolüne dikkat çekilmişti. Kimyasal kullanımı gerilla tarafından görüntü, bulgu ve belgeleriyle dünya kamuoyuna sunulmasına rağmen hala da kullanılmaya devam ediliyor. Buna karşı halkımız daha aktif bir mücadele ve eylemsellik süreci içersinde olmalı.

Tüm bu konjonktür ve soykırım politikalarında PDK kilit bir role sahip. Türk sömürgeciliği PDK işbirliği sonucu Medya Savunma Alanları’na ve Kürt kazanımlarına saldırıyor. Sömürgeciye hizmet eden bu pozisyon ne tür çıkarlar karşılığında tercih ediliyor?
Elbette ki PDK’nin rolü olmasaydı Türk sömürgeciliği Kürdistan’a bu denli işgal seferleri düzenleyemezdi. Bu saldırıların yerel ayağı PDK’dir. PDK, bu yıl daha açıktan bir ihanet içinde olduğunu gösterdi. Barzani ailesi, Türk işbirlikçisi bir kesimden ibaret olduğunu gösterdi. PDK’nin aldığı pozisyon budur ve bu bilinçli bir tercihtir. PDK’nin, özgür Kürdü yaratma, Kürdistan’ı savunma, Kürt kazanımlarını koruma, Kürt ulusal birliğini sağlama gibi bir derdi yoktur. Tüm bunlara karşı Türk sömürgeciliğinin yanında saf tutmuştur. Bu pozisyon ile Kürtler’e sadece sırtını dönmekle kalmamış, Kürt karşıtlığı bir düşmanlık da yapmış oluyor.

PDK tüm hayati süreçlerde soluğu hep düşmanın yanında aldı

PDK gelinen aşamada Kürt rönesansı önünde temel engelleyici faktör olarak duruyor. PDK’nin oynadığı rol, Koçgiri ve Dersim isyanı sürecinde yüz karası işbirlikçilerin üstlendiği rol ve misyondur. PDK çıkarlarını faşist Türk devleti ile girdiği ittifakta görüyor. Erdoğan ile kaderleri bir olmuş durumda. Türk sömürge rejimi gibi PDK de Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi ile hareket ve hakimiyet alanlarının genişleyeceğinin hesabını yapıyor. Bu yeni bir durum değil. PDK  kuruluşundan bu yana Kürt kazanımları açısından tüm hayati süreçlerde soluğu hep düşmanın yanında almıştır. Onlarca kez Kürt halkını büyük katliamlarla yüz yüze bırakmıştır. Halepçe, Enfal katliamları somut örnekler olarak durmakta. Saddam’ın 1997’de Hewlêr’e saldırması da PDK ile işbirliği sonucunda gelişti. 1960’lı yıllarda Bakûrê Kürdistan’da gelişmekte olan devrim filizini de PDK engelledi. Dr. Şivan, Sait Kırmızıtopraklar’ı katletti. Yüzlerce gerillaya pusu kurarak şehit etti, yüzlercesini de ihbar ederek Türk sömürgeciliğine teslim etti. Sonuç itibarıyla, günümüzde Barzani ailesi Türk sömürge devletine ve faşist şefleri Erdoğan’a teslim olmuş durumda. Halkımız tüm bu gerçekleri gayet iyi görüyor ve biliyor. PDK, eğer halkımızdan özür dileyip üstlendiği bu işbirlikçi rolden çıkmaz ise, halk tarafından yargılanmaktan kurtulamayacaktır.

Tüm bu gelişmelerin ortasında kadınların pozisyonu ve rolü belirleyici. ‘Dünyayı kadınlar değiştirecek’ belirlemesi slogan olmaktan çıkıp reel bir hakikate dönüştü. Buna karşın birçok hükümet ve NATO sömürge ve militarist politikalarını kadınlar eliyle yürütmek istiyor. Kadınlar, Kürdistan başta olmak üzere farklı birçok coğrafyada yürütülen savaş ve sömürge politikalarına karşı küresel çapta nasıl bir mücadele rotasını belirleyebilir?
Kürdistan ve dünya genelinde dayatılan saldırgan ve işgalci siyaset elbette ki erkek egemen ataerkil akıl tarafından yürütülmekte. Binyılların erkek hakimiyetine karşı kadınlar sürekli bir direniş ve mücadele içerisinde oldu. Kürt kadın hareketi olarak yıllardır 21. yüzyılın bir kadın yüzyılı olacağını belirtiyor ve o hedefle mücadele ediyoruz. Ancak kadınlar öncülüğünde özgürlük, demokrasi ve eşitlik adına gelişen hareketler sonuç alabilir.

Kürt kadını direnişiyle dünya kadınlarına ilham oldu

Rêber Öcalan da PKK’yi kurarken kadın gücüne, bilincine ve enerjisine inandı. Kürt kadınları DAİŞ barbarlığına karşı muhteşem bir direniş sergileyerek devrime giden yolun köşe taşlarını döşedi. Bu duruş ve irade dünya çapında birçok kadın örgütüne, halk hareketine ilham oldu. Kadınların öz savunma ve öz irade perspektifi ile yükselttiği bu mücadelenin etkisini kırmak için NATO dahil birçok devlet harekete geçti. Kadınlar militarist, sömürge ve savaş politikalarına ortak edilmek isteniyor. Son yıllarda iktidara gelen birçok hükümette kadınlara ‘geniş’ pozisyon verilmesi moda siyaset haline geldi. Kadın özgürlüğü, hakları ile hiçbir alakası olmayan bu taktiksel yaklaşım, durumu kurtarmak adına formel rolden öte bir anlam taşımamakta. Çünkü bizler, tüm bu ülkelerde kadınların her gün nasıl katledildiğinin, haklarının nasıl gasp edildiğinin tanığıyız. Örneğin, onlarca yıl önce mücadele ile kazanılan kürtaj hakkı, İstanbul Sözleşmesi gibi şiddeti önleyen yasa rahatlıkla iptal edilebiliyor.

Dünya kadınlarına mücadele birliği çağrısı yapıyoruz

Ataerkil ve kapitalist sistemin, kadın mücadelesini kadınlar eliyle tasfiye etme ve kadını insanlık değerlerine karşı kullanma stratejisi çok tanıdık. Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi olarak ataerkinin bu hilebaz ve kadın düşmanı siyasetine karşı tavrımız nettir ve mücadelemiz devam edecek. Bunun için dünya kadınlarına, dayanışmayı aşan radikal mücadele birliği çağrısı yapıyoruz. Demokratik dünya kadın konfederalizmi örgütlenmesini ertelemeden gündeme almak ve ortak çatı altında buluşmak ataerki ve kapitalizme karşı yegane mücadele yolu olarak durmakta. Şimdiye kadar verilen mücadele ve geliştirilen ittifaklar elbette selamlanmayı ve takdiri hak ediyor. Ama kadınların karşı karşıya bulunduğu tehlikenin büyüklüğü karşısında henüz yapılacak çok şey var. Çünkü kadınlar hala devlet ve erkek şiddetinden dolayı tehlike altında. Bundan dolayı kadınların her zamankinden daha fazla ortak örgütlülükte, ortak politikada ve ortak mücadelede bir aradanlığına ihtiyacı var. Mücadelelerin ortaklaştırılması esası üzerine kurulu bir rota ile hareket etmek elzemdir.

Son olarak, Avrupa’da yaşayan Kürdistanlılar sömürge saldırılarına karşı alanları terk etmedi. Avrupa Kürt Kadın Hareketi (TJK-E) bu eylemsellik sürecine öncülük etti. Ortaya konulan bu direnişi yeterli görüyor musunuz? Bu anlamda beklentiniz nedir?
Önemli bir soru. Avrupa’daki halkımız 40 yılı aşkın bir süredir stratejik ve tarihi bir rol üstlendi ve bundan sonra da üstlenmeye devam edeceklerine inanıyorum. Bu vesileyle alanları terk etmeyen, Avrupa devletlerinin teslim alma siyasetine boyun eğmeyen ve yüreği ülkesindeki mücadele ile atan tüm kadınları, Kürdistanlılar’ı selamlıyorum.

TJK-E üyelerine çağrımız; direnişi iki katına çıkarın

TJK-E’de ifadesini bulan kadınların yüreklerinin Kürdistan’da, özgürlük savaşçılarıyla atmakta olduğuna inanıyoruz. Bu, gerillaya da güç ve moral veren önemli ve anlamlı bir duruştur. Bu mücadele daha fazla güçlendirilmeli. Sadece Avrupa ülkelerinde değil, Kürt kadınlarının mücadelesi birçok kıtada görünür oldu. TJK-E’nin bu mücadeleye öncülük etmesi önemli. TJK-E üyelerine çağrımız, Kürdistan’a dayatılan soykırım saldırıları karşısında direnişi iki katına çıkartmaları, mücadeleyi büyütmeleridir. YJA-Star, YPJ, YJŞ birliklerinin sömürgeciliğe karşı verdiği korkusuz direniş sahiplenilmeli ve dünya kamuoyuna mal edilmeli. Çünkü öz savunma birliklerinin verdiği mücadele kadın özgürlüğü ve hakları adınadır. Her Kürt kadını yaşadığı ülkedeki kadınlar ile ilişki kurmalı, Kürtler’in haklı mücadelesini anlatmalı ve kadın mücadelesinde ortaklaşmayı bir görev edinmelidir. Bu süreç hem Kürtler ve hem de kadınlar adına başarı fırsatlarının yoğun olduğu kritik bir süreç. Yeter ki kendimizi mücadeleci kılalım ve harekete geçelim. TJK-E üyelerinin, genç kadın hareketinin ve tüm kadın örgütlerinin militarist, sömürgeci, ataerki ve kapitalizme karşı mücadelede aktif rol oynayacağına ve faşizme geri adım attıracaklarına inanıyor, Kürt Kadın Hareketi adına mücadelelerini selamlıyorum.
Cesaret, kararlılık, direniş ve mücadele kazandırır.