Başımıza ne geldiyse hep şu “Bir şey olmaz” lafı yüzünden geldi. Ayağın kayıyor, düşüyorsun. “Bir şey olmaz, ölmedin ya…” deniliyor. Ama kimse de “Orası neden ıslaktı?” diye sormuyor. Sonuçta olan kaba etine oluyor, oturamıyorsun. Ölümden kurtulmuş olman kâfi. Mesela şu “babasının oğlu” dedikleri varlık, kapıdan girer girmez çorabını fırlatıp atıyor.
Nereye girdiği belli değil. Kimse de demiyor, “Bre adam, sen babandan hiç terbiye almadın mı?” Yok! “Bunun babası da aynıydı” demekten kendimi alıkoyamıyorum. Ama ne diyorlar? “Bir şey olmaz, zaten senin işin ne? Bütün gün evde oturuyorsun, bir çorap yıkasan eline mi yapışır?” Böyle söylendiğinde avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum: Evet, yapışır, yapışıyor, yapıştı!!!
He canım, babasının oğluna köle almışlar zaten
He canım, babasının oğluna köle almışlar zaten. Kalk-kalk, otur-otur… “Evlilik”, “Müşterek yaşam”, “Hayat arkadaşı” tüm bunlar fasa fiso laflar. Eee tabi, “Minareyi alan kılıfını da uydurur” demişler, boşuna dememişler. Evlilik, kadın için tecavüzle başlayıp, anasına sövülmeye devam edilen, kölelik sınırında çalışılan, işkence dolu bir hayat. Böyle bir hayatın kutsallığı mı olur? Bir de üzerine “aile” gibi bir kavram yapıştırıyorlar. Ulan şerefsiz, kızına el uzatandan baba mı olur? Kadına el kaldıran erkekten eş mi olur? Eşinin annesine söven damattan evlat mı olur? Eşini parayla satan erkeğin şereflisi mi olur?
Sokakta görseniz böylelerinin suratına lamaların tükürdüğü gibi tükürmelisiniz. Ama yok, bırakın tükürmeyi, tokalaşır, kucaklaşırlar. Birbirinin sırtını sıvazlarlar. Yolda gördü mü “Allahın selamı üzerinize olsun” derler. Neden? Neden böyle? “Yarın, öbür gün ben de aynı duruma düşerim” düşüncesi midir, korkaklı mı, ya da aynı şerefsizliği paylaşıyor olmaktan mıdır, bilemiyorum. Ama o toplumdaki bir kişi bile demiyor ki; “Şunun suratına tüküreyim.” Bazılar böyle karaktersiz, tecavüzcü kişiler karşısında ayağa kalkıp, bir de selam veriyor. Böyle bir manzara karşısında, bir kadının kız evladı olarak hangisinin suratına tüküreceğini şaşırıyor insan.
Kaçınız aşkın peşinden gittiniz?
Sevgili kadınlar, hele bir düşünün… Kaçınız evliliğinizin ilk gecesinde, eşiniz olacak adamın zorbalığına denk gelmediniz? Kaçınız “ilk gece” denilen şeyden korkmadınız? Kaçınız aşkın peşinden gittiniz? Kaçınız aşık olduğunuz erkekten “ilk geceden” sonra soğudunuz? Hayal kırıklığını ilk ne zaman yaşadınız? İlk tiksintiyi hatırlıyor musunuz?
Şimdi erkek okuyucular diyecek: “Bunlar nereden çıktı?” Sizden! Allah sizi inandırsın amelinize bakarak konuşuyorum. Ya Star aşkına, evlendiğin gece hayat arkadaşını dövmek nedir ya? Soruyorum hangi hayvanın erkeği dişine böyle yapar? “Hayır” dediği için hangi hayvanın erkeği, dişisine tecavüz eder, sonra öldürür, ardından doğrayıp bir valize koyup, yol ortasına bırakır? Biri bunları açıklasın, Star aşkına!
Gericilik kokuyor her yanınız
Şimdi sayın erkekler, dikkat ettiyseniz amelinizi, insanın eril cinsinin ameliyle örneklendirerek anlatmıyorum. Neden? Çünkü içerisinde olduğunuz durumun farkında değilsiniz. Size “Kırk kez öküz, kırk kez kalas” deseler, anlam derinliğine inmiyorsunuz. Çirkefliğin dibine vurmuşsunuz, göremiyorsunuz. Özgür olduğunuzu sandığınız çürümüş suda yüzüyorsunuz, fark edemiyorsunuz. Bir erkek olarak, hangi erkeğe selam verilir, hangisine verilmez, ayırt edemiyorsunuz. Durumunuz, köle bir kadının çok daha gerisinde. Gericilik kokuyor her yanınız. Bu noktada ister istemez sorguluyor insan: Ya hakikatten durumunuzun farkında değilsiniz ya da bu bir tercih!?! Eee, şimdi biz nasıl konuşacağız, nasıl anlaşacağız? Hani diyorlar ya, “Hayvanlar koklaşa, koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır” diye… Evet, şimdi biz ne koklaşabiliyoruz, ne konuşabiliyoruz. Ne yapalım? Gerçi benim gönlüm tavadan yana, ama bazı kadınlar kepçeden yana olursa, bir şey diyemem. Tabi satırda olabilir, tercih, zevk meselesi…
İlk gece başlayan dayak, kadın ölmeden bitmiyor
Sevgili Okuyucu, adam evlendiği gece hayat arkadaşı olacak kadını dövüyor. “Bir şey olmaz, ilk gecede bunlar hep olur” deniliyor. Ama ilk gece başlayan dayak, kadın ölmeden bitmiyor. Ya da adam ölmeden, kadın rahata eremiyor. Sonra birileri de çıkıp, “Kadın neden adam için ‘şükür öldü’ dedi?” diye yaygara koparıyor. Hay Avustralya’daki kanguruların yumruklarına gelesiniz! Deve kuşu kovalasın sizi! Ne yapsın kadın? Ya düşünün, bir an gelmiş, adamın öldüğünün farkına varmış. Derin nefes almış, kahkaha atmış. Hay, onun o kahkahasında, gülmekten kırılasınız inşallah!
İnanın değerli okuyucu, öyle şeyler yaşanıyor ki insan ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyor. Lal oluyor, aklı donuyor.
Sedef Güler, Ayşe Tokyaz neler yaşadı?
Ya düşünebiliyor musunuz? Sedef Güler isimli genç kadın, 4 Haziran’da İstanbul’da kayboldu. 7 Haziran’da kızın cansız bedeni halıya sarılı, çuval ve perde parçalarıyla çevrelenmiş, elleri koli bandıyla, ayakları zincir ve ağırlıkla bağlanmış bir halde sahilde bulundu. Savcılık ne yaptı? Sedef’in cansız bedenin sarıldığı halıyı, annesine “eşya teslimi” kapsamında verdi. Peki, şaşırdık mı? Yok! Donduk.
Ayşe Tokyaz’ın ikiz kız kardeşi Esra, Ayşe’yi bulmak ve kurtarmak için kaç tane karakola gitti? O karakollardaki polisler neden onu dinlemedi? Neden sonradan Ayşe’nin katili olacak o yaratığı yakalamak için harekete geçmedi? Ayşe neden öldü? Ölüsünden kurtulmak isteyen o 6 erkek kimdi? Ne iş yaparlardı? Devlet ne kadar bu işin içinde? Yarın öbür gün çıkıp, “Esra deliydi” demesinler? Derlerse şaşırır mıyız!?!
“Biz değişeceğiz” diyorlarsa, o vakit konuşalım…
Peki, Sedef’i katledilmesinde kaç erkeğin parmağı var biliyor musunuz? Üç! Tam üç erkeğin ölümünde parmağı olduğu tespit edilmiş. Bir de Hindistan’a ağlıyorduk. Tabi Hindistan’daki kadına yapılanlara yanacağız, isyan edeceğiz. Ama orada yaşananın çok yakınımızda da olduğunu göreceğiz. “El alemin ülkesinde yaşanıyor, çünkü onlar çok geriler” demeyip, kendi geriliklerimizle mücadele edeceğiz. Maori halkının dediği gibi, “Mazi değiştirilemez, lakin ondan ders almak mümkün.” Yani geçmişi değiştiremeyiz ama kendimizi değiştirmek mümkün. Madem erkekler değişmemekte ısrarlı, o vakit bırakalım kendi bataklıklarında, bizden uzakta tek başına yüzsünler. Yok, “değişeceğiz” diyorlarsa, o vakit konuşalım…
