Direniş her zaman kazanacaktır!

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
45 görüntüleme
Üniversitelerin açılmasına az bir zaman kala İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, valiliklere Üniversitelerde Güvenlik ve Barınma Tedbirleri adı altında bir sıkıyönetim genelgesi gönderdi.

Genelgede öğrencilerin gerek üniversite kampüsü içindeki gerekse özel hayatlarını baskı altına almayı amaçlayan ve üniversiteleri karakola çevirecek pek çok madde var. Ama en çok dikkat çeken yanı “terör örgütleri ile iltisaklı olduğu değerlendirilen öğrenci kulüpleri ve kadın platformları gibi illegal yapılanmaların üniversite içindeki yasa dışı faaliyetleri takip edilecek ve propaganda çalışmalarına dönebilecek faaliyetlerine izin verilmeyecek” olmasının genelgede yer alması. Çünkü genelge ile illegal ilan edilen öğrenci kulüpleri ile kadın platformlarının faaliyetlerine bundan sonra üniversitelerde izin verilmeyecek. Çünkü “terör örgütleri ile iltisaklı” olup olmadıklarını tespit etmek elbette İçişleri Bakanlığı’nın yani Süleyman Soylu’nun olacak; büyük bir ihtimalle iktidar çizgisi dışındaki bütün kadın platformları ve öğrenci kulüpleri illegal ilan edilerek hem faaliyetleri engellenecek, hem de bu faaliyetlere katılanlar illegal örgüt üyesi sayılarak gözaltı ve tutuklama tehditleri ile yıldırılmaya çalışılacak. Daha da ileri giden Soylu, “sosyal medya üzerinden yapılacak dezenformasyon içerikli provokatif paylaşımlara karşı teyakkuzda olunarak suç unsuru teşkil eden paylaşımları yapanlar hakkında gerekli işlemler yapılmasını ve istihbari faaliyetlere hız verilmesini” istiyor. Buna göre kadın cinayetlerini protesto eden ya da bu konuda bir eylemi paylaşan bir tweet bile suç unsuru sayılabilecek ve hızla gözaltına alınabilecek.

Kadınlar, şiddetsiz bir dünyanın temellerini atıyor

Peki Soylu’yu ve AKP/MHP iktidarının kadınlardan ve onların eylemlerinden bu kadar çok korkmalarının nedeni ne? Çünkü kadınlar, AKP iktidarının hem yaşamı cehenneme çeviren kadın düşmanı politikalarına hem de genel olarak gücünü, dizginlenmemiş ataerkiden alan despot yönetimine karşı mücadeleyi yükselten en dinamik güç. Farklı görüşte olsalar bile ortak hareket edebiliyorlar, tüm baskılara karşın binlerle sokağa çıkabiliyorlar, kadın cinayetlerini, taciz ve tecavüzleri kamuoyunun gündemine sokabiliyorlar ve mahkemeleri takip ederek cezasızlık politikalarına rağmen faillerin ceza alması için büyük bir çaba gösteriyorlar. AKP’nin hem kadınları hem de bütün toplumu sokmak istediği siyasal islamla soslanmış çağdışı yaşam tarzına karşı direniyorlar ve aktif mücadele ediyorlar. Dahası yaşamı dönüştürerek özgür bir yaşamın kurulmasında öncü güç olarak yer alıyorlar. Özellikle Kürt Kadın Hareketi’nin 1980’lerin sonlarından bu yana ataerkiye ve sömürgeciliğe karşı yürüttüğü kararlı mücadele hem örgütlenmelerinin ve politik kazanımlarının büyümesine hem de dünya kadınlarına ilham olmalarına yol açtı. Bugün Kuzey Kürdistan ve Rojava’da olduğu gibi kadın özgürlükçü, katılımcı, ekolojik ve demokratik bir yaşamın kurulmasında en büyük pay kadınlarındır. Kadın kazanımları Rojava’da ete kemiğe bürünerek gelişmeye ve yeni, şiddetsiz bir dünyanın temelleri sağlam bir şekilde atılmaya başlanmıştır. Bu kazanımların en önemlisi ise eş başkanlık sisteminin hayatın bütün alanlarında uygulanmaya başlanmasıdır. Eş başkanlık sistemi, kadın özgürlüğünü temel alan felsefesiyle toplumsal cinsiyet eşitliğini hayata geçirmenin en önemli yollarından biri. Kadınların politika yapım ve uygulama süreçlerine aktif katılımını sağlayan bu sistem, aynı zamanda politik birer özne olarak kendi sözleriyle var olabilmelerini mümkün kılıyor.

Erkeklerle aynılaşmadan çalışmak

Eş başkanlık sisteminin önemli bir yanı da kadınların kendi meclislerinde özgün ve özerk olarak örgütlenmeleridir. Kadın Meclisleri ne kadar güçlü ve işlevsel olursa eş başkanlık sistemi de o kadar iyi uygulanabilir. Böylece kadınlar yönetim mekanizmalarına ve hayatın her alanına kendi farklılıklarıyla, yani erkeklerle aynılaşmadan katılabilir ve görünür olabilirler. Önce siyasi partilerde daha sonra belediyelerde, sivil toplum örgütlerinde ve bazı sendikalarda uygulanmaya başlanan eş başkanlık, sadece yönetimde bir kadın ve erkeğin yer aldığı vitrine yönelik şekilsel bir değişiklik değildir. Kadınların, yaşamın bütün alanlarına ve kademelerine ilişkin politika üretme ve uygulama süreçlerine kadın özgürlüğü ve toplumsal cinsiyet eşitliği esas alınarak katılımını esas alıyor. Bu açıdan eş başkanlık sistemi, erkek egemen iktidarla mücadele etme ve cinsiyetçiliğe son verme amacının yanı sıra aynı zamanda erkek egemen iktidarın yarattığı katı merkeziyetçiliği ve Türkiye’de olduğu gibi giderek tekleşmiş iktidarı dağıtmak ve sönümlendirmek için de hayata geçirilen bir uygulama. Çünkü eş başkanlık kadınla erkeğin iktidarı paylaşmasını değil, bu iktidar zihniyetini yıkmayı amaçlıyor.

İktidar zora ve tekçiliğe dayanır

Erkek egemenliğinin süregeldiği bugünkü toplumlarda iktidar her zaman ve her durumda güce, hegemonyaya, zora, baskıya, merkeziyetçiliğe ve tekçiliğe dayanır. Bu bazı toplumlarda otokratik diktatörlükler biçiminde bazılarında ise daha demokratik görünümlü olabilir ama özü pek değişmez. Eş başkanlık sistemi ise eşitliği, paylaşımı, ortak çalışmayı, bütün farklılıkların kendi kimlikleriyle toplumda var olabildikleri ve yönetime katılabildikleri çoğulculuğu ve ademi merkeziyetçi yatay örgütlenmeyi esas alır. Bu nedenle eş başkanlık sistemi; sadece kadınların değil; Kürt, Türk, Arap, Çerkes, Ermeni, Arap, Süryani, Laz, Ezidî, Sünni, Alevi, Musevi, Hıristiyan gibi bütün halkların ve inançların ortak yaşamı inşa ettikleri bir sistemdir aynı zamanda. Rojava’da hayata geçen sistem tam da budur. Rojava’da halklar kapitalizm ve merkeziyetçi iktidar sistemine karşı insanlık için kurtuluş anlamına gelen kadın özgürlükçü, katılımcı, demokratik ve ekolojik bir hayatı adım adım inşa ediyorlar. Bu inşa çalışmasının öncü ve kurucu öğesi olan kadınlar gerek DAİŞ’e karşı mücadelede gerekse yeni hayatın inşa edilmesinde en önde yer alıyorlar. Bu nedenle Tayyip Erdoğan hem Rojava’ya hem de Kürt kadınlarına savaş açıyor. Felsefesi ve uygulaması ile dünya halklarına ilham veren ama kendi iktidarını köklü bir biçimde tehdit eden eş başkanlık sistemi bugün Erdoğan’ın hedefi haline gelmiştir. Bu yüzden belediyelere iki dönem kayyımlar atandı, siyasal partilerde yasal olan eş başkanlık belediyelerde yasa dışı ilan edildi. Birçok belediye eş başkanına 20 yıla varan cezalar verildi, belediye meclis üyeleri tutuklandı.

Kayyımlar ilk önce kadın kazanımlarına saldırdılar

Erdoğan tarafından atanan kayyımlar ilk önce kadın kazanımlarına saldırdılar. Kadın merkezlerini kapattılar, kadın daire başkanlıkları ve müdürlüklerini lağvettiler, kadın çalışmalarının tümünü durdurdular ve kadın çalışanları istifaya zorladılar. Saldırı politikalarının bir sonucu olarak kadın eylemleri polis şiddeti ile engellenmeye çalışıldı. Mücadeleci kadınlar sürekli gözaltına alındı, tutuklandı ve ağır cezalarla karşı karşıya kaldılar.  TJA sözcüsü Ayşe Gökkan’a 30 yıl ceza verildi. TBMM’de, hakkındaki kesinleşmiş hapis cezası gerekçesiyle 4 Haziran 2020’de milletvekilliği düşürülen eski HDP Hakkari Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Leyla Güven’e ise, önce 22 yıl 3 ay, daha sonra 5 yıl daha ceza verildi. Leyla Güven’e daha önce de Diyarbakır KCK ana davasında da 6 yıl ceza verilmiş ve uzun yıllar cezaevinde kalmıştı. Aydın’da 10 HDP’li kadına açılan davada ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ sloganı bile suç olarak gösterildi. Türkiye’de ilk eş başkan Aysel Tuğluk’a yapılanlar ise Erdoğan rejiminin Kürt kadınlarından intikam almayı hedefleyen düşmanca uygulamalarının başka bir örneği. Aysel Tuğluk’a konulan demans tanısı, son Adli Tıp Kurumu raporunda da kabul edildi. Başka bir ifadeyle, Aysel’in hafızasının, düşünmesinin ve sosyal becerilerinin olumsuz bir şekilde etkilendiği, hastalığının ilerlediği, başkalarının yardımı olmadan hayatını sürdürmesinin mümkün olmadığı kesin bir şekilde bu raporda da ifade edildi. Ancak Avukatlarının, infazının ertelenmesine ve tahliyesine yönelik talebi; Aysel’in hastalığını açıkça kabul eden Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi.

Kürt özgürleşmesinin intikamı alınıyor

Aysel gibi demans olan Çevik Bir tahliye edilirken O’nun yaşam hakkı ihlal edilerek bir bakıma ölüme mahkum edildi. Çünkü Aysel’in durumu gittikçe ağırlaşıyor. Aynı cezaevinde kalan Gültan Kışanak son röportajında Aysel’in durumunu şöyle anlatıyor: “24 saat gözümüz kulağımız Aysel’in üzerinde. Çünkü ne zaman neyi unutacağını, karıştıracağını ve ne gibi risklerle karşılaşacağını tahmin etmek güç. Gece uyku düzeni de giderek bozuluyor. Giyinmesine, banyosuna, kişisel bakımına, beslenmesine, ilaçlarına, hijyen koşullarına kadar gündelik yaşamın zorunlu kıldığı her konuda yanındaki arkadaşlar destek oluyor. Kendisine gelen mektupları bile okuyamıyor. Henüz okumayı unutmuş değil, zorlanarak da olsa okuyor ancak, cümlenin başını sonunu bir araya getirip anlamını ortaya çıkaramıyor.” Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu iktidar Aysel’e karşı hukuku ayaklar altına alarak düşmanca davranıyor, adeta Kürt özgürleşmesinin intikamını alıyor. Tıpkı diğer ağır hasta mahkumlar gibi. İHD’nin Merkezi Hapishane Komisyonunun tespit edebildiği kadarıyla Nisan 2022 itibariyle Türkiye Hapishanelerinde 651’i ağır olmak üzere bin 517 hasta mahkum bulunuyor. 2022 yılı başından bu yana 44 mahkum cezaevinde yaşamını yitirdi. Daha geçen bir haftada cezaevlerinden 5 mahkumun cenazesi çıktı. Birçok cezaevinde baskılar 12 Eylül dönemini aratmaz oldu. Hatta bazılarında mahkumlar intihara zorlanıyor. Marmara Bölgesi Hapishaneleri İzleme Heyeti, geçtiğimiz günlerde Ferhan Yılmaz’ın kuşkulu bir şekilde yaşamını yitirmesi üzerine inceleme yapmak üzere gittiği Silivri 5 No’lu Cezaevi’nde 60 gardiyan tarafından gördükleri işkenceler ve intihara zorlanmaları üzerine 10 tutuklunun intihara teşebbüs ettiğini açıkladı.

İmralı tecrit sistemi bütün cezaevlerine yayıldı

Mahkumlar ailelerinin bulunduğu kentlerden çok uzakta olan cezaevlerine sürülerek aileleri ile görüşmeleri engellenmeye çalışılıyor. Az ve kötü kalitede verilen yemekler mahkumları, pahalı kantin alışverişine zorluyor. İçme suyuna kadar her şeyi kantinden almak, yüksek elektrik faturalarını ödemek zorunda kalan mahkumlar ve aileleri mali açıdan güç durumda kalıyor. Üstelik mahkumlara aileleri dışında para yatıran herkese hatta avukatlarına bile terör finansmanı iddiası ile soruşturma açılarak gözaltına alınıyor. Bu işkence, sindirme, yalnızlaştırma hatta yok etme, politikaları süreklileşen bir tecrit halini aldı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan İmralı tecrit sistemi böylece bütün cezaevlerine yayıldı. Kötü muamele, sosyal ve kültürel hakların ihlali, beslenme-barınma koşullarının kötü olması ve tecrit politikaları nedeniyle mahkumlar ciddi fiziki veya ruhsal sağlık problemleri ile karşı karşıya kalmaya başladı. Koşullu salıverme zamanı gelenler, bazen pişmanlığı kabul etmedikleri, bazen sudan sebeplerle verilen disiplin cezaları, bazen de ıslah olmadıkları ve terörle bağlantılı oldukları iddiasıyla tahliye edilmiyor. Pek çok kişi bu nedenle ceza süreleri dolduğu cezaevinden çıkamıyor. Ancak Erdoğan diktatörlüğünün ne kadınlara ve Rojava’ya saldırıları ne de cezaevlerindeki baskı ve tecrit politikaları onu kaçınılmaz sondan kurtaramayacak, o da kendisinden önceki diktatörler gibi halkların bütün alanlardaki mücadelesi ile tarihin çöplüğüne atılacaktır. Direniş her zaman kazanacaktır.