Ekolojik barışın imkanı

- Sultan GÜLSÜN
241 views
Türkiye’de barış süreci dendiğinde genellikle gözümüzde müzakerelerin sürdüğü salonlar ve politik manevralar canlanıyor. Oysa barış, sadece çatışmaların sona ermesi veya resmi anlaşmalarla sağlanan sessizlik anlamına gelmemeli. Barış, toprağın nefes alması, suyun berraklığı, işçinin sağlıklı nefesi ve yaşamın kendisiyle ölçülmeli. Dolayısıyla barışı, yalnızca silahların sustuğu bir an olarak değil; toplumsal ve ekolojik bütünlükle ele almak gerekiyor.

Yıllardır süren çatışmalar ve güvenlik odaklı politikalar ekosistemleri parçaladı; köylerinden kente göç etmiş emekçilerin temel haklarını tehdit etti. Kirlenen topraklar, sağlığı bozulan bedenler ve emeği gasp edilen işçiler birbirine bağlı bir bütünün parçalarıdır. Ekolojik yıkım ve sosyal adaletsizlik, aynı politik ve ekonomik düzenin iki farklı yüzü olarak ortaya çıkıyor: biri doğayı, diğeri insan emeğini hedef alıyor. Bu durum, barışı sağlayacak politikaların yalnızca güvenlik ve diplomasi odaklı olamayacağını; ekoloji ve emek dengelerini gözetmesi gerektiğini gösteriyor.

Barış perspektifi sadece sözde kalmamalı

Son yıllarda yönetim politikaları ile sermaye gruplarının çıkarları örtüştükçe ekolojik yıkım hız kazandı. Politik söylemler çoğunlukla uluslararası vitrine dönük şekilleniyor; Paris Anlaşması’nın onaylanması, iklim kanununun çıkarılması veya reformist görünümlü barış adımları sunuluyor. Oysa içeride madencilik, enerji ve inşaat projeleri durmaksızın ilerliyor. Kağıt üzerinde konulan karbon nötr hedefler, fiilen kömür ve maden yatırımlarına verilen ruhsatlarla çelişiyor. Bu söylem ile pratiğin arasındaki uçurum, ekokırımın toplumsal maliyetini görünür hâle getiriyor ve barış perspektifinin sadece sözde kalamayacağını ortaya koyuyor.

Rant, sermaye çıkarları doğayı bitiriyor

Somut örnekler durumu netleştiriyor. Diyelim ki bir köyde tarım arazisi patlayıcı kalıntıları ve ağır metal birikimi nedeniyle kullanılamaz hâle geliyor. Köylü çiftçi hem gelirini kaybediyor hem de kirli toprak ve suyun etkisiyle uzun vadeli sağlık riskleriyle karşılaşıyor. Ağır metal kontaminasyonu, nitrat ve fosfat yüklenmeleri özellikle kırsal topluluklarda çevre sağlığını tehdit ediyor; su yoluyla taşınan toksik elementler karaciğer ve böbrek hastalıklarına, çocuklarda nörogelişimsel bozukluklara yol açıyor. Bu örnek, ekolojik yıkımın doğrudan toplumsal ve ekonomik etkileriyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Enerji, inşaat, madencilik ve tarım sektörlerindeki müdahaleler yalnızca doğayı parçalamıyor; toplumsal yaşamın dengelerini de bozuyor. Hidroelektrik santraller vadileri kuruturken, jeotermal santraller toprak ve suyu kirletiyor. Kömürlü termik santraller hem yerel ekosistemleri hem de küresel iklimi tahrip ediyor. Devlet politikası, enerji güvenliğini gerekçe göstererek sermaye çıkarlarını mühendislik hesaplarıyla meşrulaştırıyor. Kanal İstanbul gibi mega projeler, mühendislik literatüründe bütünleşik planlama ilkeleriyle çelişse de rant ve sermaye birikimi için teknik aklın araçsallaştırıldığı sahneler yaratıyor. Böylesi projeler, ekolojik ve toplumsal dengeyi bozarken barışın kapsamlı bir şekilde ele alınması gerekliliğini ortaya koyuyor.

Barış ekolojiyi kapsamalı

Toprak, su ve hava yalnızca doğal çevre değil; emek sürecinin de temel bileşenleri. Zarar gördüğünde işçi bedeni de zarar görüyor. Barış sürecinin başarısı, tam da bu kavramsal bağın farkına varmakla mümkün. Silahların susması, toprağın ve suyun temizlenmesi, kirlenmiş alanların yeniden üretime kazandırılması ve işçilerin sağlıklı çalışma koşullarına erişimi birbirinden bağımsız değil. Türkiye’nin barış haritası, ekoloji ve işçi sağlığı ekseninde yeniden çiziliyor. Dolayısıyla barışı sağlamanın yolu, toplulukların karar alma süreçlerine katılımını ve yerel bilgiyle deneyimin yönetimle buluşmasını güvence altına almaktan geçiyor. İklim krizinin tetiklediği kuraklık, seller ve ekstrem sıcaklıklar ekosistem hizmetlerini bozuyor; tarımsal verim kaybını ve gıda güvencesizliğini artırıyor. Türkiye’nin hidrolojik kapasitesi, mevcut kullanım senaryolarıyla 20–30 yıl içinde sürdürülemez hâle geliyor ve endüstriyel tarım modeli devam ettiği sürece gıda güvenliği ciddi biçimde tehdit altında kalıyor. Bu durum iç göçleri ve kırsal yoksulluğu artırıyor, ekososyal çatışmaları büyütüyor. Bu tablo, ekolojik yıkım ile toplumsal adaletsizlik arasındaki bağlantının kaçınılmaz olduğunu ve barışın kapsamının ekolojik boyutu göz ardı etmeden belirlenmesi gerektiğini gösteriyor.

Direnişler ve ivmelenmenin önemi

Direnişler, toplumsal bilincin ve ekolojik farkındalığın en canlı göstergeleri hâline geliyor. Muğla’nın Milas ilçesinde İkizköy halkı ve yaşam savunucuları, termik santrale kömür sağlayacak saha genişletme projesine karşı yıllardır direniyor. 2021’de başlayan mücadele, ağaç kesimlerinin hızlanmasıyla yeniden gündeme geldi. Yüzlerce ağaç kesilmiş olsa da köylülerin ve çevrecilerin kararlı direnişi ekolojik adaletin sembollerinden biri. Bu direnişler, barışın yalnızca politik müzakerelerle değil, toplumsal katılım ve ekolojik haklarla da sağlanabileceğini ortaya koyuyor. Benzer şekilde, bu yıl Meclis’e sunulan torba yasa ile zeytinliklerin madenciliğe açılması planlanıyor. Birçok kentte “Zeytinime Dokunma” sloganıyla protestolar düzenleniyor; köylüler TBMM önünde topraklarını, kültürel miraslarını ve ekolojik değerlerini savunuyor. Meslek odaları ve barolar da yasa teklifine karşı teknik açıklamalar yapıyor. Şırnak’ta güvenlik gerekçesiyle yapılan geniş çaplı ağaç kesimleri, yerel halk tarafından ekolojik tahribat ve barış süreciyle çelişen politikalar olarak değerlendiriliyor. Tüm bu örnekler, ekolojik barışın yalnızca çevresel değil, toplumsal boyutunu da zorunlu kılıyor.
Ekolojik direnişler moral ve sembolik kazanımlar açısından değerli olsa da tek başına devletin tutumunu değiştirmeye yetmiyor. Bunun için ekolojik barış gibi bir pratik gerekiyor. Ekolojik barış, doğa ile toplumun ve gelecek kuşakların uyum içinde yaşamasını güvence altına alan bir paradigma sunuyor. Çevresel riskler eşit dağılmıyor; sanayi bölgelerindeki işçiler ağır metallere maruz kalırken, kırsal alanlarda yaşayan halk tarımsal verim kaybı ve su kıtlığı ile mücadele ediyor. Bu nedenle barış stratejileri, ekosistemlerle ilişkileri bütüncül biçimde ele alan kapsayıcı politikaları içermelidir.

Barış stratejileri ve yol haritası

Barış ve ekolojik kazanımların sağlanması için hukuki güvence ve sürekli izleme sistemleri hayati önemdedir. Ekokırımın suç sayılması, çevresel etki değerlendirmesinin bilimsel temele dayanması ve toplulukların karar mekanizmalarına katılması hem ekosistemleri hem de toplumsal hakları güvence altına alıyor. Böylece barış, yalnızca çatışmasızlık değil; sürdürülebilir bir yaşamın teminatı hâline geliyor. Ekolojik barış pratikleri somut uygulamalarla destekleniyor. Geleceğe dair yol haritası, bilimsel bilgi ile toplumsal örgütlenmenin birleştiği noktada şekilleniyor. Topluluk gözlemleri, ekotoksikoloji ölçümleri, karbon ayak izi analizleri ve biyolojik çeşitlilik izlemeleri karar süreçlerine entegre ediliyor. Merkezi ve yerel yönetimlerin şeffaflığı, hukuki yaptırımlar, ekonomik ve ekolojik maliyet analizleri, toplumsal katılım ve sürekli denetim mekanizmaları bir araya geldiğinde ekolojik barış kalıcı hâle geliyor. Bu yaklaşım, doğayı korumanın ötesinde toplumsal hakların, işçi haklarının ve yaşam alanlarının güvence altına alınmasını sağlıyor. Ekolojik barış, bir hedef değil; yaşamı savunmak için sürekli inşa edilen bir pratik olarak işliyor. Her adım, doğal varlıkları dengeli kullanmak, toplumsal eşitliği sağlamak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakmak için atılmış stratejik bir adım. Sonuç olarak, doğa ve toplum artık ayrı düşünülemez; her ağaç, her nehir yatağı ve her direniş, barışın ayrılmaz bir parçası hâline geliyor.