Tarih, bizim toplumsal bilincimiz, belleğimiz olduğu kadar; kim olduğumuz, nerden geldiğimiz ve nasıl yaşadığımızı ifade eder. Egemenlerin tarihi karşısında kendi öz tarihimizi gün ışığına çıkarmak, anlamlandırmak ve onun üzerinden geleceğe bakmak, bizim varlık ve kimlik gerekçemizdir.
Güncelliği ise, inandığımız değerler uğruna anlam gücüyle yaşamayı ya da o güncellik içerisinde, her koşulda bedeller ödemeyi bilmekle tarihe mal ederiz. Kadın Özgürlük Hareketi olarak bizler, anlamlı bir yaşamı yaratmak kadar, acı tecrübelerin yarattığı bedelleri de güçlü karşılamaya, sahiplenmeye çalıştık. Hemen her ayda erkenden toprağa düşen yüzlerce, binlerce yoldaşımızı şehitler gerçeği içerisinde tarihe mal etmeyi; yarattıkları değerleri korumak kadar büyütebilmeyi ve onların özgürlük ütopyalarını gerçekleştirme mücadelesi içerisinde olmayı en temel görevimiz bildik.
Teslimiyet, asimilasyona karşı direniş
Bugün de Özgürlük Mücadelemiz içerisinde Ekim ayında şehit düşen tüm kadın yoldaşlarımızı, böylesine tarihsel ve güncellik içerisinde yeniden anmak kadar, onların onurlu ve soylu özgürlük çizgisinde kararlıklarını kendi kişiliklerimizde oluşturmanın mücadelesini veriyoruz. Şehitlerimiz, bir halkın acılarını, isyanlarını olduğu kadar umuda, sevgiye ve özgürlüğe olan susamışlığını kendi yüreklerinde taşıyan biricik yoldaşlarımızdı. Şehitlerimiz, köleliğin-zavallılığın bir kader olmadığını, tam tersine bunu derinden yaşayan bir halkın ya da bir toplumun kendi öz değerlerine ve tarihine kavuştukça dirileceğini ve özgürlüğe en yakın konuma geleceğinin bilincinde olan yoldaşlardı. Halk olarak köklü ve eski bir tarihimiz olmakla birlikte çokça katliama, asimilasyona ve şiddetin her türlüsüne maruz kaldık ve bu gerçeğe direnen binlerce yoldaşımızı şehit verdik. Acıya karşı direniş, teslimiyete karşı direniş, asimilasyona-kimliksizliğe karşı direniş, en önemlisi de mevcut olana alıştırılmaya, değersizleştirilmeye karşı direniş bizde kültür haline geldi.
‘Şehit Berîtan’ın yaşamını çizgileştirmeliyiz’
Ekim ayında Xakûrkê’de KDP’ye karşı savaşta son mermisine kadar direnip teslim olmamak için kendisini uçurumdan atarak şehit düşen Berîtan Hevî (Gülnaz Karataş) yoldaşımız, bu direniş kültürünün amansız hem takipçisi hem öncüsüdür. O’nun ihanet ve işbirlikçiliğe teslim olmayıp, o gencecik bedenini uçuruma bırakarak özgürlük çizgisinin bir neferi, bir fedaisi olduğunu bugün yediden yetmişe herkes bilmektedir. Şehitler gerçeğine ve mirasına en çok bağlı olan Rêber Apo, Berîtan yoldaşımızın direniş çizgisini şu cümleleriyle çok güzel ifade etmiştir: “Berîtan bize vasiyettir. O kızı unutabilir miyiz? O mesajdır. O bize çağrıdır. O bizim için bir Jeanne D’Arc’tır. Onun gibi yüzlercesi var. Onu esas alacağız, onurumuzdur. Onun eylemi sevdanın, onurun eylemidir. Biz onun olduğu yerdeyiz. Son ferde kadar savaşacağız. Şeref ve özgürlük için, onur için savaşacağız. Şehit Berîtan çizgisi benim için çok önemli. Berîtan’ın anısı ve çizgisi diyorum. Şehit Berîtan’ın yaşamını çizgileştirmeliyiz. Ben bu çizginin bir neferiyim. Onurlu barış gelene kadar bu çizgiyi sürdürecekler.”
Berîtan yoldaş, yaşam anlayışıyla, yoldaşlık sevgisiyle, en önemlisi de Önderliğimizi derinden anlama ve O’na yol arkadaşı olma istemiyle bir çizgi devrimcisi, fedaidir. Bugün Berîtan yoldaşın özgürlük duruşuyla, emeğiyle yarattığı değerleri güncelleştirip, güçlendirerek kadın özgürlük mücadelemizi Berîtan çizgisi temelinde geliştiriyor, büyütüyoruz. Berîtan yoldaş şahsında tüm Ekim ayı kadın şehitlerimizi anmak kadar, kadın özgürlük tarihimizde şehadete ulaşan her yoldaşın anısı bizleri daha fazla güçlü kılmış, sorumlu kılmış ve devrimcileştirmiştir. Onların yaşam duruşlarını, çizgi mücadelesindeki kararlılıklarını ve her türlü ihaneti ve işbirlikçiliği içeren yaşam anlayışları karşısındaki onurlu direnişlerini geliştirmek, bizim şehitler karşısındaki sözümüz olacaktır. Kadın şehitler ayı olan Ekim ayında başta Beritan yani Gülnaz Karataş yoldaş olmak üzere Azime (Mihriban Saran), Zeynep (Gurbeteli Ersöz), Meryem (Meryem Çolak), Bermal (Güler Otaç), Rewşen (Leyla Kaplan), Sarya (Nursel İnce), Saadet Silopi, Helin Çerkez (Nermin Akkuş), Zinarin (Selma Doğan), Canda Türk (Sanem Sertap Gölge), Mizgin Türk (Hüsne Akgül), Rojbin Arap, Ronahi Alman (Andre Wolf), Dilan Dılsoz (Taybet Dayan), Tanya (Ebru Güneş), Nergiz Kamışlo, Delal Amed (Hülya Eroğlu), Aze Malazgirt, Çiçek Kiçî, Rojin Gewda, Ruken Bingöl, Arin Mirkan, Rewan Kobanî, Nagihan Akarsel ve daha adını sayamadığımız tüm Ekim şehitleri ve onların ardılları olan onlarca, yüzlerce kadın yoldaşımız kadın özgürlük çizgisine bağlılığın gereği olarak kendi yaşamlarını ortaya koydu.
Berîtan çizgisinin amansız takipçileri
Zeynep yoldaş, devrimci bir gazeteciydi. Önce kalemiyle yüreğinin özlemini, ardından silahıyla özgürlük umudunu tattı. Meryem yoldaş, her şeyden önce bir anaydı. Ama o, biricik evladına duyduğu sevgiyi yüreğinde büyüterek, tüm Kürt çocuklarının daha özgür yaşaması için Mezopotamya’nın kutsal topraklarına yöneldi. Savaşın en sıcak döneminde Zeynep ve Meryem yoldaşlar, Rêber Apo’ya ve kadının direniş çizgisine olan bağlılığın ve sevginin gereği canlarıyla savaştılar. Azime yoldaş bir öğretmendi. Bir toplumun ya da bir halkın geleceği olan çocukların dilini, kültürünü, kısacası kimliğini özgürce ifade edebilmenin savaşımını verebilmek için dağların yüreğine yöneldi. Helin Çerkez, Mizgin Türk yoldaşlar, duruşlarıyla, yaşamlarıyla ve hissettikleriyle halkların kardeşliğinin eşsiz timsali oldular. Ronahi Alman yoldaş, Avrupa’nın bitiren, tüketen ve insanlığı öz değerlerinden koparan sahte yaşamına sırtını dönerek, kendi tarihinin yaşam kaynağına yüzünü dönmüştür. Rêber Apo’ya çok çirkince ve sinsice geliştirilen 9 Ekim Uluslararası Komplosu’na karşı erkenden Midyat Cezaevi’nde bedenlerini ateşe vererek Rêber Apo’ya olan bağlılıklarını eylemleriyle gösteren Rotinda ve Kurdê yoldaşlar, Berîtan çizgisinin amansız takipçileri oldular. Arin Mîrkan yoldaş, gencecik yüreğiyle, başta Ezîdî olmak üzere tüm kadınların intikamı ve halkının özgürlüğü için, dünyanın gelmiş geçmiş en katliamcı çete örgütü olan DAİŞ’e karşı amansız bir mücadele yürüterek şehit düştü. Rêber Apo’nun deyimiyle, şehitlerimizi toprağa değil, yüreğimize ekiyoruz; çünkü biliyoruz ki şahadet gerçeğine bağlılığın gereği, tüm sorunlarımıza çözüm yaratarak yüreğimizi arındırmak, yüreğimizi büyütmek ve bir halkın özlemlerine zafer çizgisinde cevap olabilmek bununla mümkün olacaktır.
Özgürlük umuduna karşı; 9 Ekim komplosu
Ekim şehitlerimizi anarken, Rêber Apo’ya karşı geliştirilen 9 Ekim Uluslararası Komplo gerçeğini, Ortadoğu’da yaşanan güncel gelişmeler ışığında değerlendirmek önemlidir. Uluslararası komplocu güçlerin I. ve II. Dünya Savaşları ardından tüm yönleriyle (ideolojik, siyasal, askeri) sistemsel ve yapısal temelde krize girdiği ve bir kaos aralığının yaşandığı biliniyor. 1789 yılında Fransız Devrimi ardından gelişen ve insan eliyle inşa edilen iki yüzyıllık ulus-devlet gerçeği, finans kapital çağına giren kapitalist sistemin küresel sermayesinin ihtiyaçlarına ve çıkarlarına artık ayak bağıydı. Önce Avrupa, kendi topraklarında kendi yarattığı ulus-devlet gerçeğiyle hesaplaşmaya; onu kısmen aşma ve kendini yeniden yapılandırma arayışları içerisine girmeye başladı. Sistemsel arayışın güçlü ve kalıcı olabilmesi için, özellikle Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç vardı. Bu yapılandırmanın önünde en büyük engel olarak Rêber Apo ve onun yarattığı Özgürlük Hareketi gerçeği görülüyordu. Kapitalist sistem kendini yeniden yapılandırırken, Ortadoğu’da ona alternatif olabilecek ve bu alternatif olma gerçeğiyle demokratik uygarlığın — başta tarihsel ve toplumsal gerçeğini — açığa çıkarabilecek; özellikle de dünya halklarında gelişen özgürlük umuduna ve inancına, küresel demokratik mücadelesiyle öncülük edebilecek olan Rêber Apo’yu ilk hedefi olarak belirledi. Kuşkusuz, 9 Ekim’de geliştirilen komplo, uluslararası güçlerin Özgürlük Hareketimize dönük ilk komplosu değildi. Şengal’i tekrar işgal etme ve var olan Êzidî özerk sistemini tasfiye etme temelinde, KDP-AKP ve Irak devletinin de dahil olduğu yeni bir ihanet anlaşması imzalandı. 9 Ekim Uluslararası Komplosu’nun nasıl ve hangi nitelikte olduğu bir kez daha anlaşıldı.
Komplolara karşı tarihi İmralı direnişi
Uygarlık denen sistemin siyaset ve mücadele anlayışının, beş bin yıldır iki temel anlayış ve zihniyetle geliştiği biliniyor. Uygarlık sistemi, kendisine karşı direnen irili ufaklı, alternatif olarak gördüğü tüm güçleri ya sistem içileştirerek çözme ya da karşıtlaştırıp inkâr ederek marjinalleştirme, tehlike olmaktan çıkarma ve imha ederek sonuç alma çabasıyla; tarihten günümüze kadar yürütülen temel iki siyaset biçimi olagelmiştir. Özgürlük Hareketimiz de tarihi boyunca bu tür siyaset yöntemleriyle, çeşitli komplolarla karşılaştı. Rêber Apo, tam 27 yıldan beri İmralı işkencehanesinde yürütülen soykırım uygulamaları ve komplolar karşısında tarihi bir direniş veriyor. Rêber Apo’nun İmralı’daki bu büyük direnişi, mücadelemizin esas merkezini oluşturuyor. Hem fiziki, hem ruhsal ve hem de düşünsel olarak bu olağanüstü işkence koşullarına bu kadar uzun süre dayanmış olmak, önderliksel bir özellik olmak kadar; aynı zamanda Rêber Apo’nun iradi gücünü ve büyüklüğünü de ortaya koyan temel bir yanı olmaktadır. Dayatılan rehinelik ve ağır işkence koşullarına rağmen, Rêber Apo herkesi büyük bir şaşkınlık içerisine soktu. İmkânsız görünen ve herkesin “yapamaz, edemez, başaramaz” dediği birçok şeyi tek başına başardı. Kendi şahsında muazzam bir düşünsel derinlik düzeyi ortaya çıkardı. Geçmiş pratiğin ortaya çıkardığı birçok konuyu yeniden ele alıp sorguladı. Birçok konuda yepyeni düşünceler ortaya çıkardı.
Komünalist bir yaşamın mimarı
Son olarak, 27 Şubat çağrısıyla beraber başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum” süreciyle birlikte tüm siyasi dengeleri altüst etti. Onurlu bir barışın yasal çerçevesinin oluşması ve demokratik toplum inşası için geniş bir çerçeve sundu. Özgürlük Hareketi cephesinden de Rêber Apo’nun çağrılarına güçlü adımlarla karşılık verildi. Rêber Apo başmüzakereci ilan edilerek başlatılan sürecin başarıya ulaşması temelinde her türlü iyi niyet adımları atıldı.
Başlatılan sürecin tek yanlı yürümeyeceği herkes tarafından kabul edilen bir gerçekliktir. Süreci provoke eden dil, üslup ve uygulamalar hâlâ devrededir. Rêber Apo’nun koşullarında hiçbir değişim olmamıştır. Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar sürmektedir. İktidarın oyalama girişimleri de vardır. Bunun yanı sıra, Kürt kazanımlarını hedefleyen pratikler Rojava somutunda yaşanmıştır. Kadın kırımı her geçen gün artmaktadır. Kadınları katleden fail erkekler, demokratik bir sistem olmadığından kaynaklı olarak erkek devlet tarafından korunmaya devam etmektedir. Ekokırım politikalarından tek bir geri adım atılmış değildir. Tüm bunlar, iktidarın sürece yaklaşımını gözler önüne sermektedir.
Fakat tüm bu uygulamalara rağmen, Rêber Apo büyük bir özveriyle süreci adım adım inşa ederek demokratik komünalist bir yaşamın mimarlığına soyunmuştur. Kadın özgürlükçü paradigmayı komünal yaşamın merkezine oturtmuştur. Bu nedenle, sürecin başarıya ulaşmasında esas rol ve görev biz kadınlara düşmektedir. Kadın eksenli yaşama, onurlu bir barış ve demokratik toplumla ulaşacağız. Bunun için de kadın dayanışması ve ittifaklarını büyütmek, kadın örgütlülüğünü geliştirmek, tüm kadınları sürece katmak, kadınların toplumsal sorunlarına çözüm üretmek gibi görevler önümüzde durmaktadır.
Varlık savaşımımız başarıya taşınmıştır
İçinden geçtiğimiz süreci göz önünde bulundurursak, kadın şehitler ayının bizlere yüklediği büyük görev ve sorumluluklar var. Tarihi olduğu kadar, Kürt halkı için devrim niteliğinde bir sürecin yaşandığı ve bu devrimsel sürecin başarıyla yürütülmesi için tarihsel kişiliklerin ve duruşların gerektiği bilincindeyiz. Uzun süreçte biriken mücadele emeğini başarıya ulaştırma arifesindeyiz. Bu mücadele süreçlerinde devrim şehitlerimiz, her zaman için yol gösterici, öncü kılavuzumuzdur; yönümüzü belirleyen temel pusulamızdır. Onların çizgisinde yürümek, yarım bıraktıkları yüce amaç ve hedefleri zafere ulaştırmak, bunun iddia ve kararlılığını göstermek hepimiz için en temel varlık gerekçesidir.
Kadın devriminin gerçek yaratıcıları olan şehitlerimiz, kadın özgürlüğü gerçekleşmeden toplumun demokratikleşemeyeceğini ve kurtuluşun mümkün olmayacağını inançlarıyla ve pratikleriyle ortaya koymuşlardır. Kadın özgürlüğünü öncelemeyen devrim programlarının, pratikte gerçekleşme şansının olmadığını kanıtlamışlardır. Ahlaki ve politik bir toplum inşasının ancak özgür kadın, özgür birey ve özgür toplum bilinci, inancı ve çabası çerçevesinde gerçekleşebileceğini hepimize göstermişlerdir. Onlar sayesinde varlık savaşımımız başarıya taşınmıştır. O yüzden de şehitler gerçeği, birer vasiyettir. Bu vasiyete sahip çıkan kadınlar ile özgür yaşam inşa edilecek ve gerici erkek egemen sistem yenilgiye uğratılacaktır.
