Jin Jiyan Azadî üzerinden ideolojik talan girişimleri

- Dilar DİRİK
910 views
2022 yılında Kürdistan Özgür Kadın Hareketi’nin “Jin Jiyan Azadî” sloganı onlarca dile çevrilip, her türlü mekanda görünür, duyulur ve hissedilir oldu. İran rejiminin sözde-ahlak polisi tarafından tutuklandıktan sonra öldürülen genç Kürt kadını Jîna Amini’nin hikayesi kadınların öncülük ettiği direniş sayesinde Rojhilat ve İran’dan, Kürdistan ve Ortadoğu’ya yayılıp tüm dünya kadınlarına ulaştırıldı. Genç bir insanın saçlarını devletin kurallarına göre kapatmadığı için katledilmesi birçok kesim tarafından kınandı.

Ancak bu gerçekleri her gün yaşamları ve bedenlerinde hisseden Rojhilatlı ve İranlı kadınlar ve onlarla birlikte egemen sisteme karşı duran kesimler bu olayın ardından gelişen direniş fırsatlarını yakalayıp birçok sorunu ve gerçekleri gündemleştirdi. Hızlıca birçok yerde ‘kadın devrimi’, ‘kadın özgürlük mücadelesi’ gibi ifadeler yaygınlaştı. Bu şekilde protesto amacı ile saçlarını kesen, meydanlarda her türlü şiddet, tabu ve yasaklara mahkum edilmiş bedenleri ile dans eden kadınlar yılın en görkemli eylemlerini yarattı. Dünyada artık farklı dillerde “Kadın Yaşam Özgürlük” devrimi olarak tanınan bu hareket birçok yeni yoldaşlık, ortak mücadele ağı ve çalışmalara yol açtı.  Elbette bu mücadele ile birlikte gerçekleşen ağır devlet şiddetini asla gözardı etmemek lazım. Eylem sırasında hayatını kaybeden, idam cezasına mahkum edilen, zindanda işkence gören gençler seslerini duyururken çok büyük acıları göze alarak direndi. Bu süreçte aynı zamanda yurtdışında yürütülen bir sürü çalışma oldu. Birçok kişi bu sürece ‘devrim’ adını koydu. Ama devrim bir olay mı, bir süreç mi? Bir tasavvur mu, an’da yaşanan gerçeklik mi? Tanımlanabilir mi ki her bağlam’da farklı renkleri olan bu olgu? Ve belki en önemli soru: Kim, ne zaman devrimi tanımlayabiliyor? Kimlerin tanımları görünüyor, var sayılıyor, kabul ediliyor? Kimlerin bakış açıları kriminalize ve marjinalize ediliyor?

“Jin Jiyan Azadî” sancı dolu tarih ve ideolojik birikimin adıdır

“Jin Jiyan Azadî” sloganı Kürdistan özgürlük mücadelesi içerisinde köklü bir devrimci direniş geleneğine dayanıyor. Bu üç kelimenin içerisinde zindan direnişlerinden, gerilla saflarına kadar, komünlerden akademilere kadar giden uzun ve sancı dolu bir tarih ve ideolojik birikim var. Bu kelimeler binlerce insanın emeği, fedakarlığı ve canından süzülmüştür. Fakat geride bıraktığımız yılda bu sloganın tarihinin nasıl bilinçli bir şekilde silinip, hiçleştirildiğini ve hatta nasıl çarpıtıldığını görmek mümkün. Birçok yerde anlamlı ve değerli çalışmalar yürütülürken, bir yandan bazı, özellikle de Şah rejiminin nostaljisini çağrıştıran İranlı kadınların, sloganın Kürdistan devrimi ile ilgili bağını inkar ederek bu slogan üzerinden yeni bir mitoloji yarattıklarına şahit olundu. Öte yandan da özellikle batılı kesimlerin bu slogan üzerinden kendi jeostratejik çıkarlarını takip ettiğini görmek mümkün oldu. Tamamen, Rojava Devrimi diye on yıllık bir gerçeklik olmamış gibi İran’daki protestoları “dünyanın ilk kadın devrimi” ilan eden bir sürü makale yayınlandı. “Kadın Yaşam Özgürlük” başlığı ile Almanya’da gerçekleştirilen bir panelin programından Kürt Kadın Hareketi’nin temsilcileri fazla radikal olduklarından kaynaklı -yani Türkiye’nin stratejik yandaşı olan Almanya devletinin siyasetine ters düşen bir yol takip ettikleri için- çıkarıldı. Böylesi durumlar ne anlama gelir? Devrim yadigarları nasıl korunur? Bu senenin dersleri nelerdir? Ortak mücadele ve dayanışma için ne ifade eder bu tür gelişmeler? Geride bıraktığımız seneye baktığımızda direnişin ve şiddetin birçok yerde simültane bir şekilde geliştiğini ve şekillendiğini söylemek mümkün. Şiddet olunca insanlar direniyor, direnişin yükseldiği yerlerde devlet, polis ve erkek-egemen şiddeti gittikçe kan kusup intikam alıyor. Birçok yerde kadınlar şiddete karşı, savaşa karşı, özgürlük için, eğitim, kürtaj, emek gibi temel haklar için sokaklara çıktı ve yeni örgütlemeler yarattı. Aynı zamanda çoktan garantiye alındı denilen hakların tek tek bir tek imza ile nasıl silinebilindiğine de şahit olduk. Bir yandan Afganistan’daki kadınlar ve kız çocukları her türlü şiddete maruz bırakılıp; siyasetten, ekonomiden, eğitimden uzaklaştırılırken, yirmi yıl önce Afganistan’a ‘kadın haklarını savunacağız’ propagandası yaparak savaş açan ABD’de de kadınların kendi bedenleri ile ilgili karar verme hakları saatinin onlarca yıl geriye alındığına şahit olduk. Modernitenin verdiği sözler, yani toplumların devlet ve kapitalizm sayesinde mutlaka ileriye doğru yol alacağı iddiası kadın hakları konusunda hiç de öyle olmadığı bariz bir şekilde görülmekte.

‘Feminist’ görünümlü ‘ilerici’ Avrupalılar!

Aynı zamanda egemen sistemin kendisini yeni sıfatlar ile süslediğini gördük bu sene. Son yıllarda farklı ülkelerde gerçekleşen seçimler sözde ilerici hükümetleri iktidara getirdi. Bu ‘ilerici’ değerler ise çoğu zaman kirli politikalarının üzerini örtmek için vurgulanıyor. Bu şekilde militarist, savaşçı, şiddeti normalleştiren ve toplumları barıştan ve huzurdan uzaklaştıran politikalar meşrulaştırılıyor. Şu an özellikle yeni Alman hükümeti bu konuda özel bir stratejiyi beslemekte. Yeni Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock kendisini açıkça bir feminist olarak ve siyasetini de ‘feminist dışişleri’ olarak tanımlıyor. Yalnız, şimdiye kadar Almanya’nın dışişleri stratejisi hiçbir temel konuda değişmedi. Ondan öte hatta daha da agresif bir savaş politikası takip ediliyor. İktidara ‘feminist’ bir görünüm vererek özünde sistemin ta kendisini temsil eden politikalar meşrulaştırılıyor. Bu model kadınlar ve ezilenler için önemli bir adım olmaktansa aslında toplum içerisinde mevcut olan değişim ve dönüşüm istemi ile mücadele veren kesimleri tatmin etme amacı ile izlenen bir yöntem olarak tarif edilebilir. Bu durum örneğin Avrupa’nın sınır kontrollerinde de geçerli. Gittikçe, Avrupa Birliği’nin sınırlarını göçe karşı savunmak ile görevlendirilmiş olan Frontex kurumu reklamları kadınları ve LGBT bireylerini ön plana çıkarıp kendi şiddetini saklamaya çalışıyor. Frontex’in ‘güvenliğin cinsi yoktur’ (Security has no gender) propaganda kampanyası bunun açık bir göstergesi. Genel olarak Alman devleti hem kendi tarihi koşullarından dolayı, hem de coğrafik bağlamından kaynaklı on yıllardır başka batı Avrupa ülkelerine göre savaş ve barış konusunda genelde uzlaştıran bir misyon oynamıştır. Ağırlıkta silah satışı, ekonomik ve diplomatik ilişkiler geliştirirken, devlet özellikle de sivil toplumu bir siyasi alan olarak hedef alıyor. Bu açıdan Almanya devletinin hangi örgütlere, hareketlere, bireylere, yapılara yatırım yaptığı, burs verdiği, maddi ve siyasi destek sunduğunu görmek devletin izlediği yolu anlayabilmek açısından önemli.

Biz bu sistemleri tanıyoruz!

Mesela; Berlin’deki Brandenburger Tor’a “Jin Jiyan Azadî” sloganının yansıtılması birçok kişide heyecan yaratmış olsa da, bu tür gelişmelerin bu sloganı üreten ve onun yaşam felsefesini örgütlerken can veren Kürt Kadın Hareketi’ni dahil etmeyen, hatta onu kriminalize eden, dışlayan ve öteleyen bir zihniyet ile yapıldığını unutmamak gerekir. Halbuki o slogan sadece İran devletine karşı değil, Almanya’nın ittifak içinde olduğu Türkiye devletine karşı da haykırılıyor yıllardır. Bu durum aslında yıllar önce bir yanda Kürt kadın savaşçılarını moda magazinlerinde, Hollywood tarzı aksiyon filmlerinde siyasetlerini ve tarihlerini çarpıtarak sunan ve öte yandan onları bombalayan ve terörist ilan eden sistemin eski bir yaklaşımını hatırlatıyor. Kürt Kadın Hareketi, bu sloganı yaşamsallaştırabilmek için her ne kadar kan ve ter dökmüş olsa da, her ne kadar şiir, belgesel, kitap ve eğitim materyali üretmiş olsa da, her alanda kendi perspektifini tanıtmaya çıkmış olsa da, tarihin çarpıtılmaması için bu tür ideolojik talan girişimleri karşısında çok daha derin farkındalığa ihtiyaç olacaktır. Mücadele tarihlerini yanlış anlatmak, çarpıtmak, aradan çıkarmak hiçbir kadın mücadelesine yaramaz. Tam tersine direnişin başarılı ve başarısız olan yönlerini algılayamamak çok fazla zarar yaratır, ilerideki mücadelelere de yanlış bilgi sunar. Genel olarak, kadın hareketleri güçlendikçe, mücadeleleri büyüdükçe, ideolojik ve politik çözümlemeleri derinleştikçe, egemen sistem kendi iktidarını bu tür gelişmelere karşı savunabilmek için gittikçe ‘yaratıcı’ yöntemlere başvurmakta. Kadın hareketleri bu tür konulara çok daha fazla zaman ayırıp yoğunlaşabilirse, ana-akımda hakim olan think tank ve devletler tarafından yürütülen algı operasyonlarına karşı, toplumun siyasi eğitimi açısından da güçlü perspektifler ve katkılar sunabilir.

II. Uluslararası Kadın Konferansı

Berlin’de gerçekleştirilen bir başka olay ise Kürt Kadın Hareketi öncülüğünde organize edilen II. Uluslararası Kadın Konferansı oldu. Yüzlerce kadını bir araya getiren bu tarihi buluşmada dünyanın farklı kıtalarından, kendi dillerinde konuşan kadınların vurguladığı ortak nokta; sistem içerisinde mücadele etmenin sınırlarını bilmek oldu. Bu boyutun en acı göstergesi her türlü mücadele ve farkındalığa rağmen dinmeyen kadın kırımı (femicide) olgusunda belli oluyor. Siyasi ve toplumsal alanda kendisini öz kimliği ve prensipleri ile var etmek isteyen, toplumsal mücadele yürüten kadınların devletler, faşizan gruplar ve toplum içerisinde ahlaksız damarlar tarafından hedef alınmaları aslında hangi direniş modelinin gerçekten sistemi tehdit ettiğinin göstergesi. Kapitalist sistemin çekinmeden kabul ettiği kadın direniş çerçeveleri nelerdir? Kim neden kabul görüyor, kim kime karşı kullanılıyor? Ve buna karşı nasıl bir ideolojik öz savunmaya gerek var?

Toplumsal sözleşmeye ihtiyaç var

Yeni bir 8 Mart ayına girmiş bulunuyoruz. 8 Martlar geçmişten bu yana kadın hareketleri açısından hak ve özgürlük arayışında mücadele ve direniş anlamını taşıdı. Kuşkusuz Kürdistan, Türkiye ve Suriye’de bu sene 8 Mart çok farklı bir şekilde yaşanacak, bu kesin. Erdoğan rejiminin temsil ettiği ve farklı yerlerde çeşitli renkler ile ortaya çıkan eril-ataerkil zihniyetli, neoliberal, muhafazakar, kar ve çıkar peşinde olan siyaset modelinin en son sebep olduğu insanlık felaketi ise Kürdistan, Türkiye ve Suriye’de gerçekleşen ve onbinlerce canı alan depremler oldu. İnsanlara, hayvanlara, emeğe, doğaya, değerlere hiçbir şekilde saygı duymayan, değer vermeyen, her geleneğin ahlaki değerlerini yerle bir eden bu anlayışa artık tahammül edilemeyeceği, hala enkaz tozu üzerinden kalkmamış halklar tarafından her şekilde ifade ediliyor. Bu tür korkunç olayların birebir ataerkil, yaşam-karşıtı siyasetler ile ilişkili olduğunu vurgulayanlar ve bu acı süreç içerisinde dayanışma ağlarını örgütleyen, yaraları saran, her insanın ihtiyaçlarını karşılayabilmek için incelikle kafa yoran ve emek verenler yine özellikle kadınlar oldu. İlerisini düşünebilmek için yeni bir zihniyet, yeni bir toplumsal sözleşme, yeni bir yaşam anlayışına ihtiyaç olduğunu ve bunun için yaşamın her alanında öz yönetim, öz savunmanın geliştirilmesinin ne kadar acil olduğunu bangır bangır haykıranlar ise önümüzdeki süreçte yine kadın hareketleri olacak.

Zaferin anahtarı

Bu açıdan 2022’nin 8 Martı’ndan 2023’ün 8 Martı’na giden hem sancı hem coşku dolu bir sürecin olduğunu belirtmek mümkün. Kadın hareketleri dünyanın dikkatini çekiyor. Ama aynı nedenden devletlerin çıkarları için de malzeme olma riski artıyor. Önümüzdeki süreç ise; kendini en iyi ve sağlam örgütleyebilen, kendi içerisinde hem öfkeyi hem sevgiyi yan yana ve içiçe barındırabilen, hem eleştiri hem dayanışma üzerinden başka hareketlerle ilişki kurabilenlere zafer getirecek gibi görünüyor.