Kadın, varlık ve xwebun

- Pelda Sarya
352 views
 Toplumlar başlangıçta matrilineal (anasoylu) bir yapıdayken, erkek egemenliği bu yapıyı dağıtarak yerine atasoylu aile kurumunu inşa etmiştir.

 Kadın denilince akla ne gelir? Kadın ontolojisi nedir? Elbette kadın, ontolojik olarak erkekten farklıdır; ancak bu farklılığın nereden ve nasıl oluştuğu ayrı bir sorudur. Kadın ontolojisi irdelendiğinde, hem sosyal hem de ontolojik düzlemde evrim geçirmiş bir varlıktan söz edildiği görülür. Günümüzde kadın kimliği, derinlikli ve oldukça kompleks bir tanımlama olarak karşımızda durmaktadır. Kadın kimliği, varlığı ve özdeşliği ciddi çelişkiler yaşamaktadır. Simone de Beauvoir’ın “Kadın olarak doğulmaz, kadın olunur” sözü ile Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” ifadesi, günümüzde kadın etrafında yaşanan kaosu anlatmak için yeterlidir.

Yaşamın sürdürülebilirliği

Kadın ontolojisini ele alırken tarihsel bir perspektifle, hatta yaşamın anlamını sorgulayarak başlamak yerinde olacaktır. Yaşamın, kendini sürdürmek için doğada farklı yöntemler geliştirdiği görülmektedir. Tek hücreli canlılardan başlayan bu serüven, farklı hücre yapılarıyla bugüne kadar ulaşmış; yaşam kendi formunu bularak devam etmiştir. Günümüzde de bu süreç, anne karnında başlayarak mitoz ve mayoz bölünmelerle embriyonun oluşmasıyla sürmektedir. Yüzyıllar süren evrim, hâlâ anne karnında dokuz ay on gün boyunca devam etmektedir. Yaşamın devamlılığı insanda anne karnında gerçekleşir.
Elbette memeli hayvanlar dışında yaşamın sürdürülebilirliği için farklı yöntemler de vardır. Sürüngenler ve bazı omurgalılar yumurtlayarak ve kuluçkaya yatarak türlerini devam ettirir. Kuluçka süreci türlere göre değişir; bazen dişi, bazen erkek bu sorumluluğu üstlenir. Ancak insanda embriyoyu karnında taşıma zorunluluğu kadına aittir. Bu nedenle ontolojik olarak kadın, yaşamın sürdürülmesinde birincil sorumluluğu üstlenmektedir.
Çocuk doğduktan sonra kültürlere göre farklı yaklaşımlar görülse de asıl belirleyici olan, kadına yüklenen bu sorumluluğun dokuz aydan daha uzun bir süre boyunca bir canlıyı bedeni içinde taşımak, büyük acılar ve emekle dünyaya getirmek olmasıdır. Doğumdan sonra çocuğu emzirmek, beslemek, korumak ve kültürel aktarımları sağlamak da kadının temel sorumlulukları arasında yer alır. Kadının bu yaratıcı ve yaşatıcı özelliği birçok kültürde kutsal kabul edilmiş, bu yaklaşım kültürel belleklerde günümüze kadar taşınmıştır.
Kadın varlığı yaşamla iç içedir ve kopmaz bir bütünlük oluşturur. Bu bağlamda kadın yalnızca bir cinsiyet değil; yaşamın, toplumun üreticisi, sürdürücüsü ve koruyucusudur. Ancak ataerkilliğin gelişmesiyle birlikte kadın kimliği ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Maddi yaşamın ve mülkiyetin oluşumu da kadının zorunlu olarak geliştirdiği kültürel pratiklere dayanır. Kadın, bedeninden doğan çocuğu büyütmek, korumak ve geliştirmekle yükümlüdür; bu da maddi gereksinimleri beraberinde getirir.
İklim koşullarına karşı korunmak, beslenmek için meyve ve bitki toplamak gibi pek çok faaliyet kadın tarafından yürütülmüştür. Bu nedenle maddi yaşamın oluşumunda da kadının rolü belirgindir. Erkek ise çoğu zaman av peşinde günlerce uzak kalmaktadır. Kadın, toplumsal yaşamın altyapısını geliştirmek zorunda kaldığı için toplumsallığın örgütlenmesinde ve anlam dünyasının inşasında öncü bir rol üstlenmiştir. Bu bağlamda kadının emeği ve yaşamı kurma gücü daha görünür hâle gelmiştir.
Erkek etrafında şekillenen ve kastik–katil bir yapılanma olarak tanımlanabilecek ataerkil kültür, kadının bu doğal öncülüğünü yıkmak ve emeğine el koymak temelinde gelişmiştir. Toplumlar başlangıçta matrilineal (anasoylu) bir yapıdayken, erkek egemenliği bu yapıyı dağıtarak yerine atasoylu aile kurumunu inşa etmiştir. Böylece kadının eve kapatılması, ataerkil ahlak sisteminin kurulması ve kadın köleliğinin gelişmesi ve giderek derinleştirilmesi yaşanmıştır.

Ontolojik sorunların başlangıcı

Özgürlüğün yitirildiği bu aşamayla birlikte kadının ontolojik sorunları başlamış, kadın kendi olma hâlinden (xwebûn) uzaklaşmıştır. Ataerkil aile kurumunun temel nedenlerinden biri, özel mülkiyetin soy üzerinden sürdürülmesi ve çocuğun babaya ait olduğunun kanıtlanmasıdır. Bu nedenle kadın bedeni, düşüncesi ve emeği üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurulmak istenmiştir.
Çocuk da kadın gibi erkeğin mülkü sayıldığından, başka bir erkekten doğan çocuk kabul edilmemiştir. Bu anlayış; namus cinayetlerinden kan davalarına kadar uzanan çok sayıda kural ve yaptırımın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hammurabi Kanunları’nda bu geçiş süreci açıkça görülmektedir. MÖ 1760 tarihli bu kanunlarda kadın, eşya ya da mal olarak değerlendirilmiş; ona yönelik şiddet ve ihlaller mülkiyet hukukuna göre ele alınmıştır.
Gerda Lerner’in araştırmaları da kadının baba ya da kocaya ait bir meta olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Erkek, sahip olduğu bu “malı” korumakla yükümlüdür; çünkü ileride satabilir ve kazanç elde edebilir. Bu bağlamda iki farklı evlilik biçimi dikkat çeker. Birincisi, kadının evli olmasına rağmen baba evinde kaldığı ve erkeğin ziyaretlerde bulunduğu evlilik türüdür; bu genellikle zengin aileler arasında görülür. İkinci tür ise kadının satıldığı evlilik biçimidir; daha çok yoksul ailelerde görülür ve kadın erkeğin evine taşınır.¹

Kadın kimliğinin tanımlanması

Kadının eve kapatılması sürecinin Zerdüşt döneminde başladığı, ataerkilliğin zamanla daha da pekiştiği görülmektedir. Günümüze kadar gelen süreç içerisinde ataerkillik giderek derinleşmiştir. Bu süreçte kadın kimliğinin kaynağını ve yaşadığı dönüşümü anlamakta zorlaşmıştır. Günümüzde din ve kapitalizmin etkisiyle kadın kimliği ve “kendi olma” hâli büyük belirsizlikler içindedir. Pasiflik, edilgenlik, güçsüzlük ve kapitalist sistemin dayattığı estetik ölçütlerini sorgulamadan benimsemek, kadın kimliğiyle özdeşleştirilmektedir.
Erkeğin arzuladığı kadın tipinin oluşturulması ve kadının bunu oto-asimilasyon yoluyla sorgulamadan sürdürmesi, kadın kimliğinin tükenişine yol açmaktadır. Kadın, hem ontolojik düzlemde hem de xwebûn olarak kendi yok oluşunu çoğu zaman bilinçsizce izlemektedir. Bu durumdan çıkış yolu, ancak kadının kendi epistemolojisini kurması, ontolojik yaklaşımını belirlemesi ve kendi (xwebûn) olmasıyla mümkün olabilir.

¹ Frauen-Geschichte(n), Ein historisches Lesebuch, hrsg. Brigitte Hellmann