Prof. Giardini: Öcalan’ın kültürel ve siyasal izleri

- Seval Balcı
419 views
Öcalan’ın tutukluluğu temel hakların ihlaliydi; bugün de öyle. Aynı zamanda Öcalan, adaletli bir toplumun nasıl mümkün olabileceğine dair süren arayışta merkezi bir referans figürü olmayı sürdürüyor.

Roma Tre Üniversitesi Siyaset Felsefesi Profesörü Federica Giardini, 15 Şubat Uluslararası Kompo ile Türkiye’ye getirilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan hakkında, siyaset ve felsefe ekseninde yönelttiğimiz soruları yanıtladı.

Feminist felsefe alanında çalışıyorsunuz. Çalışmalarınızın beden ile siyaset arasındaki ilişkiye dair güncel bakışımıza etkisi ne?

Öncelikle bu söyleşiden duyduğum mutluluğu ifade etmek isterim. Kürt halkının özgürlük mücadelesi, benim gibi demokratik, ekolojik ve feminist bir toplumun hayata geçirilmesini arzulayanlar için geçmişte olduğu gibi bugün de önemli bir referans noktası.
Ayrıca feminizm ile felsefe arasındaki ilişkinin nasıl tanımlandığına ve bugün hem İtalya’da hem de uluslararası düzeyde son derece geniş bir ağ üzerinden nasıl dönüşmeye devam ettiğine dair bazı noktaları paylaşmak isterim. Benim kuşağım -üniversiteye 1980’lerde başladım- müfredatta kadın yazarlara neredeyse hiç yer verilmediği bir dönemi yaşadı. Luce Irigaray’ın çalışmaları üzerine yazdığım tezimi sunduğumda, tamamı erkeklerden oluşan jüri üyelerinden biri bana bu çalışmanın “felsefe” olarak kabul edilip edilemeyeceğini sormuştu. Yani o dönemde bir kadın filozof hakkında konuşmak bile başlı başına devrimci bir eylemdi.
Aradan geçen uzun yıllar içinde üniversite ile toplum arasında pek çok yeni alan açıldı; dünya çapında feminist düşüncenin zenginliği daha görünür hâle geldi. Bu bağlamda Kürt Jineolojisi ve Kamışlo’daki Rojava Akademisi’nde yürütülen eğitim programı son derece önemli bir rol oynuyor. Ayrıca 2026 yılı için planlanan ortak çalışmalarımız da var.
Beden ile siyaset arasındaki ilişki konusunda, farklı feminizmleri birleştiren temel noktanın hiyerarşilerin ve gerçekliğin soyut bir biçimde kavranışının aşılması olduğunu düşünüyorum. Her bir insan bedeni; adaletsizlik ile özgürlük, sansür ile keşif, maddi ve kültürel sömürgeleştirme ile alternatif yaşam biçimleri için verilen mücadele arasındaki gerilimlerin yaşandığı bir alan.

“Kozmopolitik” yaklaşımınız, insan ile doğa arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesine nasıl bir katkı sunuyor?

Kozmopolitika, yaklaşık yirmi yıl önce üzerine düşünmeye başladığım bir kavram. Zaman içinde Isabelle Stengers’in çalışmaları benim için çok önemli bir referans noktası hâline geldi. Bu yolculuğu başlatan temel fikir -ya da daha doğrusu arzu- siyaseti, yani birlikte yaşama biçimlerimizi, yalnızca insana ait bir alan olarak düşünmemek ihtiyacından doğuyordu.
Peki bu alanı nasıl düşünebilir ve nasıl hayata geçirebiliriz? Demokratik Konfederalizm programı bunun somut bir örneğini sunuyor: kadın özgürlüğü, ekoloji ve demokrasi olmak üzere üç temel sütun üzerine kurulu farklı bir toplum tasavvuru.
Bu yaklaşımdan her zaman çok etkilendim. Çünkü yalnızca orada değil, özellikle Avrupa’nın kültürel ve siyasal geleneklerinde bu üç boyut çoğu zaman birbirinden kopuk biçimde ilerlemiştir: sömürüye karşı ve demokrasi için verilen mücadele, ekolojik mücadele ve kadın kurtuluş mücadelesi. Ancak son yıllarda bu ayrımlar sorgulanmaya başlandı.
Örneğin GKN işçilerinin mücadelesini [1] ve onların ekolojik politikalar ile emek politikaları arasındaki ayrımı reddedişini ele alalım. Ya da Karen Barad’dan Isabelle Stengers’e uzanan; Queer düşünceyi maddenin ve doğanın yeni bilgi biçimleriyle buluşturan araştırmaları… Buna rağmen yapılması gereken hâlâ çok fazla iş var.

1998 sonlarından 1999 Şubat’ına kadar Abdullah Öcalan İtalya’da kaldı ve Kürt sorununun barışçıl ve siyasal çözümü için Avrupa’da destek aradı. 15 Şubat’ta uluslararası bir komplo kapsamında kaçırıldı ve o tarihten bu yana İmralı Cezaevi Adası’nda tutuluyor. O dönemde Öcalan’ın çabaları ve uluslararası siyasetin tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Abdullah Öcalan, İtalya’da derin ve hâlâ canlı izler bıraktı. 1998-1999 yılları arasında ülkede bulunduğu süre boyunca ona destek veren kitlesel seferberlikler gerçekleşti. O tarihten bu yana, özellikle yaşadığım şehir olan Roma’da Kürt deneyimini yakından takip eden; onun kültürel ve siyasal önerilerini hayata geçirmeye çalışan giderek daha güçlü ve yaygın bir ağ gelişti.
Hâlihazırda MACRO Müzesi’nde, kentin son on yıllardaki tarihini ele alan; o yıllarda İtalya’ya gelen Kürt topluluğuyla birlikte yaşama deneyimini belgeleyen ve aktaran bir sergi de yer alıyor.
Öcalan’ın tutukluluğu temel hakların ihlaliydi; bugün de öyle. Aynı zamanda Öcalan, adaletli bir toplumun nasıl mümkün olabileceğine dair süren arayışta merkezi bir referans figürü olmayı sürdürüyor. İtalya’daki birçok kent Öcalan’a fahri hemşehrilik vermiştir; Napoli gibi bazı kentler ise onun kimi düşüncelerini kent yönetimi pratiklerine dâhil etmiştir.
2025 Şubat’ında yaptığı barış çağrısı ise bugün için yeni bir ufuk çiziyor: günümüzdeki neo-emperyalist ve savaş kışkırtıcısı düzene karşı mücadele.

 

 

 

 

Abdullah Öcalan bu dönemde çeşitli savunma metinleri kaleme aldı. Bunlar arasında, devlet merkezli siyaset anlayışına alternatif olarak demokratik konfederalizm fikrini geliştirdi. Kürt özgürlük hareketi de kendisini bu doğrultuda örgütlemeye çalışıyor. Bu fikri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, son derece önemli bir öneri. Avrupa’da ve başka yerlerde, farklı aşamalarda pek çok harekete ilham veriyor. Bugün kendini çok daha sert biçimlerde yeniden dayatan devlet egemenliğinin aşılması, merkezi bir mesele hâline gelmiş durumda.
Bu öneri çeşitli biçimlerde tercüme ediliyor; örneğin “müşterekler” ya da “kent hakkı” kavramlarında olduğu gibi. Toplumun devlet politikaları aracılığıyla örgütlenmesinin ne toplumsal adaleti sağlamayı ne de iklim ve ekolojik krize yanıt üretmeyi amaçladığını, hiçbir zaman bu kadar açık ve acil biçimde görmemiştik.
Daha fazla polis, daha fazla askerî harcama, ikamet izni olmayanların kentlerden dışlanması, yoksulluğun damgalanması, toplumsal cinsiyet özgürlüğüne yönelik sansür ve baskı, kentlerin bizzat kâr makinelerine dönüştürülmesi ve barınma hakkının inkârı… Bunların tümü, geleceğe dair mücadele ve tahayyül alanlarıdır.

Demokrasi, ekoloji ve kadın özgürlüğünü savunan yeni bir siyasal felsefe geliştiren Kürt özgürlük hareketinin direniş deneyimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha önce de söylediğim gibi, bu son derece yenilikçi ve çok katmanlı sonuçlar barındıran bir öneri. Bu zenginlik, dünyanın dört bir yanında karşılaştığımız örneklerden biri olarak, Partecipazione e conflitto (Katılım ve Çatışma) dergisinin bütünüyle Kürt siyasal düşüncesine ayrılmış yakın tarihli bir sayısında tüm açıklığıyla ortaya konuyor.
Bu öneri, bizi özgürlük ile adaletin birlikte ilerlediği bir zemine yerleştiriyor: yalnızca insandan ibaret olmayan dünyayı da kapsayacak şekilde, tüm kadınlar ve erkekler için özgürlük ve adalet.
Ayrıca bu ilham verici yaklaşımın Kürt kültüründen doğmuş olması da son derece önemli. Çünkü bu yönde ilerleyebilmek için duyarlılıklarımızı, ilişkilerimizi, alışkanlıklarımızı ve pratiklerimizi de sömürgeleşmenin etkilerinden arındırmamız gerekiyor.

Avrupa siyaseti ve ana akım medya, Kürtlerin özgürlük mücadelesine çoğunlukla şiddet, güvenlik ve çatışma perspektifinden bakıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Belirttiğim gibi, İtalya’da Kürtlerin siyasal mücadelesi ve ortaya koydukları öneriler farklı evreleriyle uzun süre yakından takip edilmiştir. Bununla birlikte bugün doğrudan ve dolaylı baskının hâkim olduğu yeni bir evreye girmiş bulunuyoruz.
Doğrudan baskı, kent mekânlarında polis gözetiminin giderek artması, gözaltılar ve sınır dışı etme politikaları yoluyla uygulanıyor. Bu politikaların en şiddetli, gayrimeşru ve hukuksuz örneğini, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) oluşturduğu modelde görüyoruz.
Dolaylı baskı ise, ki bundan daha az şiddetli değil, çeşitli kentlerde birlikte yaşamanın alternatif biçimlerini hayata geçiren mekânlara yönelik saldırılar şeklinde karşımıza çıkıyor. Örneğin Torino’daki Askatasuna ya da Roma’daki olağanüstü Spin Time deneyimi bu bağlamda önemli örnekler. Bunlar, Avrupa ve Kuzey-Batı toplumlarında yerleşen yeni gerici evrenin kendini gösterdiği farklı biçimlerdir.

Bugün dünya genelindeki kadın mücadelelerine baktığınızda, sizi en çok etkileyen deneyimler hangileri?

Bu soruya kısa bir yanıt vermek zor. Benim için transfeminist Ni Uno Menos – Non Una di Meno hareketinin deneyimi son derece önemli olmuştur. Bu hareket, dünyanın dört bir yanındaki kadınların, feministlerin ve transfeministlerin mücadeleleri arasında ilişkiler ve ittifaklar kurma konusunda olağanüstü bir yetkinlik sergiledi. Abya Yala’dan Arjantin’e, Polonya’ya; İtalya’nın küçük kentlerinden Paris banliyölerine uzanan geniş bir hat boyunca ortaklaşmayı mümkün kıldı.
Bu ittifaklar içinde Jineoloji ve Kongra Star ağları da pek çoğumuz için önemli bir yer tutmuştur ve tutmaya devam etmektedir. Ben de bu transnasyonel ağın nasıl mümkün olabildiği üzerine derinlemesine düşündüm. Feminist ve transfeminist biçimde icra edilen siyasetin; farklı bağlamlara, özgül mücadele başlıklarına ve özgürlük ile adalet yolunun farklı hayata geçirilme biçimlerine saygı gösterirken aynı zamanda birleştirici olabilecek araçlara sahip olduğuna inanıyorum.
Sizce dayanışma ve felsefe, Kürt halkının sömürgecilik ve inkâr deneyimlerini, buna karşı geliştirdikleri direniş ve örgütlenme biçimlerini görünür kılmada ve kadın hareketinin kazanımlarını vurgulamada nasıl bir rol oynamalı?
Dayanışma ve felsefe… Güzel bir birliktelik. Bu söyleşinin başına dönmeme imkân tanıyan, son derece ilgi çekici bir soru. Bugün feminist bir felsefe ne yapabilir?
Şunu söyleyebilirim: Felsefe yapmak, dünyada yönümüzü bulmamıza yardımcı olan sözcüklere özen göstermek demektir; dolayısıyla gündelik yaşamın içinde yapılan bir iştir. Düşünmek, konuşmak ve yaşamak… Acıyı açığa çıkaracak, özgürlük ve adalet arzusunu ifade etmenin yollarını bulmamızı sağlayacak sözcüklere ihtiyacımız var. Bu çalışma hiçbir zaman tek bir kişinin işi değildir; her zaman aramızdaki ilişkiler içinde gerçekleşir. Bizler, baskının, dönüşümün ve özgürleşmenin bizzat maddesiyiz.
Dayanışmaya gelince: İtalya’da 1970’lerden kalma feminist bir kavram olan “kız kardeşlik” (sorellanza), son yıllarda yeniden sahipleniliyor. Örneğin kadınlara yönelik şiddet vakalarında “Kız kardeşim, sana inanıyorum” ilkesi dile getiriliyor. Bu, şiddete maruz kalanların sesini ya da güvenilirliğini sıklıkla geçersizleştiren toplumsal dinamiklere karşı geliştirilmiş bir pratiktir.
Bence bu örnek çok daha fazlasını anlatıyor: İktidarın -hukuki ve meşru görünümler altında işleyen şiddetin- kültürel ve iletişimsel düzeyde ne denli etkili olduğunu fark etmek anlamına geliyor. Aynı zamanda feminist ve transfeminist düşüncenin amacının yalnızca mağdurları korumak olmadığını; tersine, yüzyıllar boyunca dünyanın binlerce kültürü ve mekânı içinde geliştirilmiş olan gücü her bir bireyde tanımak ve desteklemek olduğunu da ifade ediyor.

 

[1] GKN işçileri, İtalya’da Floransa yakınlarındaki Campi Bisenzio’daki GKN otomotiv fabrikasının 2021’de ani biçimde kapatılmasına karşı direnen işçilerdir; mücadeleleri, emek hakkını ekolojik dönüşüm ve toplumsal adalet talepleriyle birlikte ele almasıyla Avrupa’da sembolik bir örnek hâline gelmiştir.