Komplonun iç yüzü ve taraflarını iyi anlamak

- Abdullah Öcalan
9 views
 Komplonun iç yüzünü ve taraflarını iyi anlamadan hiçbir sorunun altından kalkılamaz ve TC’nin akıbeti hakkında doğru yorumlarda bulunulamaz. Bazı ciddi yetersizlikler ve yanlışlıklar da olsa, benim genelde tüm halkların, özelde Kürdistan halkının büyük demokratik çıkışını temsil ettiğim inkâr edilemez.

 Dünya Savaşı’na geldiğimizde, artık tarihin tehlike çanları iyice çalıyordu. İmparatorluğun enkazı altında İyonya, Ermeniler ve Asurlar can çekişirken, Kürtler dağlarının derinliklerinde ancak fiziki varlıklarını koruyabileceklerdi. Türk sultanları ile Avrupalı feodal ve kapitalist devlet güçleri arasındaki yaklaşık sekiz yüz yıllık çekişme Avrupa’nın üstünlüğü ile sona ererken, geriye hazin kurbanlar bırakacaktı. Tarihçiler kurbanların bu hazin öyküsünü gerçek nedenleri ve sonuçları ile vermezler. Çünkü gerçekler aynasında kendi çirkin, katil yüzlerini göreceklerdir. Ortadoğu’nun son iki yüz yılında olup bitenlerden belirleyici olarak sorumlu olan büyük Avrupa devletleridir. Daha önce de aynı halklar vardı. İmparatorluk içinde kurdukları dengelerle en azından ekonomik olarak zengin ve kültürel olarak rahatlardı. Siyasi olarak da Türklerden geri değillerdi. Avrupa’ya duyulan güvenle ve gerçekçi olmayan devlet olma hesapları ile en büyük kumarı oynadılar veya oynatıldılar. Büyük kaybettiler. Ardılları, kılıç artıkları Batı’nın göçmenleri oldular. Avrupa ve Amerika’ya doğru yola çıktılar. Kendi ‘vaat edilen kutsal topraklar’ ütopyasıyla yaşamaya çalıştılar.

ABD’nin büyük ortadoğu projesi

Yahudilerin Siyonist Kongre (1896) ile yaptıkları çıkışlara benzer bazı girişimlerin günümüz ABD ve AB ülkelerinde hızlandığını görüyoruz. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nden umutlanabilirler. Irak işgali yeni heyecanlı bir döneme yol açmıştır. Kürtler projenin sağlam bir müttefiki olmaya en yakın adaydır. Hedef, bölgenin kapitalist sisteme ve İsrail’in varlığına engel ve tehdit teşkil eden ekonomik altyapısını ve zihni siyasi üstyapısını değiştirmektir. Sistemin iki organize gücü BM ve NATO, projenin aktif diplomatik ve askeri gücü olarak görevlendirilmek durumundadır. G-8’ler ekonomik gücünü esirgemeyecektir.

TC bu dönemi nasıl karşılayacaktı?

Asıl problem Osmanlı mirasının sahibi TC’nin bu dönemi nasıl karşılayacağına ilişkindir. İkinci bir ulusal kurtuluş sürecinin ne iç ne dış koşulları mevcut değildir. Sisteme karşı direnmesi, Irak ve Yugoslavya’dan, hatta Rusya’dan daha başarılı olamaz. Tam teslim olması işine gelmez. 1950’ler sonrası müttefiklik koşulları da olduğu gibi süremez. Geriye kalan reform sürecidir. Bunun için de irade yoktur. Süründükçe sürünmeyi politika bellemiştir. Statükoda yaşanan her günü kazanç sanan son derece tutucu bir zihniyetle TC korunmaya çalışılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine hayli benzemektedir.

Halkların büyük demokratik çıkışını temsil etmek

Bana ilişkin komplo TC’nin yaşadığı bu koşullar altında geliştirildi. Komplonun iç yüzünü ve taraflarını iyi anlamadan hiçbir sorunun altından kalkılamaz ve TC’nin akıbeti hakkında doğru yorumlarda bulunulamaz. Bazı ciddi yetersizlikler ve yanlışlıklar da olsa, benim genelde tüm halkların, özelde Kürdistan halkının büyük demokratik çıkışını temsil ettiğim inkâr edilemez. 15 Ağustos eylemliliğine kadar bir zihniyet örgütlenmesi geliştirmeye çalıştığım açıktır. Bunu reel sosyalist ve ulusal kurtuluş karması biçiminde bir örgü olarak hazırlamak durumunda kaldığımı, bundan daha gelişkin bir aşamaya güç getiremediğimi de kabul etmek gerekir. 15 Ağustos 1984-15 Şubat 1999 arasındaki on beş yıllık dönem zihniyet örgütlenmesinin eylem dönemidir. Eylemin öne çıktığı süreçtir. Pratiğin en iyi açıklayan olduğu söylenir. Benim de kendimi daha iyi tanımlayabilmem bu pratik süreçle daha iyi açığa çıktı. Temsil ettiğim olgusal gerçeklik, sorunları ve bireyin çözüm olanaklarını iyi denediğim, test ettiğim söylenebilir. Fakat ben derken abartmaya gitmemek önemlidir. Benimki vesiledir. Açığa çıkan, binyıllardır bastırılan bir toplumsal gerçekliğin soy halkıdır. Tanrısallığı çok iyi çözmeme rağmen, kullandığım terminoloji bilimselliğe daha çok yakındır.

Ankara-Washington antlaşması

Açığa çıkan Kürdistan halk gerçekliği karşısında, üzerinde binlerce yıldır işbirlikçilik yapanlarla (Gılgamış-Enkidu ikilisinden günümüzde ayan beyan ortaya çıkmış olanlara kadar) fatihçilerin büyük bir rahatsızlığı başladı. Dönemin imparatorluk gücü ABD’nin şemsiyesi altında 1998’de Ankara ve Washington süreçlerini başlattılar. Federe Kürdistan devleti anlamına gelebilecek bir siyasi program üzerinde anlaştılar. Program Ankara yönetiminin himayesi altında yürütülecekti. Bunun karşılığında A. Öcalan’ın başına ve PKK’nin teröristliğine ortak hüküm verilecekti. Bu hüküm objektif olarak ‘imha ve tasfiye’ demekti. Gizli olmakla birlikte, dikkatli bir siyasi yorumcu antlaşmanın (17 Eylül 1998 Ankara-Washington) çelişkilerle dolu olduğunu, tarafların birbirini kandırmaya çalıştığını, taktik bir yaklaşım olmaktan öteye gitmediğini fark etmekte zorlanmayacaktı. A. Öcalan üzerindeki büyük kıskaç ve takip hareketi bu antlaşmayla dünya çapında hızlandırıldı. ABD’nin en azından bir kanadı kesin kararlılık gösterdi. Bunda İsrail sağının da büyük desteği ve dayatması vardı. İngiltere iyi bir planlama yaparken, İsrail-MOSAD iyi bir ajanlık faaliyeti ile plana katılım gösterdi. Bu son komplo planı Türk Başbakanı Tansu Çiller’in elli milyon Dolar ödenekli 6 Mayıs 1996 Şam sabotajından (bin kiloluk bomba yüklü araba ile kalınan binaları havaya uçurarak imha etme) sonra, İsrail yönetimi ile yapılan askeri ekonomik antlaşmadan sonra gündeme geldi. Türk Kara Kuvvetleri Komutanı 17 Eylül’de Suriye’ye ültimatom niteliğindeki konuşması ile bir adım daha ilerletildi. Suriye ile savaş gündeme gelince, Suriye yönetiminin ‘nasıl istersen öyle git’ demesinden başka bir tavır görülmedi.

Yunan devlet geleneği

Halen iç yüzü tam anlaşılamayan veya yarı resmi bir davet olarak nitelendirilebilecek bir çağrı sonrasında ‘Atina macerasına’ karar erdim. Ülkenin dağlarına yönelmek benim için idealdi. Ancak benim yüzümden binlerce kişinin ölmesine yol açabilecek bu seferi ahlaki kaygılarla erteledim. Siyasi çözüm şansının Avrupa’da denenmesinin daha uygun olabileceği düşünüldü. Zaten ordu kaynaklı olduğuna inandığım 1997’den beri bazı bilgi notları Avrupa örgütümüzce iletilince, bu kanım daha da öne çıktı. Fakat Atina’da beni karşılayan gerçek dost insanlar değil, ünlü Troya kahramanı Hektor’u doğru olmayan bir savaşa çeken erkeklerin tanrısı Zeus’un alnından yaratılmış mitolojik Athena kahpesi oldu. Beni öldürücü bir saha içinde tüm kar zihniyetli uygarlık güçleri ile savaşa zorladı. Karşılığında ise güya Troya’yı (Anadolu) ve Kıbrıs’ı alacaktı. Veya en azından bu yönlü bir politik imkân doğacaktı. Benim gibi herkesin beslendiği 20. yüzyılın reel sosyalist ve ulusal kurtuluşçu ideolojik çizgisi bu hileyi çözemezdi. Tarihte çok ünlü olan ve hem İskender hem de Napolyon’da dile getirilen Athena hilekârlığından beslenmiş Yunan devlet geleneği karşısında Ortadoğu bilgeliği ve yiğitliği ne yapabilirdi?

 Bir halkı savunmak savunmasından alıntılanmıştır.