Moda, marka zehirlenmesi ve imajımıza dair kötü şeyler

- KAKTÜS
17 views

Moda, Latince “hemen şimdi” anlamına gelen “modo” kelimesinden türemiştir. “Değişim ve geçicilik” anlamında kullanılır. Bana kalırsa en çok “geçicilik” hâli ön plandadır. “Değişim” ise tartışmalıdır. Sözlük anlamıyla da “moda”; belirli bir zaman diliminde toplum tarafından genel kabul gören giyim tarzı, davranış ve yaşam şeklidir.

Toplum karar verdi de biz mi duymadık?

Şahsen bu tanımın yüzde 90’ını zehirleyici buluyorum. Bir kere hangi toplum? Bazı elbiseler üretilirken topluma mı soruluyor? Mesele, dar, kıça yapışan leopar desenli bir taytın “toplum patentli” olduğunu bize düşündüren nedir? Var mı bir aslı astarı? Toplumca oturup, “Mutlaka kadınlar sütyen giymeli.” mi dedik? Mesela külot bir ihtiyaç mıydı? Askısız abiyeden meme fırlamasın diye sürekli yukarı çekiştirilmesi sizi de hayrete düşürmüyor mu? O elbiseyi giyenlerde sürekli bir kriz hâli var. “Düştü, düşecek.” tedirginliği yaşıyorum giyenler adına. Çok tehlikeli! Bu durumu milletçe onayladığımızı sanmıyorum. Belki kişiye has, hassas bir tercih diyebiliriz?!

Abiye mi, tek kişilik hapishane mi?

Sevgili okuyucu, alınmayın; tamamen meraktan soruyorum: Abiye gerçekten bir ihtiyaç mı? İhtiyaçsa neden gündelik yaşamımızın bir parçası değil mesela? Çarşaf ve burkayı bu işe karıştırmıyorum; çünkü onları bir giysiden çok tek kişilik hapishane olarak değerlendiriyorum. Kadını götürüp hapishaneye koymamışlar, özel olarak ona hapishaneyi kesip, biçip, dikip giydirmişler. Hatta bunun bile modasını yaratmışlar. Siyah, mavi, beyaz… Zenginliğe göre burkanın rengi değişiyor. Klas hapishane yani… Tesettür de aynı. Sıkma baş gibi bir moda getirdi bu AKP. Herkese de “Müslüman kadın böyle giyinir.” diye yutturdu. Yutan da “Müslümanım.” yarışına girerek kendisini ispatlama pazarına çıktı. Bir de bunları gönüllüce yaptılar. Tüm “Müslüman” tüccarlar pardösü modasından köşeyi döndü. Fakir ise “çok Müslümanım” çabasından, alnı yere yapışık Mısırlılar gibi oldu. Bir de Müslümanlıkta moda haram diyorlar. Peki, o pardösülere, hunilere ve saten eşarplara ne demeli? Açacağım şimdi ağzımı, Emine Brüksel mağazalarından dönene kadar…

Markaların yarattığı insanlar

Neyse, konumuz bu değil. Konumuz moda ve bu modanın getirdiği tüketim kültürü, büyük tekstil üreticilerinin yarattığı markalar, markaların yarattığı insanlar… Merak etmeyin, size elbisenin tarihini anlatacak değilim. Aslında bilseydik iyiydi. Tabii, gündelik hayatımıza tarihsel olarak ne kattığını bilemiyorum. Amaannn, o da stilistlere kalsın.
Bundan 30 yıl önce bir arkadaşım okulda yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyordu: “Okulda bir kavga çıktı, sormayın. Kavganın sonunda ne oldu biliyor musunuz? Çocuk döndü, dedi ki: ‘Kıçının üstündeki kot kadar konuş!’ Resmen dondum. Dudağım uçukladı.” Bugün bunu duyunca dudağı uçuklayan kaç kişi var? Sıradan bir cümle değil mi? Günümüzde marka merakı olmayan var mı?

Kombin çağı ve meta insan

Bir giysi ne kadar kıytırık olursa olsun, markaysa havalısındır. Tabii bir de kombinasyonu olmalı. Her şey dört dörtlük; çantasından kemerine, yüz makyajından saçına, kolyesinden saatine kadar her şey birbirine uygun olmalı. Tabii her birinin de bir yaratıcısı var. Makyaj ürünü satan, elbise modasını mutlaka takip eder. Takip işi ise modacının. Ürüne göre elbise, elbiseye göre ürün yaratır. Saate göre takım elbisenin kol düğmeleri, kol düğmelerine göre takım elbise ve tabii ki onu taşıyacak kişinin kilosuna kadar her şey ama her şey bir meta olarak üretilir. Yani bu sektörde insanın şekli de bir ürün olarak bize sunulur. Sıfır beden!
Ben her mağazaya gittiğimde, “Bacım, sen bu elbiseyi ne zaman giyeceksin?” diye sorarken buluyorum kendimi. O manken gibi olmak istiyorum. Her aldığım üstüme otursun istiyorum. Olmuyor. Bana olan çok pahalı, olmayanı da giyemiyorum. Bu da benim küçük krizim. Yani ben dâhil hepimiz birer metayız; alınabilir, satılabilir…

Altın klozet meselesi

Satılamıyorsa eğer bir mal, ele ayağa düşmesin, yani “fakir” faydalanmasın diye yakarlar. Bir de bu işi kişiye has yapanlar var. Kişiye has demek, her şeyin daha özel olması demektir. Fiyatın dudak uçuklatması anlamına gelir. Onun da alıcısı, laf aramızda, altın klozete nıçanlardır. Şaka yapmıyorum. Birinin evine altın kaplama klozet takan müteahhit bir vatandaş tanıyorum. Anlatırken bile yüzü dehşet içindeydi. Artık takarken ne hissediyordu, bilemiyorum.
Evet, toplum olarak yediğimizin, içtiğimizin faydasız kısımlarını dökecek bir yere ihtiyacımız var. Bu, altın klozet mi olmalı? Hepimizin altın klozeti var mı? Tüm bunlar soru işareti. Yani çengelli iğne.

İki liralık hayal, milyonluk israf

Benim çocukluğumda yılda bir, bilemedin iki kez yeni elbise yüzü görürdük. Ayakkabıyı da parça pırtık olana kadar giyerdik. Çoğunlukla da yalın ayaktık. Hatırlarım, bir bayram arifesinde kırmızı-beyazlı (bana göre tabii) harika bir elbise görmüştüm. Çok yalvardım onu alalım diye. İki lirası fazlaydı diye almadılar. İki lira ha, iki!..
Bazıları da markaları değer kaybetmesin diye, bizim gibi 15 kişilik bir ailenin aylık geçim kaynağına eşit bir elbiseyi ateşe veriyor. Bir de bunun binlerce elbise olduğunu düşünün. Aklınız yetiyor mu durumu anlamaya? Yiyecekler pahalılıktan satılmadığı için depolarda bekletilip çürütülüyor. Dünyanın yarısı ise yetersiz beslenmeyle mücadele ediyor.

Alışveriş zehirlenmesi

Ayda birkaç kez elbise alanlar var. Sürekli ama sürekli bir alışveriş hâlindeyiz. İndirimleri takip ediyoruz. Nerede indirim var, biz orada. Dolabımız bir giyimlik elbiselerle dolu. Kadını da erkeği de aynı. Hatta erkeklere daha fazla hitap ediliyor artık. Muhtemelen dünya hiç bu kadar tüketmedi. Avrupa’nın en “fakiri” bile ayda bir-iki kez elbise alıyor. Hele indirim ayında millet, kıtlıktan çıkmış gibi bir alışveriş zehirlenmesi yaşıyor. Aklıma, “Yiyin efendiler, yiyin. Aksırıncaya ve tıksırıncaya kadar yiyin.” dizeleri geliyor bazen.

İmha yasaklandı, peki ya zihniyet?

Tüm bunları neden anlatıyorum? Çünkü geçtiğimiz temmuz ayında Avrupa Birliği (AB), satılamayan veya satılmayan kıyafetlerin ve ayakkabıların imhasını yasakladı. Karara göre büyük moda şirketleri ürünlerini yok etmek yerine yeniden satışa sunabilir, ikinci el satış kanallarına yönlendirebilir, bağış yapabilir, geri dönüşüm sürecine dâhil edebilir ama imha edemez.
Karar güzel bir karar. Bir şeylere dur demek önemli. Fakat büyük moda şirketleri bunun kaçta kaçını uygular, bilmiyoruz. Kararın nedenlerini de irdelemek gerekiyor tabii. Ne de olsa kapitalizm bu; gölgesini satamadığı ağacı keser.

Ye kürküm ye!

Mesele şu: Bir şeyler rayından çıktı. Markaların yarattığı insan tipleri ve onların değersizlik, maneviyat yitimi… Arabasıyla, saatiyle, kıçının üstündeki kotuyla konuşanlar… Buraya sığmayacak kadar konu ve soru var.
Tüm bunlar bir ihtiyaç mı? Elbette ki bu işte estetik ve etik önemli. Şahsen kendime yakıştıramadığım bir elbiseyi giymek istemem. Kimileri de iç imajını düzeltmeden dış imaja yükleniyor. Her elbiseye göre bir ayakkabı, her renge göre bir saat vs…
Nasrettin Hoca’yı anmadan olmaz: “Ye kürküm ye!..”
Açık söyleyeyim, zehirlendiğimizi fark etmediğimiz sürece iyileşemeyiz. Gerçi kimse zehirlendiğini kabul etmiyor. Çünkü kendi isteğiyle yaptığını düşünüyor. Bakalım nereye kadar?