Fransız devletinin cezasızlık politikaları bu katliamlara zemin sunmuştur. 2013 yılındaki terör saldırısı soruşturma sonuçlarıyla birlikte dava aşamasına ulaşsaydı ve yargılamalar yapılsaydı, içindeki tüm unsurlar cezalandırılsaydı, hiç kuşku yok ki ikinci Paris katliamı gerçekleşmezdi.
Rêber Apo, “Kadının özgürleşmesi Sakine’nin mücadelesidir. Onun hayatı buna örnektir.” derken; Heval Sakine de Rêber Apo olmadan kadın hareketinin gelişmeyeceğine vurgu yapar. Hatta 8 Mart 1998 yılında katılmış olduğu bir televizyon programında şunları dile getirir: “Belki başlarda kadına yaklaşım ideolojik boyutta, teorik boyutta çok net değildi ama yaşamsal boyutuyla Rêber Apo’nun çok ilginç, çok ilgi uyandıran bir yaklaşımı vardı. Marx’ın, Lenin’in ya da diğer devrim ustalarının bakış açıları vardı. Diğer ülke devrimlerinde gerçekleşen kadın hareketleri vardı. Bunları biz genel düzeyde ele alıyorduk, etkilenmeler vardı. Fakat bunun içselleşmesi, bunun Kürdistan’da kadını bu düzeye getirmesi; Rêber Apo’nun baştan beri kadınla sürekli yaşam içerisinde ilgilenmesi, onun sosyal yaşam düzeyi, ideolojik düzeyi, örgütsel düzeyi, askerî düzeyi ile kesintisiz bir şekilde ilgilenmesiyle gelişmiştir. Rêber Apo’nun mücadelenin ilk başlarında kadına güveni vardı. Bu çok önemliydi. Genel olarak ‘Kürt kadınına güveniyorum’ diyordu. Bunlar bizde bir güven uyandırıyordu. Güzeldi ve gerçekten pratik içerisinde kadını her alanda konumlandırdı. Belki kapasitemizi aşıyordu, belki güç getiremiyorduk ama cesaret edip böyle bir hareketin içerisine alması, böyle bir hareketin her alanında görevlendirmesi kadını daha fazla etkili olma ve etkin katmaya itiyordu.”
Derken, Rêber Apo ile kadın hareketi ve öncüleri arasındaki simbiyotik ilişkiyi dile getirmektedir. Birbirini besleyen, tamamlayan; verilenlerin pratikleştiği, yine pratikleştirirken eksik kalanın analizlerle, yeni teori ve ideolojik açılımlarla derinleştirildiği bu süreç, bu iki değerlendirme ile şekillenmektedir. Sakine Cansız, kadın hareketinin hafızası; tarihsel ve toplumsal hakikatindeki ilk adımın, halka halka Kürdistan kadınlarına ulaşmasıdır.
Bu değerlendirmeler temelinde, Paris’te 9 Ocak 2013 ile 23 Aralık 2022 tarihlerinde şehit düşen mücadele öncüleri ve yurtseverlerimizi büyük bir özlemle anıyor; onların bıraktığı mücadele değerleri ve direniş mirasının demokratik toplum inşasının özgürlük harcına dönüşeceği inancını bir kez daha paylaşmak istiyoruz.

Darbe mekaniği devredeydi
Asıl konumuz ise 1. ve 2. Paris katliamları ardından yaşanan hukuki süreç ve bu sürecin geldiği aşamaya yönelik olacaktır. Çözüm süreçlerine ilişkin sürekli devrede tutulan darbe mekaniği, kendisini suikastlar, komplolar ve operasyonlarla somutlaştırmaktadır. 2013 çözüm süreci öncesi ve sonrasında hazırlanan bir liste ile “PKK’nin yönetici kadrolarından 22 kişi suikasta uğrarsa bu işin bitirileceği” dile getiriliyordu. Bu yönlü hazırlanan listenin başbakana sunulduğu kamuoyuna yansımıştı. Bu durum, özünde Kürt sorununun çözümsüzlüğünü isteyen ve çözümsüzlük üzerinden kaos-kriz geliştirerek kendi egemenliğini güçlendiren ulusal ve uluslararası güçlerle bağlantılıydı. Nitekim çözüm sürecinin gündeme geldiği dönemde Danimarka’nın Kürtlere ait üç televizyonun lisansını iptal etmesi, Sakine Cansız ve arkadaşlarına yapılan suikast, yine aynı dönemde Kürt kurumlarının çalıştırılmamasıyla bağlantılı mali kıskacın ağırlaştırılması bu kapsamdadır. Gladyonun üstü örtülü operasyonları olarak geliştirilen bu saldırılar, Kürtlerin hukuk dışında bırakılmasının somut adımları olarak pratikleştirilmiştir.

Kürt sorununda çözümsüzlük dayatıldı
Kürtlerin ulus-devlet sisteminde korsanlaştırılması ve Rêber Apo’nun ifade ettiği gibi “organ naklinde kullanılması”; onların örgütlenme hakkı başta olmak üzere kurumsal ve yapısal örgütlenmelerini hep suç kategorisine koyan, bu temelde terörize eden ve sistem dışı, hukuk dışı bir güç hâline getiren yaklaşımlar, küresel düzeyde bir ulus-devlet aklı olarak öne çıkarılmıştır. Bu nedenle bir halkın kültürel, ekonomik, siyasi ve coğrafi olarak sömürgeleştirilmesi ve soykırım kıskacına alınması hiçbir zaman sorun olarak görülmemiş; aksine bu sorunun çözümsüz ve kriz üretir hâlde bırakılması uluslararası alanda benimsenmiştir.
Bu politika, Avrupa’nın merkezinde Kürtlerin ve kadınların özgürlüğü için mücadele eden, onların örgütlü gücü olan kadın hareketine karşı Fransa’da iki kez tekrarlanan bir terör saldırısı olarak hayat bulmuştur.
Fransa’da 9 Ocak 2013 ile 23 Aralık 2022 tarihleri arasında Kürt Kadın Hareketi’ne yönelik gerçekleşen iki terör saldırısının ilgili devletler nezdinde nasıl ele alındığı; bu temelde hukuki süreçlerin hakikati açığa çıkarma ve cezalandırma mantıklarının ne olduğu incelenmeye değer bir husustur. Çünkü bu durum, Kürtlerin hukuk dışında tutulmalarına ve kendi öz savunmalarını devlet artı demokrasi sisteminde yapamayacaklarına ilişkin önemli örnekler teşkil etmektedir. Bu nedenle Rêber Apo, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda özellikle Kürtlerin hukuk dışında tutulmaması gerektiğini öne çıkarır ve Kürtlerin yasal-anayasal varlıklarını bütüncül hukukla güvence altına alabileceklerini ve kendi güvenliklerini sağlayabileceklerini dile getirir.
Açılan davalar ve dayatılan adaletsizlik
Hukuksuzluğun Kürt halkına ve kadınlara somut olarak nasıl uygulandığını iki katliam özgülünde değerlendirecek olursak şunlar ifade edilebilir:
9 Ocak 2013 yılında PKK kurucularından ve Kadın Özgürlük Hareketi’nin öncü ve kurucu kadrolarından Sakine Cansız, KNK Fransa Dış İlişkiler Büro Sorumlusu Fidan Doğan ve gençlik çalışmalarında yer alan Leyla Şaylemez’e dönük yapılan suikastın hukuktaki karşılığı ne olmuştur? Katil, Kürt kamuoyunun zorlaması ve bilgi-bulgu toplaması sonucu gözaltına alınmış; kanıtlar hızlı toplanmamış, TC basınının attığı manşetler temelinde “iç infaz” tezi bilinçli olarak öne çıkarılarak Kürt Kültür Merkezi ve çevresi zan altında bırakılmış, sorgulama içe hapsedilmek istenmiştir. Bu arada gerçek katiller ve kontralar kanıtları yok etmiş ve zaman kazanmıştır. Sonuç olarak katliamın silahları bulunmamış, tetikçinin yakalanması kamuoyuna bir başarı olarak sunulmuş; ancak soruşturma dava sürecine evrilememiştir. Öyle ki tetikçinin öldüğü duyurulduğunda, 2016 yılında dosya kapatılmış; ardından Kürt kurumlarının ve kadın hareketinin çabalarıyla azmettiricilere yönelik yeniden bir dava 2019 yılında açılmıştır. Bu süreçte ortaya çıkan bilgilerde, MİT elemanlarının yakalanması ve onların verdiği bilgilerin basına yansıyan ses kayıtları etkili olmuştur. Şunu da eklemekte fayda var: 2019 öncesinde soruşturmanın yeniden açılmasına dönük yapılan iki başvuru reddedilmiştir. Üçüncü başvuru ise kamuoyuna yansıyan kanıtların somut olması nedeniyle reddedilememiştir. Ancak dava, her zaman Fransa ile Türk devleti arasında bir al-ver meselesine dönüştürülerek kirli çıkarların pazarlığına konu edilmiştir. Örneğin katilin ölüm kaydının dosyada olduğu söylenmekte, ancak bugüne kadar otopsi raporunun verilmediği ifade edilmektedir. Bu durum davanın şeffaf olmadığını göstermekte ve kuşkuları güçlendirmektedir. Nedense tetikçi, soruşturmanın sonuçlandığı ve davanın görüleceği aşamada ölmüştür. Bu da Paris katliamının tüm kanıtlarına rağmen görülmek istenmediğini ve devletlerin kendi politik çıkarlarını önceleme temelinde Kürtleri kurban olarak kullanma politikalarıyla bağlantılıdır.
Cezasızlık 2. Paris katliamını yaşatmıştır
İkinci Paris katliamı olarak kamuoyunda bilinen 23 Aralık 2022 tarihinde Ahmet Kaya Kürt Kültür Merkezi’ne yapılan terör saldırısında, Kürt kadın hareketinin öncülerinden Evin Goyi, sanatçı Mir Perwer ve Kürdistanlı Abdurrahman Kızıl katledilmiştir.
Fransız devletinin cezasızlık politikaları bu katliama zemin sunmuştur. 2013 yılındaki terör saldırısı soruşturma sonuçlarıyla birlikte dava aşamasına ulaşsaydı ve yargılamalar yapılsaydı, içindeki tüm unsurlar cezalandırılsaydı, hiç kuşku yok ki ikinci Paris katliamı gerçekleşmezdi. Ancak birincisinin aydınlatılmaması ve adaletin tesis edilmemesinden kaynaklı olarak karanlık komplocu güçler, yeni terör saldırılarıyla cezasızlık politikalarından yararlanmıştır. Peş peşe yaşanan bu katliamlar, Kürt halkına karşı hukuksuzluğun en somut örnekleri olmuştur.
Uygulanan senaryolar ve adaletsizlik
23 Aralık 2022 tarihinde yaşanan terör saldırısındaki katil profili incelenmeye değerdir. Bu kişi keskin nişancı, uçak pilotu, makinisttir; ayrıca her türlü silahı kullanabildiği gibi birçok dil de bilmektedir. 2016 yılında birini yaralamış; bu olayın ardından evine yapılan baskında silahlar bulunmuş, ancak kısa süre sonra serbest bırakılmıştır. Yine 2021 yılında bir mülteci kampına saldırmış ve bazı kişileri yaralamıştır. Kasatura ile saldırmasına rağmen spor yaptığını ve göçmenler tarafından tahrik edildiğini söyleyerek bir süre sonra yine serbest kalmıştır. Bu iki saldırıya rağmen kendisi hakkında hiçbir istihbarat kaydı bulunmamaktadır. 23 Aralık günü yapacağı saldırı öncesinde Saint-Denis semtine gitmiş, burada kameralara yansımayan 7–8 dakikalık sürede ne yaptığı netleşmemiştir. Elindeki çantanın dolu olduğu kameralara yansımış olmasına rağmen, bu çanta polisin eline saldırıdan 1,5 yıl sonra, katilin verdiği bilgilerle geçmiştir. Dolayısıyla ırkçı ve faşist olduğu bilinen katilin hiçbir istihbarat kaydının olmaması, derin yapılanmalar tarafından korunup korunmadığı sorusunu akla getirmektedir. Katilin mermileri evinde ürettiği ve kovanları kendisinin doldurduğu da araştırmalarla netleşmiştir. Katilin profili ve çok yönlü donanımı, onun uluslararası alanda karanlık ve kontra yapılanmalarla bağının olduğu kanısını Kürt kurumlarında güçlendirmiştir. Saint-Denis’in nüfusunun büyük çoğunluğu göçmen olmasına rağmen, katilin kamuoyuna yansıyan ifadesinde burada göçmen bulamadığı için Kürt Kültür Merkezi’ne yöneldiğini söylemesi, ne kadar absürt ve gerçeklikten uzak bir oyalama olduğunu göstermektedir. Katil, Saint-Denis’te ya talimat almış ya da silahları temin etmiştir. Nitekim 1,5 yıl sonra bulunan çantada birçok silah, kasatura, bıçak ve binlerce mermi olduğu söylenmektedir. Katil, bir kontra olarak kendisine verilen işi yapmıştır. Buna rağmen Fransız makamlarının bu saldırıyı anti-terör savcılığı yerine adli bir vaka olarak ele alması, daha vahim bir sonuç doğurmaktadır. Bu yaklaşım, olayın siyasi boyutunun yine örtbas edildiğini göstermektedir.
Kürtlere uygulanan: hukuk dışında bırakılmaktır
Paris’te Kürtlere karşı iki terör saldırısı gerçekleşmiştir. Her iki katliamın ortak yanı, katil-tetikçinin yakalanmasının göstermelik biçimde kamuoyuna yansıtılması ve diğer boyutların örtbas edilmesidir. Soruşturmaların dava sürecine dönüştürülmemesi, Ömer Güney örneğinde olduğu gibi katilin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıyla dosyanın kapatılmaya çalışılması; ikinci saldırıda ise terör saldırısı kapsamına almak yerine adli vaka gibi gösterilmesi somut örneklerdir. Oysa seçilen yer ve kişiler, olayın yüzde yüz politik olduğunu ve hedeflerin özenle belirlendiğini açıkça göstermektedir. Buna rağmen hukuk yerine hukuksuzluk devreye sokularak, derin devletler arasındaki çıkar ilişkileriyle gerçekler karartılmak istenmektedir. Burada sorunlu olan hukuk mu, yoksa Kürtlerin hukuk dışında görülmesi midir? Kürtleri tanımak; onların siyasal, kültürel, toplumsal ve tarihsel hakikatleriyle birlikte tüm örgütlenmelerini tanımaktır. Kürtler ulus-devlet sisteminde tanınmadıkları için, tüm örgütlenme çalışmaları yasa dışı ilan edilmekte ve bu algı uluslararası alanda politik bir argüman olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle Kürt halkına ait örgütlenmeler ve temsilcileri gayrimeşru gösterilerek terörize edilmekte, saldırılar meşrulaştırılmaktadır.
Özünde denilebilir ki devletlerarası hukuk, ulus-devlet hukuku olarak toplum ve halklar karşıtı bir biçimde Kürtlere karşı işletilmektedir. Devlet ve iktidar, ahlak ve vicdan karşıtlığıyla demokratik toplumları cezalandırma mantığıyla yaklaşmaktadır. Kimliksiz ve statüsüz bırakılan Kürt halkı, bu ceberrut yüzle en fazla karşı karşıya kalan ve en ağır bedeli ödeyen halklardan biridir.
