Thales’in “her şeyin sudan doğduğu” arkhesi, Mezopotamya’nın kadim topraklarıyla birlikte düşünsel bir çerçevede ele alınıyor.
Mezopotamya, sınırları aşan su yönetimi meselelerinde halkların eşitlikçi ve kolektif iradelerini örgütleme alanı olarak önem kazanmaktadır. Bu bağlamda, Mezopotamya Su Forumu, transborder(sınır ötesi veya ülkeler arası) su diplomasi pratiklerini tartışan ve suyu toplumsal bir hak olarak yeniden konumlandıran kritik bir platform olarak öne çıkmaktadır. Sartre’ın suyu “hem özgürleştirici hem tehditkâr bir varlık” olarak nitelemesi, akışkanlığının insan tecrübesine benzer bir ontolojik belirsizlik taşıdığını vurgulamasıyla bağ taşıyor. Bilgelikle yoğrulmuş olan coğrafyalarda, insanlık tarihinin ontolojik akışını önüne alan, yarına sözünü taşıyan çalışmalara değineceğiz.
Su krizi; birincil parametre
Bölgenin tarihsel ehemmiyetinin temelinde, verimli toprakları besleyen iki kadim su varlığı, Dicle ve Fırat nehirleri yatar; bu bağlamda su, uygarlıkların inşasının, tarımsal üretimin, kültürel dokunun ve devletler arası ilişkilerin katalizörü olmuştur. Ancak, su varlıkları tarihsel ihtişamının ötesinde, günümüzde ciddi bir kırılganlık momenti yaşamaktadır. Metropolleşme, büyük altyapı projeleri, süreğen siyasi ihtilaflar ve iklim krizinin bileşik etkileri tahrip edici etki yaratmaktadır. Ortadoğu’nun dünyanın en hızlı ısınan bölgelerinden biri hâline gelmesiyle yağış rejimleri kökten değişmiş, kuraklık sıklığı tahammül sınırlarını aşmış; su krizi, ekosistemleri, toplumsal yaşamı ve bölgesel güvenliği doğrudan etkileyen birincil bir parametreye dönüşmüştür.
Kamusal, kültürel ve etik bir varlık
Esasen, Mezopotamya’daki su krizinin ardındaki temel gerilim, suyun kamusal, kültürel ve etik bir varlık olmaktan çıkarılarak salt bir meta olarak ekonomik ve politik çıkarlara tabi bir şekilde yönetilmeye başlanmasında yatmaktadır. Suyu izole kapalı bir sistem olarak ele alma eğilimi, su döngüsünün kırılmasıyla tüm ekosistemin dengesini bozmuştur. Aldo Leopold’un “Toprak Ahlakı” yaklaşımı, Dicle-Fırat havzası özelinde, insanın ekolojik topluluğun bir parçası mı yoksa onun mutlak yöneticisi mi olduğu sorunsalını zorunlu kılmaktadır; zira Rachel Carson’ın uyarıları da gösterdiği gibi, kirlenme, tür kaybı ve uzun vadeli ekolojik bozulma riskleri, ekolojik bütünlüğün aşınmasına yol açmaktadır. Bu itibarla, Dicle ve Fırat havzasındaki kriz, ekolojik kapasitenin tükenişinin, genellikle jeopolitik ve politik çatışmalarla perdelendiği bir olgudur.
Etik sorumluluğun yeniden inşası
“İki nehir arasındaki topraklar” anlamına gelen Mezopotamya, Dicle ve Fırat nehirleri tarafından şekillendirilmiş, düzenli taşkınları ve oluşturdukları sulak alanlarla insanlık tarihinin en erken tarım merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Bu nehirler, uygarlıkların yükselişinin, tarımsal üretimin ve kültürel yapının belirleyicisi olmuştur. Sümerler ve Akadlar döneminde sulama kanalları ve ağları genişletilmiş, Babil İmparatorluğu döneminde Hammurabi yasalarıyla suyun adil dağıtımı yasal bir zemine oturmuş, Asur İmparatorluğu ise sulama sistemlerini ileri seviyeye taşımıştır. Bu sistemler, bölgenin kurak iklimine rağmen yüksek tarımsal üretkenliğe ulaşmasını sağlamış; ancak kanalların bakımsızlığı zaman zaman tuzluluk artışı ve toprak verimsizliği gibi sorunlara yol açarak suyun bölgedeki çevresel kırılganlığın da kaynağı olduğunu kanıtlamıştır.
Zarar gören ekosistem
Yağış miktarının düzensiz olduğu ve yer yer kuraklık görülen bölgede bu nedenle su yönetimi, günlük yaşam ve tarım için büyük önem taşıyordu. Dicle ve Fırat başta olmak üzere birçok dere ve kaynak suyu, ayrıca dağlık bölgelerde kışın yağan kar yazın eriyerek nehirleri besliyordu. Yer altı suları da kuyular aracılığıyla kullanılabiliyordu. Mezopotamya’nın büyük şehirlerinde ve tapınaklarda basit filtreleme ve taş kanallar kullanıldığı biliniyor. Dağlık ve kırsal alanlarda ise su daha çok doğal kaynaklardan ve kuyulardan sağlanıyor, tortu ayrımı ve basit süzme yöntemleriyle kullanılabiliyordu.
Mezopotamya’daki sulak alanlar, kuş göç yolları ve yaşam biçimi için kritik habitatlar oluşturmuş olsa da modern dönemde hem doğal değişimlerden hem de siyasi uygulamalardan etkilenerek büyük ölçüde küçülmüştür. İnşa edilen baraj ve rezervuar sistemleri, aşağı havza ülkelerinde su miktarının azalmasına ve ekosistemlerin zarar görmesine yol açmıştır.
Su diplomasisi
Su diplomasisinin güncel durumu, uluslararası standartları ve aşağı havza ülkelerinin meşru kaygılarını sıklıkla göz ardı eden bir hukuki boşlukta ilerlemektedir. Eleştirel analizler, büyük su yapılarının, ekonomik getirilerinin ötesinde, bölgesel çatışmalarda bir silah veya politik hegemonya aracı olarak işlev görebileceği uyarısını içermektedir. Bu tür bir yaklaşım, yalnızca suyun kültürel ve ekolojik özdeğerini hiçe saymakla kalmaz, aynı zamanda Hasankeyf gibi kadim kültür ve doğa mirası üzerinde de geri dönülmez bir tahribat riski yaratır.
Havza ülkelerinde su yönetimi çoğunlukla kurumsal koordinasyon eksikliği, eskiyen altyapılar ve su tüketimi yoğun geleneksel tarım yöntemleri nedeniyle zayıf kalmakta, bu yönetimsel zafiyet krizin politik ve sosyal boyutlarını derinleştirmektedir. Son otuz yılda Ortadoğu’nun en hızlı su kaybeden bölgelerden biri olmasıyla birlikte, yeraltı suyu rezervleri hızla tükenme eşiğine gelmiş, su miktarının düşüşüyle eşzamanlı olarak, su kalitesi de ciddi biçimde bozulmuştur. Tuzluluk oranının artması, kimyasal atıklar ve yetersiz altyapı, Şattülarap bölgesinde tarım arazilerinin kullanılamaz hâle gelmesine ve ekolojik yaşamın ağır bir darbe almasına neden olmuştur. İklim değişikliği ile birlikte, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın projeksiyonları, yüzyılın sonunda Fırat-Dicle Havzası’nın brüt su potansiyelinde %60’lara varan bir azalma meydana gelebileceğini öngörmektedir. Uydu verileri ise, havzadaki toplam su kütlesinin, yılda ortalama 27.4 mm civarında azaldığını göstermektedir. Bu dramatik su kaybı ve sıcaklık artışı projeksiyonları, tarımsal üretimi, içme suyu güvenliğini ve ekosistem sağlığını tehdit eden çok katmanlı bir kriz senaryosuna işaret etmektedir.
Biyoçeşitliliğin taşıyıcısı
UNESCO’nun güncel çalışmaları, Dicle-Fırat Havzası’nda endemik balık türlerinin sayısının kritik seviyelere düştüğünü göstermektedir. Bu kayıp, yerel gıda zincirlerini ve kültürel yaşam pratiklerini de doğrudan tehdit etmektedir. Su kıtlığı, tarımın çöküşüyle birlikte kırsal toplulukların kentlere göç etmesine, şehirlerde altyapı ve istihdam baskısını artırarak yeni sosyal gerilimler yaratmasına neden olmaktadır. Su politikalarının merkeziyetçi kararlarla yürütülmesi, yerel ve bölgesel düzeylerde demokratik su yönetimi süreçlerinin önünü kesmekte, suyun özelleştirilmesi eğilimi ise en kırılgan toplulukların suya erişim hakkını engellemektedir. Su bir ‘meta’ değil kültürel kimliğin ve biyoçeşitliliğin taşıyıcısıdır.
Mevcut politik, ekonomik ve iklimsel parametreler, Dicle-Fırat Havzası’nı sınıraşan sular konusunda dramatik bir kırılganlık eşiğine getirmiştir. Su, ekonomik fayda ve hegemonya aracı olmaktan çıkarılıp ortak miras ilan edilmelidir. Tahsisinde öncelik, enerji üretimi yerine insan ve ekosistemin yaşam hakkına (ekolojik debi) verilmelidir. H. Jonas’ın etik sorumluluk ilkesiyle uyumlu, gelecek nesillere karşı ahlaki bir zorunluluktur.
Yerel Su Meclisleri, su dağıtımına dair kararları almalı; bu da komünal yönetim pratikleri gibi, yerel ekolojik bilginin entegrasyonunu sağlamalıdır. Ayrıca, ekolojik yıkım yaratan altyapıların kontrollü sökümü ve doğaya geri kazandırılması planlanmalıdır. Yerel halkın kabul edeceği, bağlayıcı ve iklim değişikliğine dayanıklı bir Ortak Su Yönetim Çerçevesi tesis edilmelidir.
“Su yaşamdır, su barıştır”
Amed’de düzenlenen 2. Mezopotamya Su Forumu (MSF), 17-19 Ekim 2025 tarihleri arasında “Su yaşamdır, su barıştır” şiarıyla gerçekleşti. Fırat-Dicle havzasının su varlıklarının korunması, sınırları aşan ve Fırat-Dicle’nin yaşam verdiği halkların kültürlerini ve yaşayış biçimlerinin ve suyun özgürleşmesinin, ekolojik adaletin ve barışın tesis edilmesinin bir gerekliliği olduğu vurgulandığı bir buluşma oldu. Forumda yinelediğimiz şuydu: su varlıklarının azalmasının nedeni neoliberal anlatıdaki iklim krizi değil; suyun kapitalist sistem ve ulus devletler tarafından bir tahakküm aracı ve hatta bir savaş silahı olarak kullanılmasının yanında sermaye birikimi için suyun bir metaya dönüştürülmesidir. Özellikle Türkiye’nin GAP gibi büyük projelerle suları tutsak etmesi, nehir akışını engellemesi ve aşağı havzada yaşayan halkları (Irak, Suriye, İran) sudan yoksun bırakması temel siyasi bir sorundur. Şöyle ki Irak’tan gelen katılımcılar su varlıklarının %80 oranında azaldığını belirtti. İran’da Rojhilat’da su kıtlığı var ve Tahran’ın dahi susuzluktan taşınma olasığı var. Katılımcılar, suyun metalaştırılmasının ekolojik kırıma ve soykırıma kadar varan sonuçlar doğurduğunu, bu krizin sorumlusunun halklar değil, sistemi yürüten ulus devletler ve şirketler olduğunu vurguladı.
Suya adil erişim engeli
Su krizinin temelinde suya adil erişimin engellenmesi meselesi ve ekolojik katılım, bölüşüm ve tanınma adaletsizliği vardır. Forumda, sermaye merkezci yaklaşımın bırakılması ve Fırat ile Dicle gibi nehirlerin bir kaynak ya da meta değil, tarih, kültür ve kolektif hafıza taşıyan canlılar olarak, yasal düzlemde yaşam hakkı tanınması gerektiği belirtildi. Fırat-Dicle’de yaşanan bu işgal ve sermaye yıkımı politikalarının, sınırları aşan etkisi de var. Örneğin, Irak’ta su miktarının %80 oranında düşmesi ve bu durumun demografik değişime, tarım alanlarında %70’lik kayba neden olduğu belirtildi. Kuzey ve Doğu Suriye’de ise Allouk Su İstasyonu gibi stratejik yaşam noktalarındaki su kesintileri ve saldırılar yaşam hakkı ihlaline neden olmakta. Türkiye sınırları içinde ise güvenlik gerekçesiyle suyun ve ekosistemin döngüsünü yok eden barajlar başta olmak üzere, madencilik faaliyetleri, hidroelektrik, termik santraller, yeşil dönüşüm adı altındaki yıkımlar ve petrol/kaya gazı arama projeleri gibi ekstraktivist uygulamalar suyu gasp ederek, yaşam alanlarını işgal edip bölgeyi insansızlaştırarak hem ekolojik yıkımı artırdığı gibi hem de halkların yaşamlarındaki ve kimliklerindeki tahakkümü artırıyor.
Su hakkı uluslararası sözleşmeler
“Barış, Su ve Haklar”, “Mezopotamya’da Su Yönetimi ve Su Havzalarının Özgürleştirilmesi” ve “Halkın Su Diplomasisi” konulu atölyelerin somut çıktılarından biri, su hakkını koruyacak uluslararası sözleşmelerin halkların doğrudan katılımıyla hazırlanması ve ortak komisyonlar/meclisler kurulması oldu. Ayrıca, geleceğe dönük planlar arasında, su havzalarındaki madencilik faaliyetlerine karşı yeni politikalar üretilmesi ve Amerika ile Fransa’daki örneklere benzer şekilde, barajların planlama dahilinde sökülmesi, madenlere, yeşil dönüşüm projelerine, ve petrol çıkarma projelerine karşı direnişi büyütmek ve ayrıca hidrolik kırma gibi tehlikeli yöntemlerin yasaklanması önerildi. Mücadelenin tabandan büyümesi için ise, suyun özgürleşmesi amacıyla yerelde su komünleri ve meclisler oluşturulması hedeflendi.
Forum, sadece sorunları tespit etmekle kalmadı, aynı zamanda anti-kapitalist, anti-militarist ve patriyarkaya karşı bir bakış açısıyla ekolojik adalet ve barış mücadelesinin politik hattını çizme iradesini gösterdi. MSF, suyun özgürleştirilmesi mücadelesinin aynı zamanda kimlik soykırıma ve halkların belleğinin yok edilmesine karşı bir duruş olduğunu da içinde barındırıyor. MSF, suyun sınır tanımayan doğasına uygun olarak, bölgesel diyaloğun güçlendirilmesi ve suyun bir çatışma değil, tüm halklar için bir dayanışma zemininin yaratılması için önemli bir adım oldu.
Referanslar
Carson, R. (2020). Sessiz Bahar (Silent Spring)
Jonas, H. (2010). Sorumluluk İlkesi: Gelecek İçin Bir Etik Denemesi (Das Prinzip Verantwortung: Versuch einer Ethik für die technologische Zivilisation)
Leopold, A. (2018). Bir Kum Yöresi Almanağı ve Toprak Etiği Üzerine Denemeler (A Sand County Almanac and Sketches Here and There)
Sartre, J. P. (2016). Varlık ve Hiçlik: Fenomenolojik Ontoloji Denemesi (L’Être et le Néant: Essai d’ontologie phénoménologique)
UNESCO. (2016). The Ahwar of Southern Iraq: Refuge of Biodiversity and the Relict Landscape of the Mesopotamian Cities. World Heritage Committee.
