‘Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli!

- Zîlan SARA
174 görüntüleme

Dersimde 3 “S”-  (Son bölüm)

Bundan sonra, şark ıslahat planını temel olan, uygulamasını, amacına ulaşmasını kolaylaştıracağı düşünülen başkaca yasalar da devreye konulur. Haziran 1927’de çıkarılan iskan kanunu da bunlardan biridir. Hedef Kürtlerin batı illerine nakledilmesi. 1934 yılına kadar değişik tarihlerde bu amaçla 43 yasal düzenleme yapılır. Sürgün edilenlerin batı illerinde topluca ikametine izin verilmez.

Türk nüfusu içinde küçük bir azınlık teşkil edip kolayca asimile olabilmeleri düşünülerek bu dağıtım mecburiyet esasına göre yapılır. İkinci bir emre kadar yerinden edilenlerin memleketlerine dönüşü yasaktır. 1930’daki Ağrı İsyanının bastırılmasından tam 4 yıl sonra 1934’te 2510 sayılı yeni bir iskan kanunu çıkartılır. Bu yasanın ruhu bir şeylere hazırlık yapıldığını göstermektedir. Türklük ve Türkleştirme esasına dayalı bir iskan planı yapılmıştır. Yaşamın bir maddesi bu ırkçı zihniyeti şöyle dışa vurmaktadır. “Türk ırkından olmayanların serpiştirme suretiyle köylere ve ayrı mahallelere ve küme teşkil edilmeyecek şekilde kasaba ve şehirlere iskanları mecburidir.” Şark ıslahat planı ile açıktan startı verilmiş olan Türkleştirme politikalarının Dersime yansıyacağını gösteren başkaca işaretler, demeçler, tehditlerde vardı. Hem de en etkili ağızlardan. İşte birkaçı.

‘Kürtlük, öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır’
•Tarih 1926 mülkiye müfettişi Hamdi Bey’in hükümete sunduğu rapor: “Dersim, cumhuriyet hükümeti için bir çıban başıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket alameti için mutlaka lazımdır.

•Aslen Bitlisli bir Kürt ailesi olan Kürümoğlu ailesine mensup İsmet İnönü’nün dönemin başbakanı iken milliyet gazetesine verdiği demeç: “Sadece Türk milleti bu ülkede etnik ya da ırki birtakım hakları isteyebilir. Başka hiçbir kişinin buna hakkı yoktur.”
•Yine İnönü’nün hazırladığı Dersimi Islah Planı. Söz konusu plan üç aşamalıdır ve hazırlık, Silahtan tecrit, son olarak da yeniden iskan aşamalarından oluşmaktadır.
•1931’de Genel Kurmay başkanı Fevzi Çakmak’ın hükümete sunduğu rapor “Dersimli okşamakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersim’liye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazari itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”
•1931’de 1. Umumi müfettişi İbrahim Tali Öngören’in sözleri: “Bütün Dersim’in hariçle münasebetini keserek, taaruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya zorlamak ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. Her tarafı esaslı suretle kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkararak garba atmak ve serpiştirmek.”
•1932’de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın hükümete verdiği rapordan: “Dersimlilere kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır. Kuzey Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir. Askeri harekata başlamadan tüm silahlar toplatılmalıdır.”
•1935’te İsmet İnönü: “Sınıra yakın yerlerin ve Elazığ, Erzincan, Erzurum gibi büyük merkezlerin Türkleştirilmesi önem arz etmektedir.”

Soykırımın ayak sesleri
Bütün bu demeçler devlet nezdinde verilmiş bir kararın ve gelecek olan soykırımın ayak sesleri niteliğindedir. Bunlar açığa çıkanlardan sadece birkaçı olmakla birlikte zihniyeti ortaya koymaktadır. Dersim’in Alevi kimliği, mezhepsel olarak baskın inançtan farklılık arz etmesi de devlet nezdinde kabul görmemekte ve inançsal düzeyde de asimilasyonu amaçlanmaktadır. Ancak Dersim’e yönelimin başat karakteri tüm açıklama ve raporlarda, dönemin canlı tanığı ve uygulayıcılarından olan Sıdıka Avar’ın yazdıklarından da anlaşılacağı üzere, Türklüğün hakim kılınmasıdır. Kürdistan’ı Kürtlükten arındırmanın son halkası olarak Dersim görülmekte, yalnızlaştırılıp kuşatılarak adım adım bu kuşatmanın daraltılması ve nihai darbenin indirilmesi planlanmaktadır. Tüm hazırlıklar “geliyorum” diyen soykırım uygulamalarına işaret etmektedir. Ve son olarak mecliste Tunceli kanunu çıkarılır. Dersim’in ismi Tunceli olarak değiştirilir. Devletin neyi amaçladığı her şeyi ile ortada iken çıkarılan Tunceli Kanunu’nun görünür gerekçesi şöyle açıklanır: “Halkı ağaların elinden kurtarma, halka yakın olup koruma altına alma.” Bu amaçla 4. Umum müfettişliği oluşturulur ve başına Sıdıka ile Sabiha’nın pek “tonton” olarak tarif ettikleri Abdullah Alpdoğan getirilir. Görev sahası Dersim, Bingöl, Munzur ve Elaziz’i kapsar. Sınırsız yetkilere sahiptir. Sahadaki tüm uygulamaların pratik yürütücüsüdür. Dersim Sahasında yaşatılan katliam ve acıların, yerinden etmelerin, asimilasyon politikalarının alandaki baş sorumlusu Alpdoğan oluyor. “Çıbanbaşı” Dersim’in ortadan kaldırılması için devlet kararını vermiş, tüm hazırlıklarını tamamlamıştır. Şimdi ya bir gerekçe bulmaya ya da yaratmaya sıra gelmiştir. Şex Sait’i erken isyana sürükleyen provokasyon gibi benzer bir durum gözetilir. Kendilerine yönelik kapsamlı bir saldırının hazırlıklarını gören Dersimliler iki bucağı birbirine bağlayan köprüyü yıkıp, telefon hatlarını keserler. Bu durum, devlet açısından yıllardır hazırlığı yapılan imha planını yürürlüğe koymak için kafi gelir. Uçaklar havalanır, Dersim’e bildiriler atılır. Ya teslim olacaklar ya da cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceklerdir, başka bir seçenek yer almaz atılan bildirilerde. Hemen ardından Genelkurmayın, tenkil harekatının başlatılması emri devreye sokulur. Dersim acımasızca bombalanır, halk zarar görmemek için sığınaklara mağaralara çekilir. Bazı aşiretler General Alpdoğan’a elçiler yollayarak saldırıların durmasını ve özerk yaşam taleplerini iletirler. Alpdoğan elçileri katleder. Buna karşı direnişçiler de misillemede bulunur. Devlet hava ve kara gücüyle köylere hücum devam eder. Büyük bir kıyım yaşatılır.

Amaç, Dersim’i Kürtlükten arındırmak
Bu süreçte neler yaşandığını dönemin emniyet müdürü olan İ.Sabri Çağlayangil, bugünün CHP lideri olan Kemal Kılıçdaroğlu’na şöyle anlatır. “Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler, mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu, zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekat oldu. Hükümet otoritesi de köye ve dersime girdi.” Bu diyaloğun ses kayıtları hala internet sitelerinde duruyor olsa gerek. Tayyip Erdoğan sırf CHP’yi sıkıştırmak maksadıyla diline dolamıştı. 50 bin Dersimlinin katledildiğini itiraf etmek durumunda kalmıştı. Şimdi aynı Erdoğan Çöktürme Planları ile Şark Islahat Planını güncellemiş bulunuyor. Kürt katliamı söz konusu olunca geleneksel nizam partileri aynı safta buluşmadan edemiyorlar. Renkleri farklı olsa da aynı kumaşın parçaları oldukları bir kez daha anlaşılıyor. Bu büyük katliamın amacı Dersim’i Kürtlükten arındırmak ise de sadece fiziki imha ile yetinilmeyeceği açıktı. Kırılan ağaçlar yeniden yeşerebilirdi, bunu önlemek için bütünlüklü tedbirler alınmalıydı. Direnişin bastırılmasının ardından alınan bakanlar kurulunun gizli kararı da bunu ortaya koyuyordu. “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri tamamen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumu görülmüştür.” Günümüzdeki Sur’u, Nusaybin’i, Şırnak’ı, Gever’i ve oradaki halkın yerinden edilme politikalarını ne de çok anımsatıyor değil mi? Tam 80 yıl sonra ve Dersim katliamını güya eleştiren Erdoğan rejiminin icraatları olarak aynı zihniyeti görmekteyiz. On binlerce insan katledilirken geriye kalanların sürgün planı devreye sokulur. Mecburi iskan yasası zaten 1925 sonrası yürürlüğe sokulan Türkleştirme politikalarının bir parçasıdır. Yenisi, Dersim’e uygulanır. Binlerce, on binlerce katliam mağduru trenlerle batıya sürgün edilir. Henüz Hitler Yahudileri trenlerle ölüm yolculuğuna çıkarmamıştı. Zehirli gazlarla Kürtler, mağaralarda katledilirken de Yahudilerin gaz odalarında imhası henüz akıl edilmemişti. Sürgünler öyle bir planlanır ki Türk çoğunluk içinde bu ailelere yalnızlıklarını hissettirip Türkleşmekten başka bir seçenek bırakılmamaya çalışılır. Örneğin sürgünlerden 158 hane Denizli’nin 161 köyüne düşecek şekilde yerleştirilir. Tüm sürgünlerin karşı karşıya kaldıkları uygulama budur. On yıl boyunca memleketlerine dönüşleri yasaklanır. Yasak kalkınca kimi döner, önemli bir bölümü kendilerine dayatılan bu yaşamı kabul etmek durumunda kalır. Binlerce kız çocuğu askerlere evlatlık ya da hizmetçi olarak verilir. Dersimin kayıp kızlarının önemli bölümü hala geçmişinin izlerini, koparıldıkları aile üyelerini aramaktadır. Birçoğu ise muvaffak olamadan ya ölmüşlerdir ya da sessizce yaşananları kabullenmişlerdir. Sıdıka’ya teslim edilen, gece yarısı kabus görerek yatağından ağlayarak, korkuyla fırlayan kız çocukları işte böyle bir sürecin mağdurlarıdırlar. Birde askerlerin eline geçmemek için kendilerini uçurumlardan atan sayısı belirsiz Kürt kadınları vardır. Evler, köyler yakılır, yıkılır. Öyle bir korku imparatorluğu yaratılır ki bir daha kimsenin Kürtlükten, direnişten bahsedemez hale gelmesi amaçlanır. Güncelde bu zihniyet AKP-MHP ile sürdürülüyor. Süleyman Soylu diyordu ya “öyle bir yapacağız ki bir daha kimse ağzına PKK ismini alamayacak” diye. İşte Soylu’nun beslendiği damar budur. Derdi de direnen özgürlük arayan Kürt iradesidir. Devletin milli mutabakat halinde, topyekun seferberlik içerisinde ordusu, partileri, medyası, kayyumlarıyla hedeflediği de özgür Kürt iradesidir. Polyanacılık oynamanın alemi yoktur, gerçekle yüzleşmek bazen acıtır ama aynı zamanda yüzleşene bazı sorumluluklar da yükler.

Yaşatılanlarla yüzleşmek
Erdoğan “başa döneriz” diye tehdit edince birçok naif yorumcu 2009-2011 sürecini kastettiğini dile getirdi. Oysa Erdoğan en baştan bahsediyordu. Yani şark ıslahat sürecinde yaşananlar da bunu göstermiyor mu? Şimdi BM 1951 tarihli kararıyla neyi soykırım olarak kabul etmiş ona yeniden bakalım ve Rêber Öcalan’ın son savunmasının ismini neden “soykırım kıskacındaki Kürtler” koyduğunu sorgulayalım. Yaşatılanlarla yüzleşmek koşuluyla tabi. Sabiha yerleşim yerlerini ve insan bedenlerini bombalamakla görevlendirilmişti. Sıdıka’nın görevi ise zihinleri ve ruhları bombalamaktı. Eylemleriyle binlerce çocuğu yetim ve köksüz bırakan Sabiha ve Sıdıka da yetim büyümüşlerdi oysaki. Bu sürecin binlerce mağdurundan birinin Sekine Evren olduğu söylenir. Dersim’in kayıp kızlarından biri olduğunu öğrendiğinde yaşama küstüğü, acıyı içine attığı ve bu nedenle amansız bir kanser hastalığına yakalanıp erken yaşta yaşamını yitirdiği ifade edilir. Sekine, darbeci Kenan Evren’in, Dersim’in kayıp kızlarından biri olan eşidir. Tıpkı Sabiha’nın yetim bir Ermeni kızı olduğu iddiası gibi, Sekine’nin de Dersim’in kayıp kızlarından olduğu iddiası tartıştırılmaz, üstü kapatılır. Kürtlük, bir hakikat olarak, betonlanıp kapatıldığı mezarı parçalamıştır. Bu doğru. Ama en acımasız ve ölümcül soykırım türü olan kültürel soykırım uygulamaları da hala yürürlüktedir. Bu iki gerçeği birlikte akılda tutmak gerekiyor. Soykırım politikaları var oldukça Sabihalar, Sıdıkalar eksik olmayacaktır. Tıpkı günümüzde olduğu gibi.
Peki ya Seyit Rızalar, Besêler, Alişer ve Zarifeler? Söylemeye gerek var mı?