‘1400 gündür aynı acıyı yaşıyor’

- Newaya Jin
225 görüntüleme
14 Haziran 2018’de Urfa’da AKP Milletvekili İbrahim Halil Yıldız, kardeşi Mehmet Şah Yıldız yanındaki heyet ve silahlı korumalarıyla birlikte ‘esnaf ziyareti’ sırasında tartıştıkları Celal ve Adil Şenyaşar kardeşleri yaraladı. Hastaneye kaldırılan Şenyaşar kardeşler, Yıldız’ın yakınları ve korumaları tarafından doktor ve hemşirelerin gözleri önünde bıçak ve tabancayla katledildi.

Hastaneye çocuklarını görmeye giden baba Esvet Şenyaşar da Yıldız’ın yakınları tarafından linç edildi. Ağır yaralanan ve Antep’e hastaneye kaldırılan Esvet Şenyaşar, oğullarının defnedildiği saatlerde hayatını kaybetti. Diğer oğul Fadıl Şenyaşar ise tedavi gördüğü Balıklıgöl Hastanesi’nden taburcu edilir edilmez “kasten adam öldürme, ruhsatsız silah ve mermi taşıma, yaralama” suçlamasıyla tutuklandı. 37 yıl 9 ay ceza kesildi. 3 yıl 6 aydır tek kişilik hücrede tutuluyor. O günden bugüne 9 savcının değiştiği olayla ilgili dava açma girişiminde bulunan sadece 1 savcı oldu. Söz konusu savcı “23 kişinin olaya karıştığını tespit ettim, birilerinin kellesi gidecek” dedi ve davayı açamadan görev yeri değiştirildi. Katiller ise hiçbir şey yaşanmamış gibi çok rahat, çünkü iktidarın himayesinde olanların cezalandırılmayacağını bilmekteler. Unuttukları tek şey ise, bu iktidarın ömrünün sonsuz olmadığıdır.  Bu adaletsizlik karşısında Emine Şenyaşar ve saldırıdan yaralı kurtulan oğlu Ferit Şenyaşar 9 Mart 2021’den bu yana Urfa Adliyesi önünde ‘adalet’ talebiyle oturma eyleminde. 66 yaşlarında olan Emine anne her gün evinden 42 kilometre uzakta bulunan Adliye binasının önüne giderek “Adalet nerede?” diye soruyor. “İstanbul’da denizin içine, Ankara’da toprağın altına baktım adaleti bulamadım” diyor. Durmaksızın ağladığı için yüksek oranda görme kaybı yaşıyor. ‘Öleceğimi bilsem de adalet yerine gelinceye kadar geri adım atmayacağım” sözleriyle kararlılığını dünyaya ilan ediyor.  Onlarca kez ‘kamu memuruna hakaretten’ hem anne Şenyaşar hem de oğlu ifadeye çağrılarak nöbet eyleminden vazgeçirilmeye, susturulmaya zorlandılar. Ama hiçbir girişim ve tehdite boyun eğmedi Emine anne. Peki bir yılı aşkın süredir vahşice katledilen oğulları ve eşinin katillerinden hesap sorulması, cezaevindeki oğlunun serbest bırakılması talebiyle kararlılıkla mücadelesini sürdüren Emine Şenyaşar kimdir? 14 Haziran 2018’den önce nasıl bir hayatı vardı?

Emine Şenyaşar kimdir?
Emine anne aslen Urfa’nın Gogan köyündenler. Ancak henüz doğmadan, dedesi köy ağasının zulmünden kaçarak Aşmê köyüne yerleşir. Emine anne de Aşmê köyünde doğuyor. 6 kız, iki erkek olmak üzere toplamda 8 kardeşler. 8 de üvey kardeşi var Emine annenin. Evin ikinci büyük çocuğudur. Şedadî aşiretinden olan ailesi Aşmê’de ticaretle uğraşıp, çevre köylerin tarlalarını sürerek geçimlerini sağlıyor. Çocukluk yıllarını anlatırken hiç okumadığını belirtiyor: “Küçükken ‘kim gördü’ oyununu oynardık. Hem oyun oynar hem de tarlada pamuk toplardık. Tarla işleri zahmetliydi” cümleleri dökülüyor ağzından. Gözleri derinlerde bir yerde. Üstelik bahsettiği 5-6 yaşları. Ta o yaşlarda başlamış çalışmaya. Evlenene kadar sadece bir kez Suruç’a gitmiş, o zamana kadar köyden hiç çıkmamış.Yine o yaşlardayken üvey annesinin yolunu kesen köylülerle başlayan kavga daha sonra büyümüş. Silahların da kullanıldığı kavgada babası ağır yaralanmış, ancak iyileşmiş. Olay sebebiyle babası kardeşiyle birlikte 4 yıl cezaevi yatmış.

 Berdel…
Kıt kanaat idare edilen bir hayat, köyün sarı sıcağı, toz ve kum fırtıları içerisinde yıllar Emine anneyi evlilik yaşlarına taşımış. “Berdel evliliği yaptık” diyerek sözlerine başlıyor ve devam ediyor: “Eşim Esvet Tuxutê (Tümsekli) Köyü’nden. Ben Esvet’le evlendim, Esvet’in kızkardeşi de ağabeyim İbrahim Halil ile. Esvet benden iki yaş büyüktü. Askerden dönünce evlendik. Bizi köyün dışına götürdüler. Orada beni ve Esvet’in kızkardeşini değiştirdiler. Sadece elbisemi giydim ve kayınbabam Mahmut’un evine gittim.”

 ‘Bir inekle geçimimizi sağladık’
Suruç girişinde, kalabalık bir aileye gelin gidiyor Emine anne. 3 yıla yakın kayınbabaları ile aynı evde yaşıyorlar. Yaşadığı zorlukları detaylandırmıyor ama “Hiçbir şeyimiz yoktu. Çok çektik…” sözleri dökülüyor dilinden. Sonra ayrılıp Tuxut köyüne yerleşiyorlar eşiyle: Bir inek aldık, onunla geçimimizi sağladık. Yoğurt, peynir, tereyağı yapıp satıyordum. Hacı Esvet ise 2-3 dönüm tarlaya pamuk ekip biçiyordu.

‘32 yıl önce Suruç’a yerleştik’
Sonraki yıllarda Zeyde, Celal, Perihan, Ferit, Fadıl, Adıl ve Mehmet adında çocukları oluyor. Birkaç yıl çocukları da yanlarına alarak köyden Harran’a pamuk toplamaya gidiyorlar.  Ardından Suruç’a taşınmaya karar veriyorlar. 30 yılı aşkın bir süre önce Suruç’a yerleşiyorlar. Dikili Mahallesi’nde küçük bir ev kiralıyorlar. Ancak yine hiçbir şeyleri yok. Eşi Esvet Suriye’den malzeme alıp Kıbrıs’a götürüp satmaya başlıyor. Çocuklar büyüyor bu arada. En büyük kızı Zeyde örgü kursuna gidip ardından da çalışmaya başlıyor. Yetişkinlik yaşına gelince de evleniyor. Rojda adında bir kızı oluyor. Ancak Zeyde hastalık nedeniyle 25 yaşında hayatını kaybediyor. “Kızım bana emanet etti” dediği torunu Rojda’ya da Emine anne bakıyor.
Diğer çocuklar orta ve lise öğrenimlerini birer birer bitiriyor. İlerleyen zamanlarda ise  buldukları işlerde çalışmaya başlıyorlar. Perihan, Ferit ve Fadıl evleniyor. Celal uzun bir süre tüpçülük yaptıktan sonra züccaciye dükkanı açıyor. Kardeşleri de yanında çalışmaya başlıyor. Fadıl da ayrı bir dükkan açıyor sonra. Geçimlerini dükkanlardan gelen gelirle sağlıyorlar.

 ‘Bir gün bile birbirlerini kırmadılar’
Emine anne, çocuklarının kendisine karşı sevgi ve saygılı oldukları kadar birbirlerine karşı da sevgi dolu ve yardımsever olduklarını söylüyor ve ekliyor; “Bir gün bile birbirlerini kırmadılar. Adıl ve Celal birbirlerini çok sever, her yere birlikte giderlerdi.” Emine annenin oğlu Fadıl’ın bir kızı, Celal’in iki kızı bir oğlu, kızı Perihan’ın ise beş çocuğu var.

‘Çocuklarının hepsini tarayarak öldürdüler’
Olay günü komşularının kızkardeşinin taziyesine gittiğini belirten Emine anne sonrasında yaşananları şu ifadeler ile anlattı: Taziyeden sonra dükkana gittim. Adıl’ı gördüm,  kalabalık olunca eve geldim. Celal telefon açarak dolma yapmamı istedi. Ben de ‘neden daha erken söylemedin, geç oldu yetişmez’ dedim. Çok geçmeden Celal’in kızı Melisa koşarak geldi. ‘Fadıl dükkana doğru koşarak gitti. Kavga var’ dedi. İçimden, ‘çocuklarım hiç kimseyle kavga etmez’ diye geçirdim. Aceleyle evden çıktım. Dükkana doğru giderken bir kadın komşumuz, ‘Nereye gidiyorsun? Seni de öldürecekler. Çocuklarının hepsini dükkanda tarayarak öldürdüler’ dedi. Ben de ‘çocuklarımı öldürdülerse beni de öldürsünler’ diyerek koştum. Dükkana gitmeme izin vermediler. Oradan hastaneye gittim… Sonrasını hepiniz biliyorsunuz…”
Olay günü Emine annenin tek bir derdi vardı, o da oğlunun istediği dolmanın yetişmemesi! Ancak gün geceye evrilmeden dağ gibi iki oğlu ve eşi vahşice katledilmişti. 

Hiçbir anne bu acıyla sınanmasın!
Oğulları için yan yana iki mezar kazıldı önce. Veda etmek zordu, hem de en zoru… Böyle bir son hiç düşünmemişti Emine anne. O, soğuk toprağı kendinden önce hiçbir evladına yakıştırmamıştı. Hiçbir annenin yakıştıramadığı gibi… 25 yaşında kızını toprağa verdiğinde başka annelerin bu acıyla sınanmamasını dilemişti. Oysa bugün yine o soğuk toprağın hemen üstünde oturuyordu. Kazılmış o iki çukura bakarak kim bilir kaç ömürlük ağlamıştı! Hem oradaydı hem de değildi. Ne çok diledi kötü bir rüyanın içinde olmayı… Rüya olması halinde ne adaklar adayacağını…  Yıkılmamak için avuçlarını dayadığı toprağın sıcaklığını hissetti bir an. Belki o kadar da soğuk değildi, üşümeyecekti evlatlar… Yüzünde gözyaşlarından kıvrımlı bir patika inmiş, siyah tülbentini çenesine yapıştırmıştı. Kirpiklerindeki tuhaf bir yapışkanlık müsaade etmiyordu gözlerini açmaya. Hoş pek de açmak istemiyordu! O çukurları göreceğine kendi göz çukurlarında öylece yitmek istiyordu… Meğer görmeyince de acı değerinden hiçbir şey kaybetmiyormuş! 

1400 gündür aynı günü yaşıyor
Zaman hükmünü yitirmiş, kollarıyla sarmalamaya çabaladığı toprak değilmiş de iki bebeymiş gibi yüzüne yüzüne sürüyordu. Sonra saçlarını okşadığı iki haylaz çocuk olup gülümsüyorlardı annelerine. Celal’in ilk kazandığı parayla aldığı tatlının tadı vurdu damaklarına… Yorgun argın işten geldiğinde göz ucu selamıyla karşılaştı. Düğününde Adille kolkola halaydalar şimdi. Ne güzel gülüyor oğullar… Sabahın ilk ışıkları, evden çıktılar birlikte. Elleri ceplerinde, adımları hızlı… Hep bu saatte mi çıkıyorlardı? Akşama ne yemek yapacaktı? Doğru ya şimdi hatırladı: Dolma!  Uğultular bir müziğin sesinin aniden yükselmesi gibi çoğaldı birden. Halbuki yalnızdı. Yoksa değil miydi? Bu kalabalık ne ara toplanmıştı? Çukurlar yerini tümsekle değişmişti. Peki neden hala kazma kürek sesleri duyuyordu? Başını kaldırdı, gözlerini aralayabildiği kadar araladı. Üçüncü bir mezar kazılıyordu!  Emine anaya eşini de yitirdiğini kimse söyleyememişti, artık gerek de yoktu… 

O, 1400 gündür aynı günü, aynı acıyı yaşıyordu!