Türkiye Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin “tek dil, tek din, tek millet, tek devlet” anlayışı üzerine inşa etmiş, farklı etnik kimlikleri, inanç gruplarını ve kültürleri Türklük ve Sünni İslam çizgisinde homojenize etmeyi amaçlamıştır.
Bu bağlamda, 1915’te Ermenilere yönelik Soykırım gerçekleştirilmiş, Rumlar ise baskılara maruz bırakılıp zorunlu göçe tabii tutulmuştur.
Yeni kurulacak Cumhuriyet için en büyük tehlike olarak geriye Kürtler ve Aleviler kalıyordu. Ve 1920’lerden itibaren bilhassa Kürtlere yönelik planlanan soykırım politikaları devreye konulmaya başlanmıştır.
Bu yazı, Türk ulus-devletin örgütlenmesinin doğa üzerindeki sömürgeci niteliğini ve bunun yarattığı tahribatı eko-kırım kavramı çerçevesinde ele almaktadır.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin, Kürtlere ve Kürt coğrafyasına yönelik yok etme, yerinden etme, hafızasızlaştırma, demografik yapıyı bozma ve kimliksizleştirme politikaları dönemin şartlarına ve koşullarına uyarlanarak, sistematik bir biçimde devam etmiş ve devam etmektedir.
Baraj-HES projeleri
Kürdistan’da baraj ve HES projeleri devletin kendi raporlarında dahi güvenlik barajları olarak tanımlanmaktadır. Bingöl, Şırnak, Hakkâri, Batman, Mardin, Diyarbakır ve Dersimde yapılan, yapımı süren ve yapılması planlanan barajlar, yerleşim alanlarını, tarihi yapıları, kültürü, endemik bitki türlerini ve ekosistemi yok ediyor, yerel ve bölgesel iklim değişikliklerine yol açıyor ve insanları göçe zorluyor.
Ilısu Barajı sonucu 199 yerleşim yeri sular altında kaldı, neolitik dönemden bugüne kadar gelen tarihi ve kültürel varlıkları yok oldu, inançlar sular altında kaldı, yaklaşık yüz bin insan Ilısu Barajı’ndan dolayı yerinden edildi.
Yaşam alanlarından koparılan insanlar metropollere göç etmek zorunda kalmış bu da yoksulluk, işsizlik veya ucuz işgücü gibi sosyo-ekonomik sonuçlara yol açmıştır.
Dersimde 1980’lerin başından itibaren dört baraj ve altı HES’in yapımı tamamlanarak, işletmeye açıldı: Mercan HES’i, Uzunçayır Barajı ve HES’i, Dinar HES’i, Tatar Barajı ve HES’i, Seyrantepe Barajı ve HES’i ile Pembelik Barajı ve HES’i. Bu projelerden bölge halkı ciddi şekilde etkilendi. Köyler, köylülerin yaşam alanları, kutsal mekanları, toplumsal hafızaya ait varlıklar baraj-HES suları altında kaldı. Yine bu projelerin çoğunun 37-38 Dersim Soykırımı’nın yaşandığı mekanlar yapılıyor olması toplumsal belleği, hafızayı imha etmeye yönelik bir politika olduğunu göstermektedir.
Orman yangınları
Orman yangınları, çözüm sürecinin bitirilmesiyle 2015 yılı haziran ayından itibaren yeniden başlatıldı. Başta Dersim, Amed, Bingöl, Şırnak, Hakkâri olmak üzere tüm Kürdistan illerini kapsayacak şekilde tekrar devreye konulmuştur. Sistematik olarak çıkarılan yangınlar 1990’larda boşaltılan ve 2000’lerde tekrar dönüşlerin yaşandığı yerleşim alanlarını kapsamaktadır. Halkın geçimini sağladığı hayvancılık faaliyetleri, bağ-bahçe ve tarım alanlarının da yangınlarda hedef alınmasıyla halk tekrar göçe zorlanıyor.
Cudi, Gabar, Besta bölgesinde her yıl sistematik olarak orman yangınları çıkartılmaktadır. Orman yangınlarının çıkarıldığı bölgelerde var olan karakollar dışında yeni karakol ve kalekol yapımlarına hız verilmiştir. Bölge kapsamlı bir şekilde ormansızlaştırılarak biyoçeşitlilik yok ediliyor, mevcut habitat ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.
Bununla birlikte, Besta, Gabar ve Cûdî başta olmak üzere birçok dağlık bölgede asker gözetiminde korucular eliyle yıllardır ormanlar kesiliyor.
Maden ocakları
Cudi dağı maden ocaklarıyla talan edilmiş durumda. Bir yandan maden Ocakları için ormanlar katledilirken, bir yandan da yine bu ocakların ‘güvenliğini’ sağlamak için karakollar-kalekollar inşa ediliyor. Yüze yakın karakol inşa edilmiş durumda.
Hakkari’de de benzer şekilde çok sayıda – 100’ün üzerinde – maden şirketi bulunuyor ve bu şirketlerin çoğu faaliyet yürütüyor. Gelinen aşamada, Hakkari’nin tamamı maden sahası olarak işaretlenmiş durumda.
Madencilik faaliyetleri bölgenin ormanı, suyu, toprağını ve biyoçeşitliliğini yok etmekle birlikte, halkı geçim kaynaklarını da elinden almakta ve göçe zorlamaktadır.
145 maden projesinin bulunduğu Dersim’de Munzur Dağları’nın tamamı maden sahası ilan edilirken, bölgede faaliyet yürüten maden şirketlerinin arkasında ise Kanadalı şirketlerin başı çektiği uluslararası sermaye yer almaktadır.
Su: savaş silahı
Türkiye, barajları Suriye ve Irak devletlerine karşı baskı aracı olarak da kullanmaktır. Dicle ve Fırat nehirleri Suriye ve Irak için yaşam kaynağıdır. İçme suyu, tarım ve elektrik açısından büyük önem taşır. Türkiye’nin bu nehirler üzerinde bulunduğu müdahalelerle; suyun yönünü değiştirmek, suyu kesmek, önüne set koymak, baraj inşa etmek bu nehirleri Irak ve Suriye’ye karşı stratejik silahı olarak kullanmaktadır. Türk devletinin Fırat’ın suyunu keserek özellikle Kuzey-Doğu Suriye’de Kürtler ve diğer etnik kimliklerin yaşadığı bölgelerde halkın suya erişiminin engellemesi, askeri saldırıların yanı sıra suyun da sivil halka yönelik bir savaş silahı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Kürt halkının tarihi, kültürü, toplumsal yapısı doğayla kurduğu ilişki üzerinden şekillenir. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze çıkartılan orman yangınları, baraj-HES projeleri, maden-taş ocakları ile yapılmak istenen şey Kürdistan coğrafyasında, devlet hegemonyasını inşa edip tahkim etmek, demografik yapıyı dönüştürmek, nüfusu yerinden etmek, kalan nüfusu ve coğrafyayı devletin kontrolünde olmasını sağlamak, halkın geçim kaynağını, dilini, kültürünü, tarihini, kimliğini, toplumsal hafızasını yok etmek, Kürdistan coğrafyasını insansızlaştırmaktır.
Çözüm: demokratik modernite ışığında ekolojik-toplum
Demokratik modernite, kapitalist modernitenin sömürücü, merkezileştirici ve doğayı metalaştırıcı yapısına karşı; komünal yaşam değerlerini, demokratik özyönetimi, kadın özgürlüğünü ve ekolojik bir toplumu esas alır.
Ulus-devletin tekçi, inkârcı, cinsiyetçi, asimilasyoncu karakterine karşı; yerel halkların, toplulukların ve farklı kimliklerin, inançların demokratik öz örgütlülüğüyle şekillenen bir doğa-toplum ilişkisini inşa etmeyi hedefler.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Modernite paradigması, Kürdistan’da uygulanan devlet politikalarına karşı bütüncül bir çözüm ve direniş hattı sunar. Eko-kırım politikalarının karşısında; demokratik ulus, komünal ekonomi, doğaya uyumlu üretim ve kadın özgürlüğünü temel alan bu paradigma, yalnızca Kürt halkı için değil, tüm insanlık için yaşanabilir bir geleceğe dair perspektifi sunmaktadır.
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosun da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ifade ettiği üzere, kapitalist burjuva toplumu adlandırmasının gerçek toplumla bir ilgisi yoktur. Bu adlandırma, soyguncu talan rejiminin maskelenmesi için geliştirilmiştir. Kapitalizm toplum karşıtıdır ve onun bulaştığı hiçbir şey topluma hizmet etmez. Buna karşılık, toplum doğası gereği komünaldir. Komün temelli şekillenmiştir. Bu nedenle, komünalitede ısrar, insan olmakta ısrardır.
Kapitalist ekonomi ve endüstriyalizm hem toplumu hem de fizik doğayı, aşırı kâr ve sömürü motivasyonuyla büyük bir yıkıma uğratmıştır. Bu, toplumsal kaos ve ekolojik kriz anlamına gelmektedir; özü budur.
Doğaya yabancılaşan, doğayı yıkıma ve krize uğratan egemenlikçi zihniyet ve üretim biçimleri aşılmalıdır. Bunun yerine doğa ile yeniden bir sözleşme temelinde ve uyum içinde yaşamanın yolları bulunmalıdır. Üretim-tüketim kültürü, bu doğrultuda ekolojikleştirilmelidir. Çevreye duyarlı komünal üretimle endüstri kullanımı, bu amacın gerçekleşmesinde olmazsa olmaz gerekliliklerdir.
