Anlamın ve güzellik arayışının sonsuzluğuna…
Sürgünlerde ve süngülerle geçen ömre atfen…
Evin’e…
Hikayeler bizi biz yapan, güç veren ve bugünlere taşıyan yaşanmışlıklardır. Acılar, tebessümler, özlemler, öfkeler ve umutlar toplamıdır. Bir ömre bedel sevinçler, güzellikler, iyiliklerle dolu kısacık yaratılış anlarıdır. Anlatılmayı beklerler. Yürek, beyin ve bedenin sınırlarından taşan, hayatın sıradan akışına meydan okuyan o yaşanmışlıklar anlatılmak isterler. İnsanın muktedirlere başkaldırışı, kader diye sunulana isyanıyla örülü tanrısal yürüyüşü kelimeler aracılığıyla ölümsüz olsun diye beklerler. Hikayelerine kavuşmayı en çok bekleyen ve anlatılmayı herkesten çok hak edenler ise onlardır. Ülkesini tanrısal edayla baştan başa arşınlayan, küçük bedenlerine bir orduya yetecek kadar deneyim sığdıran, küçük elleri ve ayaklarını sarsılmaz iradeleriyle mucizevi bir güce dönüştüren hep yürüyen, hep çalışan, hep inanan ve umut eden gerillalar.
Her karış toprakta alın teri…
Evin yoldaşın da biriktirdiği hikayeler var. Basret Suyu’nu avuçlayan ellerinin, Cudî’nin zirvesine ulaşmaya çalışırken su toplayan ayaklarının, Herekol’un kayalıklarında bir kartal kanadı gibi açtığı omuzlarının, Zendura’dan, Xantur’dan Kela Memê’yi gören gözlerinin bize anlattığı hikayeler var. Ülkemin her karış toprağına can suyu olan alın terinin anlattığı şeyler var… Bu yazı da bir başlangıç olsun. Evin’in yaşamına tanıklık ettiğim zamanlardan usuma düşenler yazılmayı bekleyen hikayesine koşan kelimeler olsun…
Çoğaltmak, aramak ve bulmak…
Göçebelik hep ürkütür, yalnızlık hissi verir insana. Ama Evin’in göçebeliği başkaydı. Değer biriktirmek, çoğaltmak, aramak ve bulmak için düştü yollara. Gittiği her yere yeniliğin, güzelliğin, aşkın tohumlarını ekti. Herkese ve her şeye diz çöktüren zamana karşı dik duran, keskin kılıçlarını sallayanlara karşı belinde kuşağıyla zılgıtlar çeken kutsallıkların yaratıcısı, kavganın yılmaz savaşçısı oldu. Ağız dolusu bir kahkaha ya da göz pınarlarından süzülen utangaç gözyaşı oldu toprağa emanet edilen bedenler için. Dayanılmaz acıların ortasında umudun en güzel resmi oldu.

Çimen, toprak, iğde kokusu bıraktı
Botan’ın asi, inançlı ve yılmayan savaşçısının yarattığı bu gelenek dağlardan şehirlere aktı. Avrupa’nın her şehrinde ayağa kalkan öfke, Kürdün göz pınarlarından dökülen yaşlar, her slogan ve yanan ateşte Evin’in dağlardan bu soğuk kıtaya bıraktığı izler var. Bir gün batımı kadar kısa ama öyle de seyrine doyulmayan bir güzellik. Kayalara çarpan dalgalar gibi karşı konulmaz bir güç. Kirin, pasın, dumanların kokusu arasında seçebildiğimiz bir çimen ve toprak kokusu gibi izler. Kimsenin dokunamadığı, kirletemediği, çürütemediği izler bıraktı dokunduğu bu coğrafyada. Bir serin yel, içimizi titreten soğuklarda bir kış güneşi, kavuran bir sıcaklıkta bir yaz yağmuru, şehirlerin tatsız, kokusuz akışında burnumuza çalan bir iğde kokusu oldu.
Kendi yaralarını değil bizim yaralarımızı sağaltmaya gelmişti
Evin, belki de bunun için ayak basmıştı bu soğuk kıtaya. Göçebeliğinin son durağı olan Avrupa’ya. Kim bilir bizim gibi o da bilmiyordu bu tarihsel misyonunu. Yaşamına, umutlarımızı katledenlerin eremeyeceği derin bir sırrı taşımak için buradaydı. Şimdi anlıyorum, kendi yaralarını değil bizim yaralarımızı sağaltmaya gelmişti…
Umut ve sevginin taşıyıcısı…
Çünkü bilgenin öğretisini ilk örenler ve pratikleştirenlerle yaşamıştı. Cudî’nin eteğindeki Endiwer’den Hilalî’ye köy köy, Dêrik’ten Qamişlo’ya şehir şehir, ilmek ilmek örmüştü özgür yaşamın sırrını. Bir kuşun yavrusuna kurduğu gibi özveriyle, sabırla, her gün ve her an soluksuz kalbinin aralıksız çırpınışlarıyla bir yuva kurmuştu Kürt kadınlarına. Özgürce nefes alabileceği özerk alanlar yaratmak için çalışmıştı. Evin göçebe yaşamının her durağına umudu ve sevgiyi taşıdı. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin tohumlarını ekti. Soluklandığı her durağa iz bıraktı ve çok yakıştı. Köle pazarlarından kurtarılan genç kadınların ilk kucaklaştığı kadın gerilla oldu. Dicle kenarında bir Süryani köyünde tanrı misafiri olup soluklandı. Kürde cellat olsun diye sunulan bir çorak toprağı yeniden yeşerten, yaşanılası yapan Mexmur halkının gururu oldu. Kampın tozlu sokaklarında, kızgın güneş altında ışıklı gülüşlerine sığındı çocukların. Işıltıya umut ekledi. Geçtiği her durakta bir iz kaldı Evin’in kalbinde, yüreğinde ve bedeninde. Ve bir iz bıraktı geçtiği her yere kalbinden, yüreğinden ve beyninden. Kanını döktü, terini ve gözyaşlarını akıttı.
34 yıl…
Otuz dört yıllık savaşımı böyle bir döngüde ilerledi Evin’in. Kadına ait tüm değerlerin düşmanı olan bu kötücül düzene karşı topyekün direnişi örgütleyen bir öncü oldu. Evin’in değerlerle büyüyüp çoğalan göçebeliği Avrupa’nın ortasında bedenine sıkılan kalleş kurşunlarla son buldu. Kendisinde taşıdığı, kendinden taşan acılar, sevinçler, özlemler, umutlar ve duygular bedeninden akan kan gibi tüm Kürt kadınlarına aktı. Anlatılmayı bekleyen hikayesinden kederli, ışıklı kelimeler taştı ve bu yazıya ulaştı… Bir keresinde karşılaştığımda ‘çok soğuk buralar, ısınamayacağım asla’ demişti. Ömrünü bahşettiği insanlar, Kürt halkı ve kadınları ise Evin’e sıcak bir düş ve kucak olmak için çalışıyor. Hikayesini tüm dünyaya ulaştırmak için, zemherinin ortasında bize bu acıları yaşatanlardan en büyük intikamı kadın devrimini inşa ederek almak için yürüyor….
