Benim öfkem bu anlamda özel ya da şahsi değil; politik bir konudur. Öfkemin kaynağı, sürekli çizilen sınırların beraberinde getirdiği deneyimlerdir: Ne söylenebilir, ne söylenemez? Ne meşrudur, ne değildir? Ne Ermenidir, ne değildir?
Ermenistan’da kadınların öfkesi sistematik biçimde gayrimeşrulaştırılıyor. Kadınların öfkesi “abartılı, kontrolsüz, toplumsal düzen için tehdit” gibi ifadelerle yansıtılıyor. Oysa aynı zamanda yapısal bir eşitsizlik hüküm sürüyor. Kadınların öfkesi yaşamın her alanında kendini hissettiriyor. Çünkü öfke benim mirasımdır. Yapısal eşitsizlik üreten ve buna rağmen bu eşitsizlikten etkilenenlerin sessiz kalmasını buyuran bir toplumda yaşamaya zorlanmaya verdiğim cevap öfkedir.
Ermeni toplumu erkek egemen normların derin etkisini taşıyor
Ermeni toplumu erkek egemen normların derin etkisini taşıyor. Bu normlar “gelenek”, “ahlak” ya da “ulusal kimlik” adı altında meşrulaştırılıyor. Kadınların tarihsel olarak, özellikle savaş, zorla göçertilme, göç ve siyasi istikrarsızlık dönemlerinde siyasal, toplumsal ve ekonomik alanda merkezi roller üstlenmesine rağmen, siyasal hareket ve etki alanları sınırlı kaldı.
Devletin eşitlik vaatleri de -örneğin Sovyetler döneminde- temeldeki cins düzenini değiştirmedi. Erkek egemen iktidar ilişkileri fiilen yıkılmadan cinsler arası eşitlik ilan edildi. Bu tutarsızlık günümüze kadar etkisini sürdürüyor.
Kadınlar mücadeleye devam etti
2018 yılındaki Kadife Devrimi, neoliberal reformist karakterine rağmen önemli bir siyasi eşiğe işaret etti. Kadınlar protestolarda, örgütlenme yapılarında ve seferberlik süreçlerinde görünür olup aktif biçimde yerlerini aldılar. Ancak buna rağmen tam da demokratik kalkışmanın bu anında, kadın iradesini tanımanın sınırları belirginleşti.
Kadınların varlığı, sembolik düzeyde kaldığı sürece kabul edildi. Feminist devrimci eleştiri ise “rahatsız edici”, “özgü” ya da “ideolojik açıdan yabancı” olarak değerlendirildi. Feminizm demokratik dönüşümün ayrılmaz bir parçası olarak değil; tersine ondan bir kopuş, hatta bir sapma olarak değerlendirildi.
Ermenistan’daki feminist direniş
Ermenistan’daki feminist direniş farklı biçimlerde kendini ortaya koyuyor: öz örgütlenme grupları, tabandan demokratik inisiyatifler, resmi olmayan ağlar, eğitim çalışmaları ve kültürel pratikler.
Özellikle uzun süre “özel bir mesele” olarak görülen kadına yönelik şiddetle mücadele, bu direnişin merkezinde yer alıyor. Bugün şiddetin kamu önünde ifade edilmesi, adli kurumların muhatap alınması ve politik bir biçimde yargılanması, on yılların feminist emeğinin sonucudur.
Bu mücadeleyi yürütmek kolay değil; gerçek riskler barındırıyor. Aktivistler sıkça hakaret, tehdit ve fiziksel şiddetle karşı karşıya bırakılıyor.
Feminist talepler sistematik biçimde gayrimeşrulaştırılıyor.
Direniş yalnızca bireysel şiddet olaylarına karşı değil, şiddeti mümkün kılan ve normalleştiren ataerkil sisteme karşı yürütülüyor. Muhafazakâr tartışmalar ve söylemler aracılığıyla “geleneksel değerler” harekete geçiriliyor; böylece feminist talepler sistematik biçimde gayrimeşrulaştırılıyor.
Kadınların yürüttüğü özgürleştirici siyasal çalışmalar da benzer biçimde gayrimeşru ilan ediliyor. Ataerkil yapıların korunması ve savunulması gerektiği iddia ediliyor. Bu bağlamda feminizm veya kadın mücadelesi hem siyasal hem kültürel düzlemde sürekli olarak kendini savunmak ve açıklamak zorunda bırakılıyor.
Politik öfke
Benim öfkem bu anlamda özel ya da şahsi değil; politik bir konudur. Öfkemin kaynağı, sürekli çizilen sınırların beraberinde getirdiği deneyimlerdir: Ne söylenebilir, ne söylenemez? Ne meşrudur, ne değildir? Ne Ermenidir, ne değildir?
Öfke burada epistemik bir kaynak işlevi görüyor. Normatif düzen ile yaşanan gerçeklik arasındaki kırılmalara işaret ediyor. Normalde siyasetin dışına itilen ya da bireyselleştirilen gerçekleri görünür kılıyor.
Benzeşmenin hayatta kalma stratejisi olarak sunulması
Öfkeyi miras olarak görmek, onu romantikleştirmek anlamına gelmez. Aksine, öfkeyi yapısal eşitsizliğin ifadesi ve kolektif harekete geçme kapasitesinin çıkış noktası olarak ciddiye almak demektir.
Ermenistan’daki feminist direniş tek parça, tek yönlü ya da tamamlanmış değildir. Umut ile yorgunluk, kurumsal kazanımlar ile toplumsal direnç arasında gidip geliyor. Özellikle 2018’deki Kadife Devrimi ve 2020’deki Karabağ Savaşı’ndan bu yana bu durum daha da belirginleşti.
Buna rağmen kadın mücadelesi, mevcut iktidar ilişkileri ve düzen açısından sürekli bir meydan okumadır. Benzeşmenin bir hayatta kalma stratejisi olarak dayatıldığı bir toplumda öfke, itirazın bir biçimidir. Öfke, susmaya, normalleştirmeye ve şiddetin bireyselleştirilmesine karşı bir karşı çıkıştır.
Bu yönüyle feminist öfke toplumsal beraberlik ve uyumun karşıtı değildir. Aksine, toplumsal birliğin adil biçimde yeniden inşası için gerekli bir ön koşuldur.
Jin Jiyan Azadî: umut ve mücadele ruhu
Ataerkil yapılar var olduğu müddetçe kolektif öfke, kadınlara—kapitalizmin nüfuz ettiği koşullarda yaşayan kadınlara—bir hareket alanı açıyor. Bu zorlu erkek egemen koşullar sürdükçe öfkem sınır tanımayacaktır. Çünkü öfkem yalnızca bana ait değildir.
Her yerde mücadele eden; hem görünür hem görünmez, hem yüksek hem düşük sesle direnen bütün kadınlarındır. Bu öfke enternasyonalisttir: Bizi birbirimize bağlar, güçlendirir ve adaletsizlik sürdükçe susmamızı engeller.
Dünya çapında kadınlara umut ve mücadele ruhu kazandıran Jin Jiyan Azadî’den aldığımız ilhamla, Ermeni kadınlar olarak öfkemizi Կին, Կյանք, Ազատություն (Kin, Kyank, Azatutyun), (Jin Jiyan Azadî) sloganıyla mücadelemize akıtıyor ve görünür kılıyoruz: kararlı ve durdurulamaz biçimde. Özgürleşmiş bir toplum için.
