Öcalan’ın tarihsel sosyolojisi ile bir diyalog

- Nazan ÜSTÜNDAĞ
1,1K views
 Öcalan, son manifestosunda canlılığı farklılık olarak tanımlıyor ve insanı da örgütlü bir varlık olarak niteliyor. Böylelikle gerçekten de hem kişisel hem de toplumsal özgürlük mücadelesinin anlamını ortaya koyuyor.

Sayın Öcalan’ın tarihsel sosyoloji kavramsallaştırmaları, birçok alanda yeni açılımlar gerçekleştiriyor. Öcalan, bu kavramsallaştırmaları Kürt halk mücadelesinden süzerek getirdiği bilgiler ile okumalarını diyaloğa sokarak oluşturuyor. Benim en çok ilgimi çeken şeylerden biri ise Öcalan’ın kapitalizm, erkek egemenliği ve ulus-devlete karşı, bugün tutsak bulunduğu İmralı Adası’ndan yürüttüğü düşünsel ve eylemsel mücadelenin, onun kavramlarını bir şekilde sürekli kapatılma, tutsaklık ve kölelik dayatılan siyah düşünürlerin kavramları ile yakınlaştırmasıdır. Bu aslında Kürt halkı ile siyah halkın kaderlerinin; hapsedilme, bölünme, köksüzleştirme, köleleştirme, kültürsüzleştirme ekseninde ortaklığını ortaya çıkarıyor. Aynı şekilde kapitalist modernitenin bu halkları en derinden hedef aldığı ve “çöpleştirmeye” soyunduğu; demokratik modernitenin gelişmesi ve ideolojisinin oluşması için ise en üst düzeyde mücadele veren halklar.

İnsan olmanın tanımı üzerine

Böyle başlamamın sebebi, Öcalan’ın ortaya koyduğu bütüncül kavramsallaştırmaya öncelikle canlılık ve onu takiben insan olma kavramı üzerinden yaklaşmak istememdir. İnsan olmanın ne demek olduğu, çok uzun yıllardır, başta Fanon olmak üzere birçok siyah eylemci ve düşünür tarafından tartışılıyor. Bu tartışmanın özellikle siyahlar arasında cereyan etmesi çok şaşırtıcı değil elbette. Nihayetinde insanlık, insancıllık gibi bugün çokça kullanılan kavramların ortaya çıkması, dünyada Atlantik kölelik sisteminin hayata geçirilmesi ile aynı zamana denk geliyor. İnsan olmak da en baştan beri siyahları “mal” haline getiren bu sistemle iç içe tanımlanıyor ve siyah olanın neden insan değil de mal olduğunu açıklamak, insan olmanın tanımına içkin şekilde gelişiyor. İnsan bu bağlamda, öncelikle belli bir düzenin içinde var olabilen, oradaki dolaşımın yönü ve yoğunluğunu bozmadan hareket edebilen ve belli (rasyonel olarak tanımlanan) arzuları üretebilen bir beden olarak tanımlanıyor. Başta siyahlar olmak üzere Avrupalı olmayan herkes böylelikle otomatikman dışarıda kalıyor. Siyah radikal düşünce ise uzun yıllardır insan tanımını sorgulayan, bozan, esneten, dönüştüren, kimi zaman topyekûn reddeden bir perspektiften mücadelesine başlıyor. Yani “biz de insanız” demek ve bunu kanıtlamak yerine, kendi yaşam deneyiminden yola çıkarak insanın yeniden tanımlanmasının, aslında tüm kapitalist moderniteyi çökertecek bir manevra olacağını iddia ediyor.

İnsan olmanın icrası

Öcalan, son manifestosunda canlılığı farklılık olarak tanımlıyor ve insanı da örgütlü bir varlık olarak niteliyor. Böylelikle gerçekten de hem kişisel hem de toplumsal özgürlük mücadelesinin anlamını ortaya koyuyor.
Daha açık ifade etmek gerekirse, Öcalan insanı özünde (varoluşsal olarak her zaman tüm evrenle ve başkalarıyla bağlantılı) ve örgütlü bir fark olarak tarif ediyor. Özgürlük, insanın her zaman bağlantılı olması ve bu bağlantılar içinde örgütlü biçimde farklılaşmasıdır. Yani insan olmanın icrası. O anlamıyla Kürt halkının imal ve icra ettiği heval de, halay da, komün de, enternasyonalizm de özgür insan olmanın farklı filleridir.

İlk izlek: Kadın-erkek arasındaki çelişki

Öcalan bu çıkarıma tarihsel sosyoloji sayesinde varıyor. Aslında tarihsel sosyoloji, onu böyle bir metafiziksel akıl yürütmeye götürüyor da diyebiliriz. Bunu ise iki izlek sayesinde yapıyor: birincisi kadın-erkek arasındaki çelişki, ikincisi ise Kürt varlığının çelişkileri.
Kadın-erkek arasındaki çelişki, kadının dünya ile bağlantılı bir biçimde ilişkiye girmesi, sevgi-bakım-ilgi emeğini icra edip dönüşüp dönüştürürken örgütlenmesidir. Bu örgütlenme nihayetinde ne temsil, ne tekelleştirme gerektirir. Gündelik işlerin yapılması ve ilişki içinde büyüme çevresinde bir düzen kuruluyor. Belirtmek gerekir ki Öcalan kadın ve erkek kavramını kullanırken, kadının kurduğu düzene dayıyı da ekleyerek, aslında kadın olmayı tarifleyen şeyin bir doğa değil, bir eylem biçimi olduğunu; doğurmaktan gelen bir kimlik değil, bir örgütlenme hali olduğunu da ifade etmiş oluyor.
Erkeklik ise başka bir sembolik dünyanın taşıyıcısı, yaratıcısı ve eylemcisidir. Bu dünya, el koyma ve biriktirme üzerinden yürütüldüğü için, o dünyaya başkalarından çalma, onları hapsetme, hareketlerini daraltma, birbirinden ayırma ve katletme içkindir.
Bu izlek, Öcalan’ı özgürlüğün örgütlenmesinin, dünyanın ve insanın müthiş farklılaşma (ama sonsuz değil çünkü farklılaşma ancak bağlantılı ve örgütlü olursa mümkün) kapasitesi ile uyumu-yani birinci ve ikinci doğanın uyumu-olduğunu söylemeye itiyor. Bir başka deyişle, özgürlük, çok somut olarak insanın kendi doğasını (bağlantılı bir biçimde farklılaşarak dönüşme ve dönüştürme kapasitesini) icra etmesidir-ki bu ancak örgütlü gerçekleşiyor. Bu da insan yaratımının birinci doğa ile uyumunu sağlıyor.

İkinci izlek: Kürt varlığının çelişkileri

İkinci izleğe gelelim. Öcalan bu sefer Kürt halkını bu çerçevede ele alıyor. Kürt halkının varlık sorunu ile uğraşırken, varoluş, gizli varoluş ya da yok oluşla kategorize ettiği dönemlerin, aslında Kürt halkının insanlığını icra ederek farklılaşma yaratması ve eylem gücü olabilmesinden söz ettiğini söylemek mümkün. Burada da böylelikle bir halkı değişmez bir kültürel öz olarak tariflemektense, örgütlülüğü, kendi içinde ve çevresiyle bağlantılı kalabilmesi ve dünyadaki toplumsal ve siyasal enerji dolaşımını etkileyebilmesi olarak tarifliyor. Bu bağlamda Kürt halkının varoluş mücadelesi kazanıldı ama özgürlük kazanılmadı dediğinde, eyleme gücünün etkisinin, yönünün ve yoğunluğunun eşit ve demokratik paylaşımına işaret ediyor.

Tarihsel sosyoloji görüşüne bir eleştiri

Sayın Öcalan’ın manifestosundaki tarihsel sosyoloji ile ilgili bir eleştirim de var: Öcalan, tarihsel birikim konusunda Mezopotamya’dan, Yunan’a oradan Avrupa’ya doğrusal bir çizgi çiziyor. Böylelikle Avrupa’da aydınlanma, reform ve rönesans üzerinden insanlığın direniş bilgisinin en üst seviyede tomurcuk verdiğini söylüyor. Buna iki açıdan katılmıyorum. Birincisi, elbette Mezopotamya bazı süreçlerin ilk icat edildiği yer olabilir. Ancak benim aklıma yatan, bunların hepsinin çok daha fazla orijini ve izleği olduğudur. Mezopotamya, birçok yol üstünde, birçok yere açılıyor, birçok yerden de besleniyor. Onu bir orjin olarak imlemek bana (kuantumsal) diyalektik anlayışla çelişiyor gibi geliyor.
Ayrıca batıda ortaya çıkan aydınlanmanın, asla kapitalist moderniteden ayrı düşünülemeyeceği kanısındayım. Aydınlanma düşüncesinin dayanakları, öyle ya da böyle, bilen ve deneyimleyen kişiyi dünyadan ve başkalarından kopartan bir anlayışa dayanıyor. Üstelik dünyanın birey tarafından bilinebilirliğinin, kategorilerle temsil edilebileceğini öngörüyor. Kapitalizmin ve uygarlığın kendini üzerinde inşa ettiği, beyaz erkek tarafından üretilen ve hapseden kategoriler.

“Komünal yaşam değerlerinin korunması ve savunulması”

Demokratik moderniteyi tanımlarken, sayın Öcalan, “kapitalist moderniteye karşı, komünal yaşam değerlerinin korunması ve savunulması temelinde yapılanmış toplumsallıkları ifade eder” diyor. Bu tanım bana çok daha yakın geliyor. Böylelikle aydınlanma, reform ya da rönesansı, hatta bilimi kurtarma kaygısı ortadan kalkıyor. Buna göre 1800’lerde kölelerin kölelikten kaçıp kurdukları komünler temelli gerçekleşen Haiti devrimi demokratik modernitedir. Anti-sömürgeci hareketlerin, binbir dertle giriştiği ve farklı toplulukları bir an için konfederalleştiren direnişleri demokratik modernitedir. Bütün bunlar varken, batıdaki aydınlanma, reform ve rönesansı insanlık birikimi olarak nitelememizin faydası olmadığını düşünüyorum.