Almanya eğitim sistemin(d)e yabancı olmak

- Seval Balcı
382 views
Almanya’da göçmen çocuklar, dil bariyerleri ve erken yönlendirmeler nedeniyle eğitimde eşitsizlikle karşılaşıyor. Hem aileler hem de öğrenciler, sistemin karmaşıklığı ve sosyal farklılıklarla mücadele ediyor.

 Berlin, Köln, Frankfurt, Hamburg veya Mainz’taki okulların teneffüs zili çaldığında koridorlar renkli bir tabloya dönüşüyor. Anadili Almanca olan öğrencilerin yanı sıra, Almancayı yeni öğrenen Arap, Kürt ve Afrikalı çocuklar da azımsanmayacak sayıda yer alıyor. Aynı sınıflarda, yan yana sıralarda oturup derslere katılsalar da tüm öğrenciler aynı fırsatlardan yararlanamayabiliyor.
Almanya’daki eğitim sistemi, çocukların eğitim yolunu oldukça erken yaşlarda farklı yönlere ayırabiliyor. Aynı sırada başlayan öğrenme yolculuğu, öğretmenlerin tavsiyesi veya yönlendirmesiyle farklı alanlara kanalize ediliyor. İlkokul öncesi eğitim zorunlu olmasa da 3-6 yaş arasındaki çocukların yaklaşık yüzde 90’ı anaokullarına gönderiliyor.
Ülkede eğitim sistemi, federal yapı çerçevesinde eyaletler tarafından düzenleniyor. Ayrıntılar eyaletten eyalete değişse de temel yapı ülke genelinde benzerlik gösteriyor. Zorunlu eğitim 6 yaşında başlıyor ve ilkokul (Grundschule) süresi eyalete bağlı olarak 4-6 yıl arasında değişiyor. Eğitim süreci 18 yaşına kadar devam ediyor ve oldukça meşakkatli olabiliyor.

Eğitim hayatı 10 yaşında belirleniyor

İlkokuldan sonra öğrenciler, başarı durumları ve öğretmen tavsiyeleri doğrultusunda farklı okul türlerine yönlendiriliyor. Öğrencileri mesleki eğitime hazırlayan Hauptschule, orta düzey eğitim sunan Realschule ve üniversiteye hazırlayan Gymnasium, Almanya eğitim sisteminin temel basamaklarını oluşturuyor. Bu yönlendirme çoğunlukla 10 yaş civarında gerçekleşiyor ve öğrencilerin gelecekteki eğitim ve meslek yollarını önemli ölçüde etkiliyor.
Dezavantajlı grup ise çoğunlukla göçmen çocuklar oluyor. Araştırmalar, göçmen kökenli öğrencilerin dil bariyeri, sosyo-ekonomik koşullar ve eğitim sistemi hakkında sınırlı bilgi nedeniyle sık sık zorluk yaşadığını gösteriyor.
Almanya’daki Kürt toplulukları ise geldikleri ülkelerin siyasi koşullarından kaynaklanan ek sorunlar nedeniyle, göçmen gruplar arasında daha dezavantajlı bir konumda bulunabiliyor.
Bu sorunları; bir öğretmen, bir anne ve bir terapistin görüşleri üzerinden değerlendirdik. Özellikle dil bariyeri, erken yönlendirme ve ailelerin eğitim sistemine sınırlı erişimi, göçmen çocukların karşılaştığı temel engeller arasında yer alıyor. Almanya’da öğretmenlik yapan Çiğdem ile mevcut eğitim sistemini ve göçmen çocukların durumunu konuştuk.

Geçmişten günümüze eğitim sistemi

Çiğdem, eğitim sisteminin son yıllarda önemli değişimler geçirdiğini, ancak bazı temel soruların hâlâ önemini koruduğunu vurguluyor. Günümüzde tüm çocukların aynı fırsatlara sahip olup olmadığı ve eğitim sisteminin toplumsal uyuma ne ölçüde katkı sağladığı hâlen tartışılan konular arasında yer alıyor.

Çiğdem, yaklaşık 40 yıl öncesine kadar okul ve aile ilişkisini şöyle anlatıyor: “O zamanlar birçok çocuk geleneksel aile ortamında büyüyordu. Baba çalışır, anne çoğu zaman evde olurdu. Okul güçlü bir otoriteydi ve öğretmenler genellikle tüm kararları verirdi. Veliler bu kararları çoğunlukla sorgulamazdı. İlkokuldan sonra çocuklar Hauptschule, Realschule veya Gymnasium gibi farklı okul türlerine ayrılır ve genellikle o yolda devam ederdi. Okul değiştirmek oldukça zordu.”
Bugün ise aile yapıları ve eğitimden beklentiler önemli ölçüde değişti: “Birçok ailede hem anne hem baba çalışıyor. Tek ebeveynli aileler çoğaldı. Göçmen kökenli ailelerin sayısı arttı. Çocuklar çok dilli ortamlarda büyüyor ve sınıflar eskisine göre çok daha çeşitli hâle geldi. Bu durum yeni fırsatlar yaratırken beraberinde zorlukları da getiriyor. Başarı baskısı arttı çünkü iyi notlar, gelecekte güvenli bir yaşamın anahtarı olarak görülüyor.”

Aile belirleyici olabiliyor

Araştırmalar, çocukların okul başarısında ailelerin eğitim seviyesinin belirleyici olduğunu gösteriyor. Çiğdem, “Eğitim seviyesi yüksek aileler genellikle sistemin nasıl işlediğini ve sunduğu imkânları daha iyi biliyor. Çocuklarına ev ödevlerinde yardımcı olabiliyor, öğretmenlerle rahat iletişim kurabiliyor ve önemli tarihleri takip edebiliyorlar” diyor.
Buna karşılık, Almanca konusunda kendini yeterince güvende hissetmeyen veya sistem hakkında sınırlı bilgiye sahip veliler için süreç daha zor ilerliyor. Çiğdem, “Bu, velilerin eğitime önem vermediği anlamına gelmiyor. Çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olmasını istiyorlar. Ancak kuralları yeterince bilmedikleri için dezavantajlı hâle gelebiliyorlar” şeklinde açıklıyor.

Dil zorlukları çocuğu etkileyebiliyor

Evde farklı bir dil konuşan çocuklar çoğunlukla okula dezavantajlı başlıyor. Çiğdem, “Çocuk çok zeki ve motive olabilir. Ama soruları anlamakta veya kendini ifade etmekte zorlanıyorsa, bu bazen başarısızlık olarak yorumlanabiliyor” diyor.
Akademik Almancaya hâkim olmanın büyük avantaj sağladığını vurgulayan Çiğdem, göçmen kökenli öğrencilerin okuma ve yazmanın yoğun olduğu derslerde daha fazla zorlandığını belirtiyor. “Erken yaşta yanlış yönlendirmeler olabiliyor. Oysa Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre her çocuğun, kökeni veya dili ne olursa olsun, eşit eğitim hakkı vardır” diyor.

Erken yönlendirme ve özel eğitim

İlkokuldan sonra yapılan erken yönlendirmeler tartışmalı bir konu. Araştırmalar, göçmen kökenli çocukların aynı başarıyı gösterse bile Gymnasium önerisi alma ihtimallerinin daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Çiğdem, “Bunun nedenleri arasında dil zorlukları, evde yeterli destek olmaması ve öğretmenlerin bazen farkında olmadan farklı beklentilere sahip olması var” diyor.
Ayrıca göçmen kökenli çocuklar özel eğitim okullarına (Förderschule) daha sık yönlendirilebiliyor. Çiğdem, “Öğrenme güçlüğü, fiziksel veya zihinsel engeller ya da duygusal sorunlar gibi özel destek ihtiyacı olan çocuklar özel eğitim okullarına (Förderschule) gidebilirler. Aslında bu okullarda çocukların daha hedefli destek alması amaçlanır. Ancak bazen asıl sorun dil ya da sosyal uyum problemleri olabiliyor” diyor.
Çiğdem, bu tür ayrımların çocukların özgüvenini de etkilediğine dikkat çekerek şöyle devam ediyor:
“Çocuklar kendilerini sık sık başkalarıyla karşılaştırıyor. Bu tür ayrımlar çocuklarda ‘farklıyım’ ya da ‘yeterince iyi değilim’ duygusunu güçlendirebilir. ‘Gymnasium için yeterince iyi miyim?’ ya da ‘Arkadaşlarım neden başka bir okula gidiyor?’ gibi sorular sorabiliyorlar.”
Bir kez belirlenen eğitim yolu çoğu zaman kişinin hayatını etkiler. Günümüzde okul değiştirme imkânları artmış olsa da ilk seçilen yol çoğu zaman belirleyici olmaktadır.

Aile ve okul ortamı

Göçmen kökenli çocuklar bazen iki farklı dünya arasında büyüyor. Evde farklı değerler ve beklentiler, okulda ise farklı kurallar ve ölçüler olabiliyor. Çiğdem, “Bu durum hem zenginleştirici hem de zorlayıcı. Bir yere tam olarak ait olmadıklarını hissettiklerinde özgüvenleri etkileniyor” diyor.
Aidiyet ve kimlik duygusunun çocukların gelişiminde önemli rol oynadığını belirten Çiğdem, aileden sonra çocukların kimlik gelişiminin şekillendiği en önemli yerlerden birinin eğitim ortamı olduğunu söylüyor:
“Çocuklar kendilerini başkalarıyla karşılaştırır, başarı deneyimleri yaşar ya da bazen reddedilme ile karşılaşır. Bu noktada öğretmenlerin rolü çok önemli; ancak öğretmenlerin takdir etmek, cesaretlendirmek ve güvenilir bir rehber olmak için yeterli zamanı veya imkânı her zaman olmayabilir.”
Almanya’daki okul, göç geçmişine sahip çocuklar için entegrasyonun önemli alanlarından biridir. Bu çocuklardan yalnızca ders bilgisi edinmeleri değil, aynı zamanda Almancayı hızlı öğrenmeleri ve okul kurallarına uyum sağlamaları da beklenir. Yeni gelen çocuklar köklerinden kopma duygusu yaşayabilir; bu da belirsizlik, üzüntü veya zorlanma gibi duygulara yol açabilir.
Okul ortamı bu noktada çocukların içsel durumlarını fark edebilecek ve onları destekleyebilecek önemli bir alan olmalıdır. Örneğin sınıf içinde kültürel çeşitliliğe yer verilmesi ve öğrencilerin ana dillerini ya da kültürel geçmişlerini paylaşmalarına olanak tanınması, çocukların kendilerini daha görünür hissetmelerine yardımcı olabilir. Bu tür farkındalık ve destek, öğrencilerin kendilerini daha güvende ve değerli hissetmelerine katkıda bulunur.

Almanya’da doğan çocuklar da etkileniyor

Bu durum yalnızca yeni göç etmiş çocukları değil, aynı zamanda Almanya’da doğmuş ve çok dilli ya da kültürel açıdan çeşitli ailelerde büyüyen çocukları da ilgilendirir. Bazı ailelerde iyi bir entegrasyon sağlama isteği nedeniyle Almanca ön planda tutulurken, ebeveynlerin ana dili veya kültürel gelenekleri çocuklara daha az bilinçli bir şekilde aktarılabilir. Çocuklar için bu durum başlangıçta çoğu zaman fark edilmez. Ancak gençlik döneminde bireyler kendi kökenleri ve kimlikleri üzerine daha fazla düşünmeye başlar.
Bazı gençler bu süreçte ailelerinin geçmişiyle daha yoğun ilgilenir, ebeveynlerinin ana dilini öğrenmeye çalışır veya bu dil ve kültürün kendilerine neden daha önce aktarılmadığını sorgular. Uzmanlara göre kimlik geliştirme süreci, çocukların ve genç bireylerin kişisel gelişiminin önemli bir parçasıdır. Bu süreç, içsel istikrarın ve aidiyet duygusunun oluşmasına katkı sağlar. Aile içinde yeterince desteklenmeyen durumlarda ise gençlik döneminde bireylerin kendi kökenleri ve kültürel aidiyetleriyle yüzleşmeleri daha yoğun yaşanabilir.

Mesleki eğitimde de farklılıklar var

Alman eğitim sisteminin önemli parçalarından biri dual mesleki eğitim modelidir. Öğrenciler hem işletmede pratik eğitim alır hem de meslek okulunda teorik ders görür. Bu sistem, eğitimden iş hayatına geçişi kolaylaştırır. Ancak göçmen kökenli gençler veya düşük okul diplomasına sahip öğrenciler bazen mesleki eğitim yeri bulmakta zorlanabiliyor. Dil bilgisi, sosyal çevre ve sistem bilgisi burada belirleyici oluyor.
Alman eğitim sistemi birçok fırsat sunsa da zorlukları da beraberinde getiriyor. Özellikle düşük eğitim seviyesine sahip ailelerden veya göçmen kökenli ailelerden gelen öğrenciler için başlangıç koşulları daha zordur. Dil bariyerleri, sosyal farklılıklar ve ilkokuldan sonraki erken ayrımlar eşit eğitim fırsatlarını sınırlıyor.
Günümüzde birçok okulda Almanca destek kursları, ek dersler ve hazırlık sınıfları bulunuyor. Okullarda görev yapan sosyal hizmet uzmanları, öğrencilerin uyum sorunları ve ailelerle iletişimde önemli rol oynuyor. Ancak personel eksikliği hâlâ birçok okul için bir sorun. Amaç ise değişmiyor: Kökeni ne olursa olsun tüm çocukların okulda eşit fırsatlara sahip olması.

Bariyerlerle dolu mülteci labirentinde bir annenin eğitim mücadelesi

Almanya’ya yaklaşık iki buçuk yıl önce gelen Havin, Hamburg’da oğlu Arin’in eğitim sürecinde yaşadıkları zorlukları anlatıyor. Göçmen ailelerin okul sistemine uyum sürecinin ne kadar karmaşık ve yorucu olabileceğini bizzat deneyimlemiş olan Havin, oğlunun eğitim hayatının baştan itibaren kesintiye uğradığını vurguluyor.
Mülteci kampında geçirdikleri süre, Arin’in okulla bağının kopmasına neden olmuş. Okula başladığında ise hem yeni bir dil, hem farklı bir eğitim sistemi hem de tamamen yabancı bir sosyal çevreyle karşı karşıya kalmış. Havin, “Arin özellikle diğer çocuklarla arkadaşlık kurmakta çok zorlandı ve zaman zaman kendini çok yalnız hissetti” diyor. Bu sürecin hem kendisi hem de çocuğu için yıpratıcı olduğunu belirtiyor.
Oysa Arin, kendi ülkesinde oldukça başarılı bir öğrenciydi. Kürdistan’da eğitim hayatı sorunsuz ilerlerken, Almanya’da sürekli adaptasyon sorunları yaşadığını ifade ediyor. Anneye göre bu durum bazen öğretmenlerin çocuk hakkında hızlı ve olumsuz yargılar geliştirmesine de neden olabiliyor.
Havin, “Birçok kez küçük hatalar veya uyum sorunları nedeniyle şikâyetler geldi. Öğretmenlerin yaklaşımı çoğu zaman çok mekanik. Bazen çocuğun yeni olduğunu, ülkesini bırakmak zorunda kalıp büyük engellerden geldiğini yeterince dikkate almıyorlar ve gerekli anlayış veya esnekliği göstermiyorlar” diyor.

Dil bariyeri ve iletişim sorunu

Dil konusu hem çocuk hem de ebeveyn için en büyük engellerden biri. Arin dili hızlı öğrenmesine rağmen Havin için iletişim hâlâ zorlayıcı. “Benim B1 seviyesinde sertifikam var ama yine de kendimi tam ifade edemiyorum. Bir veli toplantısına katılmak ya da öğretmenle konuşmak bazen neredeyse travmatik bir deneyime dönüşüyor” diyen Havin, özellikle oğlunun haksızlığa uğradığını düşündüğü durumlarda kendini savunamamanın çok ağır bir duygu olduğunu belirtiyor.
Göçmen bir anne olarak onu en çok düşündüren konulardan biri de çocuğunun kendi kültüründen uzak bir eğitim alıyor olması. Bu eksikliği evde telafi etmeye çalıştığını, çoğu zaman bunun yeterli olmadığını hissettiğini ifade eden Havin, “Eğitimli bir anne olmama rağmen çocuğuma okul konusunda yardımcı olamamak çok zor. Bu durum insanın içinde büyük bir yetersizlik duygusu yaratıyor” diyor.

Dersler ve sosyal çevre

Dersler de ayrı bir mücadele alanı. Dil eksikliği nedeniyle ödevlerde yardımcı olamayan Havin, oğlunun çoğu zaman tek başına çalışmak zorunda kaldığını anlatıyor. Arkadaşları ve onların aileleriyle iletişim kuramamak ise sosyal çevreye dahil olmayı daha da zorlaştırıyor.
Havin, Almanya’daki eğitim sisteminin genellikle mekanik işlediğini ve çocukların duygusal veya psikolojik ihtiyaçlarına yeterince alan açmadığını belirtiyor. “Duygusal ve psikolojik destek bulmak çok zor. Bu da hem çocuklar hem de ebeveynler için ekstra bir yük oluşturuyor” diyor.
Havin’in deneyimi, göçmen ailelerin eğitim sistemi içinde yalnızca dil ve öğrenimle değil; aynı zamanda aidiyet, iletişim ve psikolojik destek eksikliğiyle de mücadele etmek zorunda kaldıklarını gösteriyor.

 
Göçmen çocuklar sadece yeni bir ülkeye uyum sağlamakla kalmıyor; kimlik, aidiyet ve eğitimde eşitsizliklerle de mücadele ediyor. Psikoterapist Melek Yalu, bu sürecin hamilelikten başlayarak aile, sosyal çevre ve eğitim sistemiyle şekillendiğini ve kültürel olarak duyarlı destek mekanizmalarının kritik olduğunu vurguluyor.

 Göçmen çocukların sessiz mücadelesi: Göç ve psikolojik yükler

Göç, kimlik ve eğitim sürecinde çocukların yaşadığı psikolojik zorlukları değerlendirmek üzere psikoterapist Melek Yalu’nun görüşlerine başvurduk. Başkent Berlin’de özellikle çocuklar ve gençlerle çalışan Melek, göç deneyiminin çocuk gelişimi, kimlik oluşumu ve eğitim hayatı üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.

Çocuk gelişimi hamilelikten başlıyor

Melek’in belirttiğine göre, bir çocuğun gelişimini anlamak için yalnızca doğum sonrası değil, annenin hamilelik sürecinden itibaren tüm koşullar birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü annenin hamilelikte yaşadığı stres, sağlık durumu, sosyal destek ve yaşam koşulları, çocuğun erken gelişimini ve psikolojisini etkileyebilir. Benzer şekilde, doğumun nerede ve hangi koşullarda gerçekleştiği de çocuğun yaşamının ilk dönemleri açısından belirleyici olabilir.

Habitus ve eğitimde eşitsizlikler

Göç bağlamında çocukların gelişimini anlamak için “habitus” kavramı önemlidir. Sosyolog Pierre Bourdieu, “habitus” ile kişinin büyüdüğü sosyal çevrenin düşünme biçimini, beklentilerini ve davranışlarını nasıl şekillendirdiğini açıklar.

Melek ise konu hakkında şunları söylüyor: “Avrupa’da, özellikle Almanya’da eğitim sistemi içinde sınıfsal eşitsizlikler var. Eğitim düzeyi yüksek ailelerden gelen göçmen çocuklar dile daha hızlı uyum sağlayabiliyor. Bu durum, eğitim sistemine erişimlerini ve entegrasyonlarını kolaylaştırıyor. Buna karşılık, sınırlı eğitim imkânlarına sahip ailelerin çocukları daha fazla zorluk yaşayabiliyor. Dolayısıyla ‘habitus’ kavramı, öğrencilerin eğitim sisteminde karşılaştıkları fırsat eşitsizliklerini anlamak açısından önemli.”

Göçmen mi, mülteci mi?

Niteliksel fark oluşturduğu için göç deneyiminin önemine dikkat çeken Melek, “Çocuğun karşılaştığı sosyal, ekonomik ve psikolojik koşulları doğrudan etkilediği için, ailesinin göçmen mi yoksa zorunlu koşullar nedeniyle mülteci mi olduğuna bakmak gerekiyor. Çünkü göçün farklı biçimleri var. Ailelerin sosyal yapısı ve eğitim düzeyi çocukların okul deneyimlerini de etkiliyor. Eğitim tecrübesi olan ailelerin çocukları ile eğitim imkânları sınırlı ve geçim sıkıntısı yaşamış ailelerin çocukları aynı koşullara sahip olamıyor” diyor.

İki kültür arasında ve gizlenen kimlik

Melek, terapi ve aile danışmanlığı süreçlerinde iki kültür arasında büyüyen birçok çocuğun aidiyet ve kimlik konularında yaşadığı zorluklara dikkat çekiyor: “Özellikle Kürt çocukları çifte ayrımcılık deneyimi yaşıyor. Bazı çocuklar kimliklerini açıkça ifade edemiyor. Türkiye’den gelenler Kürtçeyi ya konuşamıyor ya da çok az konuşabiliyor. Türkçe konuşsalar da ona tam hâkim olmadıkları için Almanca öğrenme süreçleri uzayabiliyor. Kürtçe konuşulan ailelerde ise çocukların Almancayı daha hızlı öğrendiklerini gözlemliyoruz.”
Sınıfta tek Kürt olduklarında, Türk öğrenciler tarafından dışlanma kaygısı yaşayan bazı çocukların kimliklerini gizlediklerini belirten Melek, “Ayrıca eğitimciler tarafından çoğu zaman Kürt olarak değil; Türk, Fars ya da Arap olarak değerlendirildikleri için kendilerini sık sık yeniden açıklamak zorunda kalabiliyorlar” diyor.

Aidiyet, “nerelisin?” sorusu ve ayrımcılık

Melek’e göre Almanya’da doğup büyümüş üçüncü kuşak gençlerin önemli bir bölümü, hukuki olarak Alman vatandaşı olmasına rağmen toplum içinde hâlâ “göçmen” ya da “göçmen geçmişe sahip” olarak değerlendiriliyor. Bu durum eğitim ortamlarında ötekileştirmeye yol açabiliyor.
Melek, annesi siyahi, babası beyaz Alman olan genç bir kadının yaşadıklarını şu şekilde örneklendiriyor: Sık sık “Nerelisin?” sorusuna “Alman” yanıtını verse de genellikle “Ama aslında nerelisin?” ya da “Ailen nereli?” gibi sorularla karşılaşıyor. Bu tür yaklaşımlar, kişinin kendisini Almanya’ya ait hissetmesini zorlaştırırken ayrımcılığı da pekiştiriyor.
Aile danışmanlığı sürecinde siyahi annelerin, çocuklarının karşılaştığı ırkçılığa dikkat çektiğini belirten Melek, “Örneğin birçok siyahi çocuk, insanların saçlarına izinsiz dokunduğunu ve bu davranış merak ya da ‘pozitif’ bir ilgi olarak gösterilse bile zamanla kendilerini bir nesne gibi hissettirdiğini söylüyor. Bu tür deneyimler zamanla hem yorucu hem de rahatsız edici hâle geliyor” diyor.
Başka bir örnekte ise bazı genç bireyler alışveriş merkezlerine veya markalı mağazalara girmekten çekindiklerini belirtiyor: “Çünkü mağazaya girdiklerinde hırsızlık potansiyeli taşıyormuş gibi izlendiğimizi hissediyoruz ve bu durum rahatsız edici” diyorlar.
Melek, Afgan veya Suriyeli gençlerin de benzer önyargılı yaklaşımlara maruz kaldığını gözlemlediğini ifade ediyor. “Almanya’ya yeni gelen bir Kürt genç, Türkçe hizmet veren bir muayeneye gittiğinde, üzerinde zafer işareti bulunan tişörtü gören doktorun tavrının belirgin şekilde değiştiğini ve daha soğuk davrandığını anlatmıştı” diyor. Bu tür deneyimlerin kişinin kendini güvende hissetmesini zorlaştırdığını vurguluyor.

Göçmen ailelerin terapiye erişim zorluğu

Terapiye gelen aileler arasında Almanya’da büyümüş ve sistemi iyi tanıyanların yanı sıra, okullar veya Jugendamt (Gençlik Ofisi) aracılığıyla yönlendirilenlerin de bulunduğunu belirten Melek, bazı ebeveynlerin de psikolojik destek ihtiyacı olduğunu ifade ediyor.
“Özellikle yeni göç etmiş ailelerde terapiye gitmek hâlâ ‘deli’ muamelesiyle ilişkilendirilebiliyor. Bu nedenle destek almaktan çekinebiliyorlar. Buna dil bariyeri de eklenince sorun daha da büyüyor. Kürt nüfusunun yoğun olduğu Berlin’de Kürtçe terapi hizmetleri sınırlı. Türkçe veya Kürtçe konuşan terapistlere ihtiyaç var” diyor.
Melek’e göre göçmen aileler ve çocuklar, kendi kültürel geçmişlerini anlayan terapistlerle çalıştıklarında kendilerini daha güvende hissediyor. Benzer şekilde, siyahi aileler de çocuklarının yaşadığı ırkçılık deneyimlerinin küçümsenmeden ele alınabilmesi için anti-ırkçılık konusunda eğitim almış terapistleri tercih edebiliyor.
Terapi sürecinde dikkat çeken bir diğer konu ise göçmen annelerin bürokratik işlemleri yürütürken yaşadığı zorluklar. Yeni gelen ya da Almancaya hâkim olmayan kadınlar için bürokrasi adeta bir engeller labirentine dönüşüyor. Ayrıca bazı kadınlar eşlerinden psikolojik ya da fiziksel şiddet gördüklerini, ancak çocukları etkilenmesin veya aile düzeni bozulmasın diye bu duruma katlandıklarını ifade ediyor.
Bu deneyimlerin yalnızca ebeveynleri değil, çocukların psikolojik gelişimini ve aile içi ilişkileri de doğrudan etkilediğini belirten Melek, “Göçmen çocuklar ve aileler, kendi kültürel geçmişlerini anlayan bir terapistle çalıştıklarında kendilerini daha güvende hissedebiliyorlar. Çünkü yaşadıkları deneyimlerin gerçekten anlaşıldığını hissediyorlar” diyor.

Dezavantajlarla mücadele

Melek, terapiye gelen birçok çocuk ve gencin Almanya’daki eğitim sistemi içinde kendilerini tam olarak ait hissetmediklerini anlattığını belirtiyor. Eğitim sürecinde zaman zaman ırkçılığa veya haksızlıklara maruz kaldıklarını ifade ettiklerini aktarıyor.
Göçmen kökenli ya da Almanya’da üçüncü kuşak olarak büyümüş olsalar bile birçok genç, kendisini toplumun bir parçası olarak görmediğini ve terapiye ya da desteğe eşit erişemediğini dile getiriyor.
“Göçmen kökenli gençler, yaşadıkları deneyimlerin bazı terapistler tarafından yeterince anlaşılmadığını düşündükleri için kısa bir süre sonra terapiyi bırakabiliyor. Kendilerini anlayacak terapistler arıyor ya da tamamen vazgeçiyorlar” diyen Melek, şu örneği veriyor: “16 yaşındaki bir genç, farklı terapistlere gittiğini ancak çoğu yerde kendisini anlaşılmış hissetmediğini söyledi. Bunun da yabancı olmasından kaynaklandığını düşündüğünü belirtti. Bazı çocuklar ise öğretmenlerin kendilerine daha düşük not verdiğini düşündüklerini ifade ediyor. Bunu da Ortadoğu kökenli ya da siyahi bir aileden gelmeleri nedeniyle önyargılarla ilişkilendiriyorlar.”

Destek mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekiyor

Terapiye erişimde ailenin sosyal durumu, kökeni ve maddi imkânları süreci belirleyebiliyor. Melek, göçmenlerin bu noktada her zaman eşit imkânlara sahip olmadığını vurguluyor. Uzmanlara göre, göçmen ve çok kültürlü ailelerin yaşadığı deneyimlerin daha iyi anlaşılabilmesi için eğitim kurumları, sosyal hizmetler ve psikolojik destek mekanizmalarının kültürel çeşitliliği dikkate alacak şekilde geliştirilmesi gerekiyor.

Melek sözlerini şöyle tamamlıyor: “Dil engellerinin azaltılması, kültürel olarak duyarlı terapi hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve okullarda ayrımcılığa karşı daha güçlü politikaların uygulanması, çocukların kendilerini güvende ve ait hissedebilecekleri bir ortamın oluşturulması açısından önemlidir. Göçmen ya da mülteci ayrımı yapılmaksızın eğitim bir insan hakkıdır ve herkesin bu konuda sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerekir.”

Tüm bu değerlendirmeler, göçmen çocukların gelişimi ve eğitim deneyimlerinin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda yapısal koşullar tarafından da belirlendiğini ortaya koymaktadır. Hamilelik sürecinden başlayarak aile yapısı, sosyal çevre ve eğitim sistemiyle kurulan ilişki, çocukların yaşam yollarını şekillendirmektedir. Bu nedenle hem erken çocukluk dönemine hem de eğitimde fırsat eşitliğine yönelik politikaların bütüncül bir yaklaşımla ele alınması, daha adil bir gelecek için kritik önem taşımaktadır.