Hindistan’da Kadın Hareketi: Reform mücadelesinden feminist direnişe

Birinci bölüm

- Nalini Nayak
17 views
Hindistan’da kadın hareketi, çocuk yaşta evliliklere ve sati uygulamasına karşı verilen reform mücadelelerinden başlayarak günümüzde toplumsal cinsiyet eşitliği, emek, çevre ve kast karşıtı mücadeleleri kapsayan geniş bir hatta dönüştü. Kerala’lı feminist araştırmacı ve sendikacı Nalini Nayak, bu uzun mücadele tarihini sömürgecilikten günümüz feminist hareketine uzanan bir perspektifle anlatıyor.

Hindistan’ın Kerala eyaletinden feminist aktivist, araştırmacı ve sendikacı Nalini Nayak, yaklaşık kırk yıldır kadın emeği, toplumsal cinsiyet eşitliği, insan hakları ve geleneksel balıkçı topluluklarının hakları için mücadele ediyor. Özellikle küçük ölçekli balıkçıların yaşam alanlarının ve geçim kaynaklarının korunmasına yönelik çalışmalarıyla tanınan Nayak, balıkçılık ekonomisinde kadınların görünmeyen emeğinin tanınması konusunda öncü isimlerden biri olarak kabul ediliyor.
Uluslararası Balıkçıları Destekleme Kolektifi’nin (International Collective in Support of Fishworkers-ICSF) kurucu üyeleri arasında yer alan Nayak, balıkçılık politikalarına feminist bir perspektif kazandıran isimlerden biri oldu. Aynı zamanda Kendi Meslek Sahibi Kadınlar Birliği’nin (Self Employed Women’s Association-SEWA) Kerala örgütlenmesinin kurucuları arasında yer aldı ve uzun yıllar örgütün genel sekreterliğini yürüttü.
Kadın hakları, kayıt dışı emek, çevre adaleti, sürdürülebilir balıkçılık, kıyı topluluklarının hakları ve kalkınma politikalarının yoksul kesimler üzerindeki etkileri üzerine çalışan Nayak, akademik araştırmaları ile taban örgütlenmesi deneyimini bir araya getiren çok sayıda makale, araştırma ve rapora imza attı.

Sömürgecilik, kast sistemi ve eşitsizlikler

Nalini Nayak, Hindistan’daki kadın hareketinin tarihini anlatırken ülkenin toplumsal yapısını anlamanın önemine dikkat çekiyor.
İngiliz sömürgeciliği döneminde Hindistan yalnızca ekonomik sömürüye ve kültürel tahakküme maruz kalmadı. Ülke, sömürge yönetimi öncesinden miras kalan feodal yapı nedeniyle sınıf ve kast ayrımlarına dayalı derin ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerle de karşı karşıya kaldı. Bu eşitsizlikler bugün de önemli ölçüde varlığını sürdürüyor.
Dünyanın en çeşitli toplumlarından biri olan Hindistan, her biri kendi yazı sistemi ve edebiyatına sahip 22 resmi dile, resmen tanınan altı dine, 28 eyalete ve sekiz birlik bölgesine ev sahipliği yapıyor. Altı büyük fizyografik bölgeyi kapsayan ülke, bu yönüyle adeta başlı başına bir kıta niteliği taşıyor. Bağımsızlığın ardından Hindistan, kapitalist üretim modelini benimserken ağır sanayilerde güçlü bir kamu sektörünü koruyan refah devleti anlayışını tercih etti. Ancak refah politikalarının kapsamı, iktidara gelen siyasi partilere göre değişiklik gösterdi.
Bugün teknoloji, altyapı ve sağlık alanlarında önemli ilerlemeler kaydedilmiş, dünyanın en zengin insanlarından bazılarını barındıran bir ülke olmasına rağmen Hindistan’da nüfusun yaklaşık yüzde 35’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Çalışanların yüzde 92’si ise kayıt dışı sektörlerde geçimini sağlıyor.

Balıkçı köylerinden feminizme uzanan yol

Onlarca yıldır Hindistan’ın kıyı topluluklarında çalışan Nalini Nayak, geçimini doğadan sağlayan balıkçı emekçilerin yaşam mücadelesinin kendi feminist yaklaşımını şekillendirdiğini söylüyor.
Bu deneyimin, Kürt kadın hareketi tarafından geliştirilen jineolojiyi ve modern kapitalist teknolojinin derinliklerine işlemiş patriyarkaya karşı verilen mücadeleyi anlamasını kolaylaştırdığını belirten Nayak, buna rağmen içinde yer aldığı hareketlerin henüz köklü bir toplumsal dönüşüm yaratabildiğini söylemenin mümkün olmadığını ifade ediyor.

Kadın hareketinin ilk adımları

Hindistan’daki kadın hareketinin tarihi, ülkenin 1947’de bağımsızlığını kazanmasından çok daha eskiye uzanıyor. İlk mücadeleler çocuk yaşta evliliklere, dul kadınların kocalarının cenaze ateşinde yaşamlarına son vermelerini öngören sati uygulamasına ve kız çocuklarının eğitimden dışlanmasına karşı yürütüldü. 18. yüzyılda Ahilyabai Holkar, 19. yüzyılda ise Savithribai Phule ve Rukhmabai Raut gibi öncü kadınlar bu reform hareketlerinin başını çekti. Kast sistemine dayalı sömürüyü reddeden ilerici yabancı misyonerler de bu girişimlere destek verdi.
Toplumsal reformcular tarafından kurulan okullar ve sağlık merkezleri, geri bırakılmış kastlardan gelen kadınlara ulaşarak yalnızca çocuk ölümlerinin azalmasına katkı sunmadı; aynı zamanda eğitim yoluyla toplumsal hareketliliğin önünü açtı.

Bağımsızlıkla birlikte gelen anayasal haklar

Kadınlar bağımsızlık mücadelesine aktif biçimde katılarak yeni devletin kuruluşunda önemli rol oynadı. Bunun sonucu olarak genel oy hakkı, bağımsız Hindistan’ın kuruluşuyla birlikte 1947 yılında hayata geçirildi. Hindistan Anayasası’nın önsözü, yaşamın bütün alanlarında eşitliği tüm yurttaşların temel hakkı olarak güvence altına aldı. Evrensel eğitim ve sağlık hizmetleri de ülkenin kalkınma anlayışının temel hakları arasında yer aldı.
Ancak bu hedeflerin hayata geçirilmesi zaman içinde ve aşamalı olarak mümkün olabildi. Bunun en önemli nedenleri arasında yoksulluğun ve kast ayrımcılığının tam anlamıyla ortadan kaldırılamamış olması yer aldı. Öte yandan anayasa, farklı dinlerin kişisel hukuk sistemlerini de tanıdı. Bu sistemler miras ve aile hukuku gibi alanlarda kadınlara yönelik ayrımcılığı sürdürdüğü için konu, Hindistan kadın hareketinin en uzun soluklu mücadele başlıklarından biri haline geldi. Günümüzde dinin siyasal alanda giderek daha fazla araçsallaştırılması ise bu mücadelede yeni gerilemeleri beraberinde getiriyor. Bugün de Hint toplumundaki yapısal engeller, kadınların en temel haklara erişiminin önündeki en büyük sorunlardan biri olmayı sürdürüyor.

1970’lerde yükselen yeni kadın hareketi

Bağımsızlık sonrası kadın hareketinin kitlesel yükselişi ise 1970’li yıllarda başladı. Kadınların maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılığa karşı gelişen bu yeni dönemin en önemli kilometre taşlarından biri, 31 Aralık 1974’te Eğitim ve Sosyal Refah Bakanlığı’na sunulan “Towards Equality (Eşitliğe Doğru)” raporu oldu. Rapor, 1971 yılında kurulan kadın işçilerin sendikası SEWA’nın kurucusu Ela Bhatt’ın başkanlığındaki Hindistan Kadınların Statüsü Komitesi (CSWI) tarafından hazırlandı ve ülkedeki kadınların gerçek durumunu kapsamlı biçimde ortaya koydu.
Bu dönemde kadınların bir bölümü toprak hakları ve egemen sınıfların baskısına karşı yürütülen silahlı mücadelelere katılırken, başka kadın grupları aile içinde ve kamusal alanda maruz kalınan fiziksel şiddete dikkat çekmeye yöneldi. Toprak mücadelesi önemli kazanımlar elde etse de devletin sert müdahaleleriyle bastırıldı.

“Özel olan politiktir”

Mumbai’de kurulan Tecavüze Karşı Forum (Forum Against Rape), şiddete karşı mücadele eden ilk özerk kadın örgütlerinden biri olarak öne çıktı. Kamuoyu oluşturma çalışmaları ve kitlesel protestolarla kısa sürede etkisini artıran örgüt, Hindistan kadın hareketinde yeni bir dönemin kapısını araladı.
Bu süreçte “Özel olan politiktir” sloganı ülke genelinde yaygınlaşırken, Hindistan’ın birçok kentinde bağımsız kadın grupları kendiliğinden oluşmaya başladı. Böylece özerk kadın hareketi güç kazandı ve siyasi partilere bağlı kadın örgütlerinden farklı bir mücadele hattı geliştirdi.
Bu yeni hareket, Hindistan Komünist Partisi’nin kadın örgütü Hindistan Kadınları Ulusal Federasyonu (NFIW) ile Hindistan Komünist Partisi (Marksist)’in kadın örgütü Tüm Hindistan Demokratik Kadınlar Derneği (AIDWA) gibi parti bağlantılı yapılardan bağımsız bir örgütlenme anlayışı benimsedi.

Yasal haklar ve eşitlik mücadelesi

Özerk kadın örgütlerinin çoğalmasıyla birlikte devlet kurumları da kadınların kalkınmadaki rolünü yeniden değerlendirmeye başladı. Kadın akademisyenlerin yürüttüğü araştırmalar, kadınların omuzlarındaki üçlü yükü, mülkiyet hakkındaki eşitsizlikleri, eşit işe eşit ücret konusundaki yasal eksiklikleri ve kadın istihdamının korunması gerekliliğini görünür hale getirdi.

Aynı çalışmalar, siyasette kadın kotası taleplerini güçlendirirken, tecavüz ve kadına yönelik şiddet vakalarında kadınların kamuoyu önünde daha güçlü ses çıkarmasına ve koruyucu yasal düzenlemelerin gündeme gelmesine de önemli katkı sundu.

Uluslararası kadın hareketiyle birlikte yeni bir dönem

1975 yılı, Hindistan kadın hareketi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Birinci Uluslararası Kadın Konferansı ile birlikte kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler uluslararası gündemin önemli başlıklarından biri haline gelirken, Hindistan’da da yasal reformlar hız kazandı.

Eşit ücret mücadelesinin uzun yıllara yayılan baskısı sonucunda Parlamento, 1976 yılında Eşit Ücret Yasası’nı (Equal Remuneration Act) kabul etti. Böylece kadın ve erkeklerin aynı ya da benzer işlerde eşit ücret alması yasal güvence altına alınmış oldu.

Kadınların kendi seslerini duyurmaya başlaması yalnızca hukuk alanıyla sınırlı kalmadı. 1978 yılında Madhu Kishwar ve Ruth Vanita tarafından yayımlanmaya başlayan MANUSHI dergisi, kadınların kaleminden çıkan yazıları yayımlayan ilk yayınlardan biri olarak feminist düşüncenin gelişmesinde önemli rol oynadı. 1984 yılında ise Urvashi Butalia ile Ritu Menon tarafından kurulan Kali for Women, kadınlar tarafından ve kadınlar için yayın yapan Hindistan’ın ilk kadın yayınevi oldu.

Nalini Nayak’ın gözüyle Kürdistan
Mart 2026’da Türkiye Kürdistanı’na yaptığım ziyaret beni son derece etkiledi. Abdullah Öcalan’ın Özgürlük Sosyolojisi adlı kitabını okumuş ve onun vizyonuna hayranlık duymuştum. Ancak beni asıl etkileyen şey, geleceğin toplumunun üç temel sütunu olarak ifade edilen Jin, Jiyan, Azadî ilkesi ve Öcalan’ın alternatif toplumun burada ve şimdi inşa edilmesi gerektiğini vurgulamasıydı. Asıl dönüşüm ve devrim de budur.
Bunun Rojava Özerk Bölgesi’nde bir gerçeklik hâline geldiğini okumuştum. Ancak bunu, Türkiye’de Amed/Diyarbakır’da geçirdiğim günlerde bizzat gözlemleme fırsatı buldum. Bu yalnızca sekiz günlük bir ziyaretti. Fakat bu sekiz gün boyunca TJA’nın (Özgür Kadın Hareketi) çeşitli yönetim düzeyleri ve öncü kurumlarıyla sürekli temas hâlinde oldum.
Beni en çok etkileyen uygulamalardan biri eşbaşkanlık sistemiydi. Bütün karar alma süreçlerinde kadınlar yer alıyor, aynı zamanda kendi içlerinde kolektif karar alma mekanizmaları geliştiriyorlardı. Kadınların kendi kültür merkezlerine sahip olmaları; burada kendi müziklerini, şarkılarını, tiyatrolarını, sanatlarını ve dillerini geliştirmeleri; ayrıca Jineoloji Akademisi’nde Kürt toplumundaki kadınların tarihini, rollerini, kıyafetlerini, yemek tariflerini, sakladıkları tohumları ve daha pek çok unsuru araştırmaları; geçmişi hatırlamak, yeniden canlandırmak ve ondan öğrenmek amacıyla yürüttükleri çalışmalar son derece ilham vericiydi.
Öğrenmesi son derece acı verici olan iki şey vardı. Birincisi, Türk devletinin bir halkı bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmış olmasıydı. Devlet, onların dilini, kültürünü, köylerini ve becerilerini yok etmeye çalışmış, topraklarına el koymuştu. İkincisi ise polis baskısı nedeniyle yaşamını yitiren genç ve yaşlı, kadın ve erkek çok sayıda insanın varlığıydı.
Bunca şiddete rağmen, savaşta yakınlarını kaybetmiş olan Barış Anneleri umutla yaşamaya devam ediyor ve barışın tek çıkış yolu olduğuna inanıyorlardı. 2026 Newroz kutlamalarına katılmak da benim için son derece duygusal bir deneyimdi. Türk polisinin sürekli gözetimi altında, her yaştan Kürt insanı, pek çok akrabası ve sevdiği hâlâ hapiste olmasına rağmen özgürlüğü kutlamak için bir araya gelmişti. Onların “Yaşam Direnmektir” sloganı gerçekten de gözle görülür bir gerçeklikti.
Öcalan, Kürt direnişinin silah bırakacağını ilan etmiş olmasına rağmen, hâlâ tecrit altında tutulurken bile diyaloğa hazır olduğunu göstermektedir. O gerçekten bilge, büyük ve özverili bir liderdir.
Biz ise Hindistan’da kat etmemiz gereken çok uzun bir yol olduğunu düşünüyoruz. Kürt halkının dayanıklılık ve umut üzerine kurulu mücadelesinden öğreneceğimiz çok şey var.