‘Aile’ değil kadın ve mücadele yılı

- Gülizar İpek
326 views
Kadın bedeni ve emeğinin sömürüsü üzerinden şekillenen eril zihniyetli devletler ve iktidarlar, dünyanın her tarafında direnen kadınları sindirmeye, ötekileştirmeye, katletmeye ve özünde mücadelesizleştirmeye yönelik politikalar yürütmekte; kadınların özgürlük mücadelesini bastırmayı, toplumsal cinsiyet eşitliğini engellemeyi ve patriarkal düzeni sürdürmeyi amaçlamaktadır. 

Türkiye’de de siyasal iktidarın, kadınların toplumsal hayattaki rolünü kısıtlamaya ve aile kavramını ön plana çıkararak kadınları ev içine hapsetmeye yönelik muhafazakâr ve otoriter politikaları her geçen gün daha da derinleşmekte ve sistematik hale gelmektedir. Öyle ki, son yıllarda hukuki, ekonomik ve kültürel alanlarda kadın kazanımlarını geriletmeye dönük adımlar atmakta ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini doğrudan hedef almaktadır.

Toplumun rızasının inşası

İktidar ve Diyanet uzun süredir, aile odaklı politika ve söylemlerle, kadınların rolünü geleneksel aile yapısı içindeki tek görevi ‘çocuk doğurup bakmak olan’ anne ve ‘erkeğine hizmet etmek olan’ eş kimliğiyle sınırlamaya çalışıyor. Kadınları toplumsal ve çalışma yaşamından uzaklaştırma, kamusal alandaki varlıklarını sistematik olarak azaltmayı hedefleyen bu politika ve söylemlerini ise, devletin yasak, toplumun ayıp, dinin günah saydığı argümanlara dayandırıyor. Bu şekilde aile ideolojisi ve hukukunu sağlamlaştırmakta, toplumun rızasını bu yolla inşa etmektedir.
Bir yandan doğum oranlarının düşmesi bahane edilerek, kadınları erken yaşta evliliğe ve daha fazla çocuk doğurmaya teşvik eden, doğum kontrol yöntemlerine erişimi zorlaştıran ve kürtaj hakkını tehdit eden uygulamalar yürütülmekte; diğer taraftan kadınların işgücüne katılmasını engelleyen ve nafaka hakkının kaldırılması gerektiğini vurgulayan hutbe ve fetvalarla yoksulluğun kadınlaştırılması ve kadınların eve hapsedilmesi hedeflenmektedir.

Cemaatlere açılan alanlar

Diyanet’in yanı sıra, tarikat ve cemaat yapılanmaları da kadınları yalnızca aile içinde tanımlayan düzenin kurulmasında bir araç olarak kullanılıyor. Bu yapılar hem kadınların toplumsal ve çalışma yaşamından uzaklaştırılmasında bir baskı aracı olarak kullanılmakta hem de kadınların haklarına ulaşmalarının zorlaştırılması amacıyla, özellikle hukuk, eğitim ve sosyal hizmetler gibi alanlarda etkin hale getirilmektedirler. Çok açıktır ki HÜDA PAR üyelerinin Amed’te dans etkinliğine ve kafelere saldırmaları; yine aynı kentte kadınların havuza girmelerinden dolayı tehdit edilmeleri veya giyimlerinden dolayı saldırıya uğramaları ve Türkiye’nin bütün illerinde, erkek yargının erkek failleri korumaya alan cezasızlık politikaları; kadınlara yönelik saldırı, şiddet, tecavüz ve cinayetlerin tırmandırılması, kadınların rolünü geleneksel kalıplara hapsetme, işgücüne katılımını azaltma ya da belirli bir yaşam tarzını teşvik etme amacıyla yürütülen muhafazakâr ve otoriter politikaların hem amacı hem de sonucu olarak vuku buluyor. Bu açıdan, en belirgin ve ifşa edilmesi gereken politikalardan biri İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesi. Çünkü, imzanın çekilmesinin ardından artan kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri ve nafaka hakkına yönelik saldırılar, kadınların yaşam hakkını ve ekonomik özgürlüğünü tehdit eden en büyük tehlikelerden biri haline gelmiş durumda.

Gülistan, Rojîn ve sıradanlaşan cezasızlık

Gülistan Doku’nun yıllardır bulunamaması, Narin’in kutsal denilen aile içinde katledilmesi, Rojîn Kabaiş’in ölüm sebebinin ve faillerin açığa çıkarılmaması, İstanbul’da İkbal Uzuner ile Ayşenur Halil’in vahşice öldürülmesi, kadın düşmanı politikaların en belirgin örnekleridir. Bununla birlikte, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2024 yılında 394 kadın erkekler tarafından öldürülmüş ve 259 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. Kadın cinayetlerindeki artışın en büyük sebebinin cezasızlık politikasını sıradanlaştıran aynı zihniyet olduğu aşikar. Yine “6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun”un etkin bir şekilde uygulanmaması, kadınların fiziksel ve ekonomik dâhil her türlü şiddete karşı savunmasız kalmalarına neden oluyor. 

‘Aile Yılı’ sadece bir söylem değil

En son siyasal iktidar, 2025 yılını ‘Aile Yılı’ olarak ilan ederek, kadın düşmanı politikalarını artık saklama ihtiyacı olmadan ortaya koymuştur. Bunun sadece sembolik bir söylem olmadığını, kadınların toplumsal yaşamda yer almasını engelleyen köklü bir dönüşüm ve kadın mücadele iradesini kırma girişimi olduğunu çok iyi biliyoruz. Yüzyıllardır kendini kadın bedeni ve emeği üzerinden var etmeye çalışan ataerkil düzenin kadını köleleştirmeye ve dört duvara kapatmaya çalışan geçmiş pratikleri göz önünde bulundurulduğunda, bu söylemin asıl amacının dini, hukuki, ahlaki, siyasi kural ve tutumlarla erkeğin egemen olarak hükmünü sürdürdüğü, kadının ise erkeğe hizmet eden konumda tutulduğu cinsiyetçi bir toplumun daha da derinleştirilmesi olduğu çok açıktır. Dolayısıyla, siyasal iktidarın giderek derinleşen muhafazakâr ve otoriter politikalarının, kadın haklarını ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini doğrudan hedef aldığı bu dönemde, Kürt kadın mücadelesinin ve feminist hareketin vereceği yanıt, kadın özgürlük mücadelesi açısından kritik bir rol oynamaktadır.

Barışın inşası bağlamında kadın özgürlüğü

Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik zeminde çözümüne yönelik devlet ile Abdullah Öcalan arasında şu anda yürütülen süreç de kadınların hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi açısından oldukça kritik bir aşamadır. Abdullah Öcalan’ın mücadelesinde kadınların güçlendirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması konusundaki söylemleri, barışın inşası sürecinde kadınların rolünü belirlemek açısından fazlasıyla önem taşımaktadır. Nitekim daha önceki örnekler, kadınların barış süreçlerinde etkin rol almalarının ne kadar kritik olduğunu göstermektedir. Örneğin, Liberya’da kadınların öncülüğünde yürütülen barış hareketi, iç savaşı sona erdiren süreçte belirleyici bir etken olmuştur. Yine Kolombiya’da FARC ile yapılan barış görüşmelerinde de kadınların masada yer alması, müzakerelerin daha kapsayıcı hale gelmesini sağlamıştır. Bu açıdan süreç, sadece çatışmaların sona ermesi değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı yeni bir yaşamın inşası anlamında da önem kazanıyor.

2025 kritik bir mücadele yılı olacak

Bundan dolayı 2025 yılı, Türkiye ve Kürdistan’da, kadın hareketleri için kritik bir mücadele ve direniş yılı olup, kazanılmış kadın haklarının korunması ve yeni özgürlük alanlarının açılması bakımından belirleyici olacaktır. Kürt kadınları, tarihin her döneminde direnişin öncüsü olmuş; ana tanrıçaların torunları olarak, zılgıtlarıyla dağları inletmiş ve mücadeleleriyle destanlar yazmışlardır. Bugün de aynı kararlılıkla, siyasi iktidarların baskıcı politikalarına ve gerici söylemlerine karşı direnmeye devam etmektedirler. Kürt Kadın Hareketi, hem patriyarkal politikaların karşısındaki mücadele dinamiği olarak hem de yine aynı erkek egemenlikli sistemin icadı savaş karşıtı duruşuyla barış süreci ve yeni bir yaşamın inşa edilmesinde önemli bir sorumluluk üstlendiğinin bilincindedir. Bir taraftan yıllardır süren savaşın etkileriyle mücadele ederken, diğer taraftan barış sürecinin merkezine kadın iradesini koymak için büyük bir çaba harcamaktadır. Müzakerelerin sadece erkekler tarafından yürütüldüğü bir süreç olmaması ve savaşın en büyük mağdurlarından olan kadınların barışın inşasının da başat aktörü olması gerektiği hasebiyle Kürt kadınlarının, Kürt Kadın Hareketi’nin, Türkiye Kadın Hareketi’nin rolü çok daha önem kazanmıştır. 

Ortak yol haritası ve kolektif direniş

Türkiye ve Kürdistan’da, kadın hareketlerinin, siyasi iktidarların muhafazakâr ve otoriter politikalarının toplumsal cinsiyet eşitliğine getirdiği tehditleri bertaraf edecek ve otoriter yapıları sarsacak güçlü bir mücadele zemini oluşturması bir zorunluluktur. Tam da kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinin sembolü olan 8 Mart’ı karşıladığımız bu günlerde, kadın hareketlerinin bir araya gelerek ortak bir yol haritası oluşturması; kolektif direnişi, dayanışmayı ve özgürlük mücadelesini daha da büyütmesi gerekmektedir. Kadınlar, sınırların ötesinde kadın dayanışmasını büyüterek, ülke içinde de barışı inşa sürecinin öznesi, öncüsü olarak hem savaşın etkilerini hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermek için somut politikalar talep etmelidirler. Bu noktada, feminist barış perspektifi ile hareket eden yapıların sesi daha gür çıkmalıdır. Kadın hareketinin geleceği, farklı kesimlerden kadınların dayanışma zemininde buluşabilmesiyle güçlenecektir. 

Dayanışma ağları daha da güçlenmeli

Bu dayanışma, yerel ve uluslararası kadın hareketleriyle kurulan bağlar sayesinde daha da büyüyebilir. Kadınlar, mevcut baskılara karşı hem hukuki hem de toplumsal olarak direnç mekanizmaları oluşturmalı, birlikte hareket etmenin yollarını aramalıdır. Özellikle devletin kadın politikasındaki gerici yaklaşımlarına karşı hukuki ve siyasal tepkiler geliştirilmeli, sivil toplumun bu alandaki rolü daha da artırılmalıdır. Özetle 2025 yılı kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinin daha da ivme kazanacağı bir yıl olacak. Bir yeni yıl yazısı değil ancak, bizler açısından her 8 Mart yeni bir mücadele yılına giriş anlamını taşıyor. 2025 8 Mart’ı da bizlere direnişi büyütme, dayanışmayı güçlendirme, kazanımları koruma için tarihi fırsatlar sunuyor. Kürt kadın hareketi ve Türkiye kadın hareketinin dayanışma içinde yükselteceği mücadele, sadece Türkiye ve Kürdistan için değil tüm dünya kadınları için her zamankinden daha fazla umut kaynağı olacaktır. 

*Şahmaran Kadın Platformu ve EŞİK üyesi