Ailede demokrasi kapıda mı kalıyor? 

- Seval Balcı
260 views
Söyleşiler, demokratik söylemin gündelik yaşamda ve özellikle aile içinde çoğu zaman karşılık bulmadığını; demokratikleşmenin ise yalnızca bir düşünce değil, yaşam pratiği olarak yeniden kurulması gerektiğini gösteriyor. Katılımcılar, dönüşümün en çok en yakın ilişkilerde, özellikle aile içi roller ve cinsiyet eşitliği bağlamında sınandığını vurguluyor.

 

Hayatın akışı içinde sürekli konuşmamız, tartışmamız ve yön vermemiz gereken temel bir mesele var: Demokratikleşme. Bu, her an dönüşerek, yeniden inşa edilmeyi bekleyen ‘demokratik birey’ ve ‘demokratik toplum’ düşünü merkezine alan, oldukça çok katmanlı, derin ve karmaşık bir süreç olarak önümüzde duruyor.
Ancak bu kavram en çok gündelik yaşamda ve en yakın ilişkilerde anlam içeriyor veya soruna dönüşüyor. Artık demokratik toplum tartışmalarını yalnızca teorik açıklamalarla sınırlamamalı; günlük yaşamda karşılaştığımız ve çoğu zaman fark etmeden yeniden ürettiğimiz antidemokratik davranışları aşmaya odaklanmalıyız.
Asıl dönüşümün de tam olarak burada, hayatın içinde gerçekleşeceğini görmek gerekiyor.
Toplumlar, uzun bir tarihsel süreç boyunca vicdan ve ahlaki kurallarla şekillenen bir yaşam biçimini bugüne taşımış. Bu nedenle, tarihsel ve kültürel köklerimizden kopmadan, içinde bulunduğumuz coğrafyanın sosyolojik yapısından beslenerek bir dönüşüm gerçekleştirmeliyiz.
Günümüzde aşırı bireyselleşmiş “ben” ile geçmişin “biz” anlayışı arasında kurulacak dengeli bir ilişki, daha özgür ve demokratik bir yaşamı mümkün kılabilir.
Rêber Apo’nun belirttiği gibi: “Ahlaki ve politik toplum, toplumun kendi kendini yönetme ve var etme halidir.” Bu perspektifte birey, edilgen bir figür olmaktan çıkarak karar süreçlerine doğrudan katılan etkin bir özneye veya aktöre dönüşür.
Bu noktada şu sorular öne çıkmaktadır: Demokratik toplum için kim demokratikleşecek? Aile bu dönüşümün neresinde duracak ve nasıl bir rol üstlenecek? Daha da önemlisi, ‘aile içi demokrasi’ mümkün müdür ve birey bu yeni yapılanmada kendini nerede konumlandıracaktır?
Mevcut durumu analiz etmek ya da sistemsel buhranları tahlil etmek artık yeterli gelmiyor; yaşam içerisinde pratik olana bakmak gerekiyor. Bu nedenle, farklı kesimlerden pek çok insana ‘aile içi demokrasi’yi sordum. Aldığım yanıtlar çarpıcıydı. Çoğunlukla benzer, yer yer de kaygı dolu tepkilerle karşılaştım: “Demokrasi mi?”, “Ne demokrasisi?”, “O sadece sözde…” “Demokrasi sadece dışarıda…” ya da “Bunu yazmayacaksın, değil mi?”, “Sakın ismimi yazma!…” Bu tepkiler bile tek başına, aile içindeki o görünmez sınırları anlamaya yetiyordu. Yani demokrasiye  dair yapılan güzellemeler, genelde kapıda ve dolayısıyla dışarda kalıp, içerde bir birlikteliğe yansımıyor.

Bireyin kör noktası: kendisi

Tam da bu kör nokta, “demokrasi” en görünür olduğu yerlerden biri olan aile içinde daha belirgin hale gelir. Yapılan söyleşilerde dikkat çeken en temel bulgu; demokratik toplum fikrinin, bireyin kendisinden ziyade ‘başkasında’ başlaması gereken bir değişim olarak görülmesidir. Kadın ve erkek katılımcılarla yaptığım sohbetlerde, insanların başkalarının antidemokratik tutumlarını kolaylıkla ifade ettiklerini; ancak söz konusu kendi pratikleri olduğunda daha temkinli davrandıklarını gözlemledim. Başka bir bireye ilişkin gözlem ve eleştiriler rahatlıkla sıralanırken, bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi ve özeleştirisel bir tutum sergilemesi o kadar kolay olamayabiliyor. Hatta bu konuda pek de düşünülmediği öne çıkıyor.
Mesele yalnızca eksikliğin ya da yanlış davranışın adını koymak değil; aynı zamanda bunları ifade etmekten çekiniyor olunmasıdır. Bu noktada her birimize, bireyi ve toplumu demokrasiye duyarlı hale getirmek gibi temel bir sorumluluk düşüyor. Yani kendi gerçekliğimizle yüzleşmek ve davranışlarımızı bu yüzleşmeye göre yeniden düzenlemek… Bu durum, beraberinde yeni soruların sorulmasını da zorunlu kılıyor: Demokratikleşmeden ‘özgür eş yaşam’ mümkün mü? Sevgi, tek başına aile olmak için yeterli mi? Demokratikleşememiş bir bireyin sevgisi ne kadar samimidir? Bu noktada, en temel toplumsal yapı olan aileyi yeniden düşünmek kaçınılmaz hale geliyor: Aile yalnızca bir sevgi ve dayanışma alanı mı, yoksa iktidar ilişkilerinin sürekli yeniden üretildiği kurumsal bir zemin olma vasfını mı sürdürüyor?

En yakınındakileri dönüştürebilmek!

Bu kurumsal yapıya itirazı olan bireyler, yalnızca devlet merkezli sömürüye değil, aile yapısı etrafında oluşturulan kurulu düzenin ürettiği görünmez tahakküm biçimlerine karşı da direnç göstermek zorunda. Çünkü dönüşüm yalnızca dışarıya yöneldiğinde eksik kalıyor. Asıl kırılma en yakın ilişkilerde, yani aile içindeki antidemokratik tutumlarda başlıyor.
Peki birey; anne, baba veya çocuk rolleri içinde bu demokratik dönüşümü nasıl gerçekleştirebilir? Daha öznel bir ifadeyle; birey kendi hayatını ne kadar yönetebiliyor? Katılımcılarla yürüttüğümüz sohbetlerde, genç bireyler anne ve babalık rollerinin abartıldığını belirtiyor. Ailelerin yaşadığı ‘çocuklarını kaybetme korkusunun’, çoğu zaman koruma ve denetleme adı altında baskıyı meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştüğünü ifade ediyorlar. Beslenme, temizlik ve çocuk bakımı gibi temel ev içi görevler halen çoğunlukla kadınların sorumluluğuna indirgenip, ilerliyor. Babaların bir kısmı bu işlerde ‘yardımcı’ pozisyonda kalırken, büyük bir çoğunluğu ise sürece hiç dahil olmuyor. Sosyal etkinliklere katılım, organizasyon veya ev içi ihtiyaçların karşılanması gibi konularda ortak karar alma kültürü ise çok zayıf.
Dolayısıyla gerçek bir dönüşüm, bireyin en yakınındaki iktidar alanlarıyla yüzleşmesinden geçer; aile içindeki bu görünmez eşitsizlikleri aşmak, özgür ve demokratik bir toplumun en temel yapı taşı olacaktır.

Değişim zor ama kaçınılmaz

Babasıyla olan ilişkisine dair somut bir örnek veren genç bir kadın, evdeki durumu şöyle ifade ediyor: “Örneğin, babamın oturacağı yer her zaman bellidir; yemek masasında da televizyon karşısında da… O evdeyken kimse onun yerine oturmaz. Son sözü her zaman o söyler.”
Aynı katılımcıya, kendisinin veya annesinin evde kendine ait benzer alanları olup olmadığı sorulduğunda ise şu yanıtı veriyor: “Ben çoğunlukla kardeşimle paylaştığım odada vakit geçiriyorum. Annem ise genellikle mutfakta; aslında o gün hangi işi yapıyorsa, alanı da orası oluyor.”
Bu örnek, ev içindeki mekan dağılımının, iktidar odağını sessizce ilan eden sembolik bir kurumsallığı nasıl istikrarla koruduğunu kanıtlıyor.

Bireyin aile içinde görünmezliği

‘Anne ve babalık rollerinin abartıldığından’ kasıt, gençlerin istedikleri gibi bir bireye dönüşmelerine alan tanınmaması; bireyin öz iradesine ve kişisel sınırlarına doğrudan müdahale edilmesi.
Genç bireylerden ailevi sorunlar karşısında sorumluluk almaları beklenirken; çözüm süreçlerinde görüşlerine yeterince başvurulmuyor ya da bu görüşler dikkate alınmıyor. Bu beklenti ve taleplerin ağırlığını yönetemeyen gençler ise çoğu zaman bir kaçış alanı arayışına giriyor. Bunun sonucunda; kendini açıkça ifade edememe, alışkanlıklarını gizleme ve zamanla sağlıksız bir ruh haline sürüklenme gibi tablolar ortaya çıkabiliyor.
Ahlak ve vicdan anlayışıyla demokrasiyi yalnızca bir sistem değil, bir yaşam biçimi haline getirmek mümkün. Buradaki asıl mesele, bir başkasının yaşam alanına ne ölçüde ve hangi sınırlar dahilinde müdahale ettiğimizi fark edebilmektir. Kendi iç dünyamızda ise farklı düşünebilme ve bağımsız karar verebilme imkanını yaratmak temel bir ihtiyaç.
Yapılan sohbetlerde; aile bireylerinin bir başkası adına sürekli düşünme, plan yapma ve onun yerine konuşma eğiliminde olduğu görülmekte. Bu durum ciddi bir rahatsızlık yaratsa da çoğu zaman ‘doğal bir davranışmış’ gibi kanıksandığı için sürdürülmekte.

Ev ve dışarı arasında demokrasi çelişkisi

Bir arkadaşımla telefonda aile içi demokrasi üzerine konuşurken, bana ablasının yaşadıklarından çarpıcı bir örnek anlattı. Alevi kültürü ve gelenekleriyle büyümüş, elli yaşlarında, çalışan ve iki çocuk annesi olan bu kadının sözleri aslında pek çok gerçeği özetliyordu: ‘İlk tanıştığımızda, evlendiğimizde böyle biri değildi; zamanla bilinen toplumsal cinsiyet kodları ile yaşama yön vermeye çalıştı. Bu ilişkide sürekli zorlanan taraf ben oldum ve nihayetinde boşanma aşamasına geldik. En temel sebebi ise şu: Dışarıda demokrat, evde aşırı baskıcı… Evde tüm kararları kendisi almak istiyor. Hoşuna gitmeyen, istemediği hiçbir şey, sırf o istemiyor diye gerçekleşmiyor. Özellikle de bu durum beni ve çocukları ilgilendiren konularda belirginleşiyor.
‘Dış dünyaya sürekli demokrasi dersi veren bir birey, kendi içine ne kadar demokrat?!
Bu sözler, sıkça karşılaşılan fakat nadiren yüksek sesle dile getirilen derin bir çelişkiye işaret ediyor. Kamusal alanda kendisini demokrat olarak tanımlayan birey, aile ve özel alanın mahremiyetine girdiğinde aynı tutarlılığı sergileyemiyor. Dışarıdaki kimlik ile ev içindeki pratikler arasında derin bir yarılma meydana geliyor.
Gündelik hayatın akışı içinde ‘sıradan’ görünen küçük alışkanlıklar, çoğu zaman fark edilmeden antidemokratik bir zemini beslemeye devam ediyor. Bu örtük yapı açığa çıktığında ise karşımıza, sanılandan çok daha katı ve kalıplaşmış tutumlar çıkıyor.
Tam da bu noktada, eril zihniyetin ve ona dayalı toplumsal kültürün, kendini eğitimli ya da ‘ilerici’ olarak değerlendiren kesimlerde bile nasıl fark ettirmeden yeniden üretildiği daha görünür hale geliyor. Bu tanıklık, demokratikleşmenin yalnızca bir söylem değil; her şeyden önce en yakın ilişkilerde sınanan bir yaşam pratiği olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Politik aile, demokratik olmak anlamına gelmiyor “Politiğiz dolayısıyla demokratiğiz yanılgısı”

Yüz yüze görüştüğümüz bir katılımcı, isminin kullanılması rica ederek deneyimlerini bizimle paylaştı.
Sosyalist bir gelenekten gelen ve sürgün deneyimi yaşamış bir ailenin parçası olarak büyüyen A., hem içine doğduğu ailenin hem de kendi kurduğu yuvanın emekçi karakterini vurguluyor. Yaşamı sürdürebilmenin temel koşulunun her zaman ‘çalışmak’ olduğu bir disiplinle büyüdüğünü ifade ediyor. Bir çocuk annesi olan A., zorunlu eğitimin ardından eğitim hayatına devam edemediğini; hayatın erken dönemlerinde omuzlarına yüklenen sorumlulukların, kişisel gelişiminin önüne geçtiğini dile getiriyor.
Aile yapısını anlatırken, her iki tarafta da erkeklerin sayıca baskın olduğuna dikkat çeken A., oldukça politik bir atmosferde yetiştiklerini söylüyor. Bu ortamda pek çok konunun rahatça tartışılabildiğini ancak bugün geriye dönüp baktığında ‘aile içi demokrasi’ üzerine özel bir sohbeti veya farkındalığı hatırlamadığını ekliyor. A.’nin anlatımı, politik bir çevrede yetişmiş olmanın ev içinde her zaman demokratik bir işleyiş anlamına gelmediğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Kendi ifadesiyle o yıllar, daha çok ‘zamanın akışına kapılmış’ bir hayatın içinde şekillenmiş: ‘Bizler aileyi, büyüklerimizi düşünerek yaşadık. Onların fikirleri, söyledikleri bizim için esastı. “Ben bireyim, ne istiyorum, ne düşünüyorum?” diye sormadık. Sürekli başkalarını önceleyerek yaşadık. Demokrasinin ne olduğunu ve nasıl yaşanması gerektiğini ancak sonradan, bilinçlendikçe anladık. Ama hala tam anlamıyla demokratik değerlerle yaşadığımızı söyleyemem.”

 Aile içi ilişkilerde görünmeyen baskı, rol dağılımları ve müdahale biçimleri, ‘demokratik toplum’ idealinin en çok ev içinde sınandığını gösteriyor. Gerçek dönüşüm; anne, baba ve çocuk arasındaki ilişkilerde, yani kadın ve erkek arasındaki eşitlikte başlıyor.

Koruma ile kontrol arasında

Hayatını ve aile yaşantısını aktarırken çocuğuyla olan ilişkisine de değinen A., “Zaman çok değişti, insan her şeyden korkuyor; çocuklarımızı korumalıyız,” diyerek güncel bir kaygıyı dile getiriyor.
Ancak konuşmanın ilerleyen aşamalarında, bu koruma refleksinin nasıl bir baskıya dönüştüğünü bizzat fark ederek özeleştiride bulunuyor: “Çok müdahale ediyorum değil mi? Evine, eşyalarına, zamanına… Her şeyine karışan bir anne oldum. Onun için iyi bir şey yapmak isterken, aslında benim de rahatsız olduğum o antidemokratik yaklaşımların bir benzerini sergiliyorum.” A.’nın bu samimi itirafı; iyi niyetle başlayan koruma içgüdüsünün, fark edilmeden nasıl bir denetim ve müdahale mekanizmasına dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Yaşamı demokratikleştirmek: ama nasıl?

Demokrasiyi bir sistem olmanın ötesinde, bir yaşam kültürü olarak tanımlayan Fatma, ailenin bu sürecin merkezinde yer aldığını vurguluyor. Ona göre aile, bireyin ilk sosyal ortamı, demokratik değerlerin, eşitliğin, ifade özgürlüğünün ve karşılıklı saygının tecrübe edildiği ilk alandır. Ancak mevcut durumda, ne içine doğduğu ne de kurmaya çalıştığı ailede bu değerlerin bütünüyle yerleştiğini söyleyemiyor.
“Toplum değişmeden demokrasi derinleşemez. Ama şuna da bakmak gerekiyor: Demokrasi talep edenler, kendi mahremlerinde ne kadar demokratik?” diye soran Fatma, demokratik toplumun ancak demokratik bireylerle inşa edilebileceğini belirtiyor. Ona göre özgür ve eşit bir yaşam, yalnızca siyasal bir söylemle değil; toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin eş zamanlı ilerlemesiyle mümkün.
Sevginin tek başına yeterli olmadığını ifade eden Fatma; sağlıklı bir birlikteliğin sabır, anlayış ve ortak sorumlulukla kurulabileceğine inanıyor. Bu bağlamda dönüşüm, bireyin kendi iç dünyasında ve kurduğu ilişkilerde başlar. Kendi düşüncelerini ‘mutlak doğru’ olarak görmeyen, başkasının varlığını ve farklılığını kabul eden, eleştiriye açık birey ancak gerçek anlamda demokratikleşebilir. Oysa günümüzde kadınların hayatında hâlâ ciddi kısıtlamalar ve sınırlar varlığını koruyor. Fatma son olarak; kendisini sorgulamayan, karşısındakini bir ‘özne’ değil ‘araç’ olarak gören bireylerin ilişkilerinde eşitlikten ziyade hakimiyetin anlayıştan ziyade tahakkümün öne çıktığını belirtiyor. Böyle bir zeminde ise gerçek anlamda bir sevgiden söz etmenin mümkün olmadığını ekliyor.

İlişkilerde görünmeyen tahakküm

Uzun yıllar Avrupa’da yaşadığını belirten Berjin, evliliğini yaşadığı sorunlar ve uğradığı ihanet nedeniyle sonlandırdığını anlatıyor. Kurmaya çalıştığı ilişkide partnerinin antidemokratik yaklaşımlarına, psikolojik baskısına ve sorumluluk almaktan kaçınan tavrına dikkat çekiyor.
‘İlişkilerde çiftler arasında gerçekten demokratik bir yaklaşım olduğuna inanmıyorum,’ diyen Berjin, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Hala çok katı eril yaklaşımlar ve erkeklik öğretileri hüküm sürüyor. Erkek, ilişkide baskıcı bir karakterle kadının bedeni ve ruhu üzerinde tahakküm kurmaya çalışıyor ve bunu yaparken sanki bu onun doğal hakkıymış gibi davranıyor.”
İlişkilerdeki bir diğer temel sorunun “açıklık ve dürüstlük eksikliği” olduğunu vurgulayan Berjin, kendi deneyiminden şu sarsıcı örneği veriyor: “Eski eşimin bana yalan söylediğini bildiğim halde, ona inanmayı seçiyordum. ‘Hayır, bana böyle bir konuda yalan söylemez,’ diyerek kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Duyduğum güvenin sarsılmasını istemediğim için aslında kendi kendimi kandırıyordum.”
Zamanla bilgi ve farkındalık kazandıkça hayata bakış açısının değiştiğini belirten Berjin, mevcut sistemle sağlıklı bir aile kurulamayacağını fark ettiğini söylüyor: “Günümüzde kadın-erkek ilişkileri çok kirlenip, flu hale geldi; herkes kendi çıkarına göre pozisyon alıyor. Kadın, kendi özünden kopartılarak sistemin dayattığı kalıplara sıkıştırılıyor. İşin özü; aile içinde gerçek anlamda bir demokrasinin işletildiğini bugüne kadar görmedim ve artık bunun mümkün olduğuna da inanmıyorum.”

Farkındalık var, değişim yok

Demokratikleşme sürecinin ilk şartının bu kavramı doğru anlamak olduğunu belirten genç bir birey olan Ronahi; demokratik toplum idealinin öncelikle bireyin kendi zihninde netleşmesi ve bu dönüşümün kişinin kendi yaşamından, yakın çevresinden başlaması gerektiğini savunuyor. Ona göre bu yaklaşım, yalnızca bir söylem değil, pratikle sürekli hayat bulan bir katılım ve eylem olmalı.
Ronahi, demokratikleşmeyi; kalıplaşmış, otoriter ve baskıcı sistemlerin yerine eşitlikçi ve çoğulcu bir yaşamın inşa edilmesi olarak tanımlıyor. Mevcut aile yapılarının bu noktada yetersiz kaldığını düşünen Ronahi; baskıcı yapılara karşı durabilmeyi, bu dönüşümün en kritik adımı olarak görüyor. Ailelerin, hem yetiştikleri coğrafyanın etkisi hem de kendini geliştirme eksikliği nedeniyle geleneksel yapıları sürdürdüğünü; bu yüzden demokratik toplumun ancak sınırlı bir parçası olabildiklerini belirtiyor. Bu tıkanıklığın hem kendi ailesinde hem de çevresinde gözlemlendiğini de açık yüreklilikle ekliyor.
Ronahi’ye göre ‘özgür eş yaşam’, her iki bireyin eşit koşullarda var olabilmesi demek ve bu durum demokratikleşme olmadan sağlıklı bir biçimde kurulamaz. Sevginin; ancak saygı, anlayış ve empati gibi değerlerle desteklendiğinde anlam kazandığını ifade eden Ronahi, kendi ailesinden sarsıcı bir örnek veriyor: Babasının annesini sevdiğine inandığını ancak bu sevginin gündelik davranışlara yansımadığını, dolayısıyla tek başına bir anlam ifade etmediğini söylüyor. Ona göre sevgi; sadece ailede değil, arkadaşlık ve partner ilişkilerinde de tek başına belirleyici bir güç değil.
Sevgi kavramının göreceli olduğunu vurgulayan Ronahi, demokratikleşememiş bir bireyin sevgisinin de çelişkili olacağını; gerçek anlamda sağlıklı bir sevginin ancak demokratik bir zeminde yeşerebileceğini düşünüyor. “Birey kendini ne kadar yönetebiliyor?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor: “Birey çoğu zaman toplumun, ailenin ve çevrenin beklentileri doğrultusunda hareket eder. İnsanların büyük bir kısmı ne istediğinden ziyade, çevrenin ne düşündüğüne göre yaşamaktadır.” Bu kalıpları aşabilenlerin ise ancak istisnadır.”
Son olarak Ronahi; bireyin ilk eğitimini aileden aldığını, dolayısıyla demokratikleşmemiş bir ailenin bireyin kendi demokratik gelişimini de doğrudan zorlaştırdığını ifade ederek ailenin kilit rolünü bir kez daha vurguluyor.

Sorun büyük değil, sürekli

Dosya haberi kapsamında gerçekleştirdiğim görüşmelerde, her iki cins arasında da belirgin bir huzursuzluk ve memnuniyetsizlik hali gözlemleniyor. Konuların ele alınış biçimi yaşa ve yetiştirilme tarzına göre farklılık gösterse de, temel sorunlar büyük ölçüde benzerlik taşıyor. Bu gözlemler, toplumsal dönüşümün bireysel düzeyde nasıl karşılık bulduğunu anlamak açısından da önem taşıyor.
Erkeklerle yaptığım sohbetlerde, “Biz böyle yetiştirildik, kalıpları kırmak zor oluyor” ifadesi en sık başvurulan gerekçe olarak öne çıkıyor. Genç kuşak erkeklerde teorik bir farkındalık gelişmiş olsa da, bu bilincin gündelik davranışlara henüz yeterince yansımadığı görülüyor. Kadınlar ise bu sorunları konuşmaya, tartışmaya ve yüzleşmeye çok daha yatkın bir duruş sergiliyor.
Oysa toplumsal kültürden söz ederken kastettiğimiz, toplumsal yaşamın reddi değil, onun demokratik bir dönüşüme uğramasıdır. Bu dönüşüm ise ancak bireyin kendi değişimini merkeze alan bir süreçle ve demokratik topluma aktif katılımla mümkün olabilir. Çoğu zaman “ne olacak ki” denilerek geçiştirilen küçük bir davranış, sıradan bir söz ya da basit bir yaklaşım, aslında krizin merkezini oluşturmaktadır. Ayrıntılarda gizli kalan bu tutumlar görünür kılınmadıkça, toplumsal cinsiyetçi yapılar kendini yeniden üretmeye devam eder.
Demokrasiyi yalnızca bir sistem olarak değil, bir yaşam sorumluluğu olarak görmek gerekir. Onu her an yaşamak, yaşatmak ve en azından ona duyarlı bir bilinç geliştirmek zorunluluk haline gelmiştir. Dönüşüm ancak bu düzeyde içselleştirildiğinde, cinsiyetçi toplum kalıplarından daha demokratik bir yaşama geçiş mümkün olabilir.
Özgürlük ve sorumluluk birbirinden ayrılmaz iki kavram. İnsan, doğası gereği eylemlerinin sonuçlarını tartan, kararlarını düşünerek alan ve sorumluluk üstlenen bir varlık. Bu bağlamda özgürlük, sanılanın aksine sınırsız değil.
Kadının özgürleşmediği bir ailede demokratik bir yaşamdan söz etmek zor. Bu yaklaşımda gerçek özgürlük, en önce aile içinde kurulan iktidar ilişkilerinin aşılmasıyla başlar.
Kuşkusuz bu sorunun hazır bir çözüm reçetesi yoktur. Görüşlerine başvurduğum kişilerden her zaman doğrudan ve net yanıtlar alamadım; ancak hem okuyucularla hem de deneyimlerini paylaşanlarla birlikte bu sorulara yanıt arama süreci devam etmektedir. Asıl mesele, her birimizin kendi düşünme biçimini ve davranışlarını demokrasiye duyarlı hale getirmeye yönelmesi. Bu yol, yaşamın ve mücadelenin birlikte ilerlemesini zorunlu kılıyor…