Bu yılın 8 Martı’nı, Newrozu’nu depremin yarattığı ağır sonuçlarla karşılıyoruz. Deprem ekolojik, sosyal, siyasal, ekonomik anlamda Türkiye siyasi gerçeğinin resmidir. Depremin ruhumuzu, hayallerimizi moloz yığınına, varlığımızı enkaza dönüştürmemesi için 8 Mart’ı kadın, halk düşmanı AKP-MHP faşizminden hesap sormanın eylemleriyle karşılamalıyız.
6 Şubat’ta Mereş merkezli gerçekleşen deprem sonucunda, Kürdistan, Türkiye ve Suriye kentlerinde büyük bir yıkım yaşandı. Milyonlarca insan bu felaketten etkilendi. Gerçek sayıyı hiçbir zaman öğrenemeyecek olsak da yaşamını yitiren insan sayısı yüz binler ile ifade edilmekte. Öncelikle yaşamını yitirenleri saygı ile anıyor, tüm halkımıza başsağlığı ve yaralılara şifa diliyorum. Bir soykırım denebilecek bu can kayıplarına sebebiyet veren gerçeği görmeden ne gelişmeleri değerlendirebilir, ne hayallerimizden ne de mücadeleden söz edebiliriz. Bu öyle bir yıkım ve acıdır ki ne zaman ve ne de sabır iyileştirebilir. Onca can kaybıyla birlikte, tarih, kültür ve gelecek yitimi de yaşandı. Buna yol açanlar, daha fazla rant sağlamayı ve iktidarını yaşatmayı amaçladılar. Depremzedeler ve onlarla dayanışmayı geliştiren, ilk saatlerden itibaren insanlığa sahip çıkarak harekete geçen herkesin ifade ettiği gibi ‘Deprem değil iktidar öldürdü!’ Türkiye’deki bu acının, yıkımın ve kaybın tek sorumlusu, faşist AKP-MHP iktidarıdır. Dolayısıyla acımızı ilk günkü gibi taze tutmalıyız ki, bu felakete sebep olanlardan hesap sorabilelim.
Erdoğan’ın ne hükmü ne de hükümeti kalmıştır
Mesele bir tek AKP-MHP iktidarının deprem öncesi ihmalkarlığıyla sınırlı değildir. Böyle olsa suçunu telafi etmek için depremin ilk geliştiği andan itibaren harekete geçerdi. Mesele faşist iktidar ve merkeziyetçi ulus-devlet gerçeğidir. Faşist AKP-MHP iktidarı arama-kurtarma ekiplerini birkaç yer hariç bilerek, tercihen göndermedi. Kasıtlı olarak her şeyi ağırdan aldı. Çünkü Kürt Alevi kimliğine, muhalif demokrat Arap kimliğine düşmandır. Dolayısıyla devlet, halk, kadın, demokrasi ve özgürlük düşmanıdır. Bunu Bahçeli’nin depremin ikinci gününde kullanmış olduğu “Can kayıpları ne olursa olsun önemli olan Türkiye devletinin ayakta kalmasıdır” sözlerinden de anlamak mümkün. Irkçılık ve milliyetçilikten beslenenlerin vicdanları kurudur. İnsanların yaşamış olduğu bu yıkım ve acıyla empati kuramazlar. Türk devletinin ırkçı ve milliyetçi siyasi tarihine bir de Erdoğan’ın dinciliği eklendi. Erdoğan 20 yıldır alışageldiğimiz ezberinden taviz vermedi ve deprem bölgesinde yine bir tüccar gibi vaatlerde bulundu. Ancak depremin üçüncü gününde ortaya çıkabilen Erdoğan, utanmadan depremden etkilenen her aileye 10 bin TL yardımda bulunacaklarını açıkladı. Yüzbinlerin katili olan Erdoğan’ın artık hükmü ve hükümeti kalmamıştır. Türkiye halkları nezdinde AKP-MHP iktidarı bitmiştir. Depremde açığa çıkan gerçeklik bunu doğrulamaktadır.
Öldüren bir siyaset ve iktidar gerçeği var
Yine bu depremde görüldü ki suni düşman üreten AKP’nin düşman politikaları çökmüştür. AKP yıkım ve savaş ihraç eden bir mekanizmadır. Sermayesinde savaş dışında başka bir politika kalmamıştır. Kürt düşmanlığıyla kendisini sürdürebilen bu faşist iktidarın, savaş politikaları da kadınların ve Kürt halkının direniş bentlerine çarpmıştır. Bundan da herhangi bir başarı sağlayamamıştır. Dolayısıyla asıl enkaza dönüşen bu iktidar ve faşist hükümettir. Hala iktidarda kalmayı diretmesi zorbalıktan başka hiçbir şeyle ifade edilemez. Dünyanın başka bir ülkesinde Türkiye’deki gibi bir felaket yaşanmış olsaydı, mevcut hükümet derhal istifa ederdi. Bunu da yapmadığına göre o zaman başta kadınlar olmak üzere, Kürt ve tüm Türkiyeli halklar bu faşist gaspçı, hırsız ve katil iktidara haddini bildirmelidir. 1999 Gölcük Depremi’nde sergilenen organizasyonun binde biri bile 6 Şubat günü gerçekleşen depremde sergilenmemiştir. Halkın dayanışması olmasaydı, can kayıpları hiç kuşku yoktur ki daha fazla olacaktı. Bu anlamda sadece öldüren bir siyaset, iktidar ve ulus devlet gerçeği var.
Yaşamı nasıl savunacağız?
Peki bizler öldürmeye karşı yaşamı nasıl savunacağız? Kültürel ve fiziki soykırıma tabi tutulan Kürtler direnerek varlığını korumaya çalışırken tüm Türkiye halklarının yaşamı da tehdit ve tehlike altındadır. Kürt halkına yönelik geliştirilen imha, inkar ve soykırım politikaları şimdi tüm Türkiyeli halklara karşı devrededir. Bu faşist iktidar, sokak ortasında katlediyor, işkence ediyor, ömür boyu hapis cezaları veriyor, insanları yerinden yurdundan sürgün ediyor, ekonomik alanı gasp ediyor ve ekolojik yıkımlara yol açıyor. Faşist bir iktidarla yönetilen Türkiye’de iktidar yandaşları dışında hiç kimsenin can güvenliği ve esenliği yoktur. Bu sadece bir kaygı değildir. Yaşananlar ve yaşatılanlar bize bunları söylettiriyor. Artık mesele zamana yayılmış uzun soluklu bir mücadeleye bel bağlamayı çoktan aşmıştır. Bu iktidarla geçen her saniyenin bedeli ölümdür. Faturası artık sadece işsizlik, yoksullukla sınırlı kalmamaktadır. Bu iktidar daha fazla kazanmak için gözünü kırpmadan her şeyi yapabilecek cürette olduğunu göstermiştir. Kürt halkının çığlığını duymamanın bedelini bugün tüm Türkiye ödemektedir. Faşist diktatör rejime karşı muhalefet etmek, tepki koymak yetmez. Yaşamak için isyan etmek, bu iktidarı alaşağı etmek gerekir.
Savunmanın temel dinamiği gençler ve kadınlar
Particilik siyasetiyle işi parlamentoya havale etmenin bir anlamı kalmamıştır. Çünkü parlamentodaki çoğunluk da onlar. Onların bu varlığı, halkın canına mal olmaktadır. Hayatı ortadan kaldırmakta, çevreyi yıkmakta ve sadece betonlaştırmakta. Vicdanı betonlaşmış bu iktidarı sadece eleştirel bir muhalefet ve siyasetle aşmak mümkün değil. Sadece kendisini koruyacak bir kontra örgüt oluşturmuş durumda. Türk ordusunun bu iktidarı savunamayacağı durumda bile devreye SADAT gibi kontra örgütler ve çeteler koyacakları aşikar. Yıllardır bunun hazırlığını yaptılar. Dolayısıyla bu gerçeği de dikkate alarak bu faşist iktidara karşı kendini her anlamda savunmanın yol ve yöntemleri aranmalıdır. Sosyal demokrat particilikle bir yere varılamayacağı görülerek kadınlar, gençler duruma el koyup devrimci müdahale geliştirmelidir. Biz kadınlar yaşamı savunmak için atıldık mücadeleye. Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi bu uğurda sayısız bedel verdi. Berîvan Zîlan, Delal Nurhak, Peyman Bagok, Kinda, Berçem yoldaşlar ve adını daha sayamayacağımız nice özgürlük savaşçısı 2022 yılında kimyasal silah dahil her türlü savaş tekniğine, silahına karşı son nefesine kadar direndi. Zîlan Konya ve Evîn Goyî yoldaşlarımız ise alçakça siyasi suikastların hedefi oldu. Devrimci kadınlar dağlarda ve şehirlerde, mücadelenin boy verdiği her mekanda görkemli bir şekilde direniyor. Rêber Apo’nun PKK’yle başlattığı özgürlük isyanı, kadın isyanı olup Kürdistan’dan Ortadoğu’ya, Ortadoğu’dan da dünyaya akıyor. Bu anlamda günümüzdeki 8 Mart’ta özgür demokratik yaşamı inşanın ve savunmanın mücadelesi büyütülecektir.
İnsanlığın soy damarı olan kadınlar direniyor
Ataerkil sistem, yaşamı ortadan kaldırarak kendisini güçlendiriyor. İnsanları tepkisiz, ruhsuz yığınlara dönüştürerek hakimiyet kurmak istiyor. Egemen erkek sistem ve temsili olan iktidarlar ne geçmişte ne de günümüzde başarılı olamamıştır. İnsanlığın soy damarı olan kadınlar dirençli, kararlı ve mücadelecidir. Toplumsal yaşamın kadın etrafında boy verdiği tarih kitaplarında kayıtlı olduğu gerçeğini, kadınlar yeniden gün yüzüne çıkararak ataerkil kaide ve kurallarla şekillenmiş toplumsal yaşamı, toplum dışılık olarak niteleyerek reddediyor. 8 Mart, en yüksek düzeyde bu reddin adıdır. Kadınlar reddini yeni bir yaşamın inşasına yönelerek gerçekleştiriyor. Rêber Apo’nun kadından başlayarak toplumsal doğayı tanımlama felsefesi kadın uygarlık çağının temelidir. Temelden, kök hücreden kötülüğü tespit eden Rêber Apo nasıl yaşamalı sorusuna kadın özgürlüğünü merkeze alan demokratik, ekolojik toplum sistemiyle yanıt vermiştir. Yaşamın, mücadelenin sihirli formülü olan “Jin Jiyan Azadî” çizgisi, iradesi radikal değişim isteyen tüm mücadeleci kadınların kılavuzu olup toplumsal direniş tutumuna dönüşmüştür. Kadınlar bir kez daha 16 Eylül’de Kürt kızı Jîna Amînî’nin Rojhilatê Kürdistan’da İran ahlak polisleri tarafından öldürülmesinin ertesi günü alanlara çıkarak özgürlük fitilini ateşleyerek dünyaya yaydı. Rêber Apo’nun başlattığı Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketimiz devrimci mirasıyla, militan kadro ve toplumsallaşmış gücüyle Rojhilat ve İran’daki gelişmelere kaynaklık etmektedir. İçte kaldırılamaz düzeye varan otokratik erkek egemen sistem, kadınların isyanıyla toplumsal patlamaya yol açarken aynı zamanda Bakûrê Kürdistan ve Rojava Kürdistanı’nda, Kuzeybatı Suriye’de kadınların damgasını vurduğu toplumsal devrim büyük bir ilham kaynağı olmuştur.
Jin Jiyan Azadî direnişi, evrensel mücadele kimliğidir
“Jin Jiyan Azadî” çizgisi bu anlamda salt kadınların hak ve özgürlüklerini ifade eden mücadele amacıyla sınırlı olmayıp kadınla kazanılacak bir yaşamın, dünyanın, toplumun varlığını ifade etmektedir. “Jin Jiyan Azadî” demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir sistemin en özlü ifadesidir, arzusudur. “Jin Jiyan Azadî” haykırışı, tüm kadınların bir olup ataerkil, zorba iktidarları değiştirmenin evrensel mücadele kimliğidir. Özgür yaşam manifestosudur. “Jin Jiyan Azadî” sloganı özgür iradenin, özgürlük bilincinin en rafine dışa vurumudur. Kadın özgürlüğüyle şekillenecek demokratik çağa inancın en özlü ifadesidir. Yüzyılı kadın çağı yapma iddiasını pratikleştirmenin ataerkil sistem karşıtlığı olarak anti kapitalist, militarist, cinsiyetçi, milliyetçi, dinci yapı ve zihniyetlere karşı kendisiyle birlikte toplumunu yeniden demokratik, özgür kılmanın devrimciliğidir. Amasız, acabasız her yerde en erkenden kaygısızca birleşmenin yaratacağı muhteşem değişim gücüne, ortak mücadeleye inancın yükseltilmesidir. Özgüvenin, dayanışmanın, birlikte var olmanın farkındalığıyla bentleri yıkmanın azmidir.
Erkek faşizmine karşı tüm kesimler ortak mücadelede birleşmeli
Toplumsal hareketler hem birbirinden beslenir hem birbirini tetikler. Bu devinim giderek büyümekte ve yayılmaktadır. İdamları hızla devreye koyarak toplumsal hareketin İran devletinin tüm bastırma ve şiddetine rağmen 2023 yılında da süreceğini bilerek her alanda erkek egemen sistemle mücadele sürecektir. Dolayısıyla despotik faşist erkek iktidarların varolduğu her yerde, demokratik değişimi kadınlar, gençler yaratacaktır. 10 ili vuran depremde açığa çıkan dayanışma ruhunu kadınlar, gençler ciddi bir örgütlülüğe dönüştürerek sonuç alabilir. Tüm şartlar buna müsaittir. Sendikal hareketlerin, sivil toplum örgütlerin pasif duruştan sıyrılarak kadınların örgütlü hareketiyle bütünleşerek, toplumsal mücadeleyle birleşerek sistemin çarkından çıkmalıdır. Bu anlamda sistem karşıtı olduğunu ifade eden tüm kesimlere, örgütlere, kurum ve kuruluşlara düşen sorumluluklar var. Tüm bu kesimlerin iktidarın insafına kalmış durumdan kendisini kurtarması gerekir. Acınası durumda olan sendikal hareketler bu biçimiyle ne bir toplumsal muhalefettir ne de sınıf mücadelesidir ve kimliksizdir. Ezilen, sömürülen işçi kesimi yaşam mücadelesini edilgen duruşla kazanamaz. Siyasi partilerin demokrasi mücadelesine yön verecek olan kadınlardır. Kadınlar, siyasi partilerin programından medet ummadan, kendi adına var olarak mücadele rotasını çizmeyi sürdürmeli ve Türkiye’nin demokratik değişimine öncülük edebilmelidir. Oldukça güçlü bir birikime, deneyime sahip Kürdistan ve Türkiye kadın hareketi esasa odaklanarak hayatlarına kast eden faşist iktidarı alaşağı edebilir.
8 Mart ile Erdoğan iktidarını yıkmaya geliyoruz!
Bu yılın 8 Martı’nı, Newrozu’nu depremin yarattığı ağır sonuçlarla karşılıyoruz. Deprem ekolojik, sosyal, siyasal, ekonomik anlamda Türkiye siyasi gerçeğinin resmidir. Depremin ruhumuzu, hayallerimizi moloz yığınına, varlığımızı enkaza dönüştürmemesi için 8 Mart’ı kadın, halk düşmanı AKP-MHP faşizminden hesap sormanın eylemleriyle güçlü karşılamalıyız. Ağır kayıp ve hasara yol açan deprem, ataerkil sistemin ve onun merkeziyetçi ulus-devletinin, iktidarının eseridir. Faşist zihniyet öldürücüdür. İçinde olduğumuz siyasi, sosyal durum faşizmi yerle bir etmenin demokratik devrimi gerçekleştirmenin zaman aralığında olduğumuzu gösteriyor. Faşist iktidarı alaşağı etmek kadar halklarımızın ortak yaşamına ve kadınların özgür yaşamına yol açacak demokratik bir sistemin kuruluşunu gerçekleştirebiliriz. Bunun için sürdürülen ‘Dem dema azadiyê ye’ hamlesini etkili yürüterek mutlak tecridi ortadan kaldırarak Rêber Apo’nun fiziki özgürlüğünü sağlama kararlılığıyla ve “Jin Jiyan Azadî ile Kadın Devrimine Yürüyoruz” hamlesiyle 8 Mart’ı karşılıyoruz. 8 Mart’la faşizmi yıkmaya geliyoruz, acılı yüreklerimizin yaralarını sarmaya, yıkılan kentlerimizi, köylerimizi, mahallelerimizi yeniden ayağa kaldırmaya geliyoruz. Savaştan beslenen, savaş rantçılığı yapan her türlü ranta, yobazlığa ve yolsuzluğa, çirkefe bulaşan kadın düşmanı, çocuk katili Erdoğan’ı siyasetten silmeye geliyoruz.
Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’da hayatı daha güçlü yeşertmek, kendimizi, kentimizi, halkımızı her türlü saldırılar karşısında savunabilmek, demokratik özgür geleceğimizi tesis edebilmek için 8 Mart’tan başlayarak tüm yılı seferberlik ruhuyla karşılamalı ve kazanma iddiasıyla mücadeleyi yükseltmeliyiz.
