Diasporada göç, erkeklik ve toplumsal cinsiyet

- Berfin Güneş
318 views
Göç, yalnızca bireylerin bir yerden başka bir yere fiziksel hareketi olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda kimliklerin, toplumsal rollerin ve ilişkilerin yeniden tanımlandığı çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. Diaspora bağlamında bu dönüşüm, özellikle erkeklik olgusu çerçevesinde belirginleşmekte ve bireylerin hem kendileriyle hem de çevreleriyle kurdukları ilişkilerde derin kırılmalara yol açmaktadır. 

Kürt diasporası bu bağlamda dikkat çekici bir örnek sunar. Kürt erkek göçmenler, bir yandan ataerkil değerlerle örülü geleneksel erkeklik rollerini sürdürmeye çalışırken, diğer yandan göç ettikleri ülkelerin kültürel normları, toplumsal yapıları ve neoliberal politikaları ile yüzleşmek zorunda kalırlar. Bu çatışmalı alan, bireysel düzeyde kimlik krizlerine, kolektif düzeyde ise toplumsal cinsiyet ilişkilerinde yeniden yapılanmalara neden olur.

Sömürgecilik ve erkeklik krizi

Kürt halkı, tarihsel olarak sömürgeci politikaların, asimilasyonun ve devlet şiddetinin hedefi olmuştur. Kürt kimliğinin bastırılması yalnızca dil, kültür ve etnik aidiyetle sınırlı kalmamış; toplumsal cinsiyet normlarını da derinden etkilemiştir. Sömürgeci bakış açısı, Kürt erkeklerini “ilkel”, “güçsüz” ve “tehlikeli” olarak konumlandırırken; kadınları ise “mağdur”, “kurtarılması gereken” figürler olarak yeniden üretmiştir. Bu söylem yalnızca dışsal bir kimlik kurgusu yaratmakla kalmamış; Kürt toplumu içerisinde erkekliğin otorite, şiddet ve kontrol üzerinden yeniden inşasına zemin hazırlamıştır. 

‘Modernleşme’ adı altında tahakküm

Erkeklik, bu bağlamda yalnızca bir toplumsal cinsiyet rolü değil, aynı zamanda kolonyal travmaların telafi edilmeye çalışıldığı bir kimlik alanına dönüşmüştür. Kadınlara yönelik yürütülen modernleştirme ve medenileştirme politikaları, onların bedenleri ve yaşamları üzerinde çok katmanlı tahakküm ilişkilerinin kurulmasına neden olmuştur. Bu durum, toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretmekle kalmamış; aynı zamanda sömürgeci şiddetin toplumsal dokulara sirayet etmesini sağlamıştır. Erkeklerin erkekliklerini şiddetle, kadınların ise uysallık ve itaatle yeniden üretmeye zorlandığı bir ortam oluşmuştur. Bu nedenle erkeklik krizleri, sadece bireysel çatışmalar değil; tarihsel, yapısal ve toplumsal olarak inşa edilmiş çok yönlü sorun alanlarıdır.

Göç ve hegemonik erkeklikle çatışma

Sömürgeci deneyimin yanı sıra, göç edilen ülkelerde karşılaşılan yapısal ırkçılık, kültürel dışlanma ve ekonomik eşitsizlikler, Kürt erkeklerinin geleneksel “ekonomik sağlayıcı” rollerini yerine getirmesini güçleştirirken; aynı zamanda onları ev sahibi toplumların hegemonik erkeklik modelleriyle de çatıştırmaktadır.
Hegemonik erkeklik kuramı, bu durumu açıklamada önemli bir kavramsal çerçeve sunar. Otorite sahibi, üretken, güçlü ve kontrol sahibi erkek figürü, Kürt göçmen erkekler için çoğu zaman ulaşılması imkânsız bir model hâline gelir. Güvencesiz işlerde çalışma, işsizlik, sosyal dışlanma ve sistematik ayrımcılık, erkeklerin toplumsal prestijlerini zedelerken; bu durum aile içi ilişkileri ve toplumsal cinsiyet dinamiklerini de doğrudan etkilemektedir.
Bu bağlamda erkeklik yalnızca dışsal koşullar nedeniyle zedelenen bir kimlik değil; aynı zamanda içsel olarak yeniden kurgulanmaya çalışılan, fakat çoğu zaman krizler üzerinden tanımlanan bir alandır. İkinci kuşakta bu durum daha belirgin hâle gelir. Ailelerinin geleneksel değerleri ile içinde yaşadıkları bireyci, özgürlükçü Batı normları arasında sıkışan ikinci nesil Kürt erkekleri, melez erkeklik biçimlerini üretmeye başlar. Bu melezlik, bazen daha eşitlikçi ilişkilere kapı araladığı algısı yaratılmak istense de; çoğu zaman kadınlar üzerinde artan kontrol ve baskı mekanizmalarıyla  sonuçlanmaktadır.  Özellikle “namus” kavramı üzerinden kurulan erkeklik söylemleri, toplumsal kontrolün kadın bedeni üzerinden yeniden tesis edilmesine neden olmaktadır.

Kadın emeği, kapitalizm ve cinsiyetçilik

Göçmen kadınlar açısından durum farklı değildir. Kapitalist sistem, kadınların iş gücüne katılımını özgürleşme söylemiyle meşrulaştırırken; gerçekte ise göçmen kadınlar ucuz, güvencesiz ve görünmez işlerde istihdam edilerek derin bir sömürüye maruz bırakılır. Temizlik, yaşlı ve çocuk bakımı gibi sektörlerde yoğunlaşan bu emek biçimi, “küresel bakım zinciri” olarak adlandırılmakta ve kadın emeğinin sistematik olarak değersizleştirildiğini ortaya koymaktadır. Göçmen kadınlar, hem ev içinde hem de kamusal alanda çifte yük altındadır. Hem duygusal hem de fiziksel emekleri görünmezleştirilmekte ve bu durum toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirmektedir.

‘Özgürlük’ mü güvencesizlik mi?

Bu çok yönlü sömürü mekanizmasında ataerki ve kapitalizm iç içe geçmekte, birbirini yeniden üretmektedir. Batı liberalizminin ‘Kadınları özgürleştirme’ söylemi onları daha fazla güvencesizliğe sürüklemekte ve aile içindeki eşitsizlikleri daha da belirgin hâle getirmektedir. Göçmen kadınların yaşadığı bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel, sosyolojik ve psikolojik bir boyuta da sahiptir. Batı’daki bireyci söylem, kolektif toplumsal yapılar içinde yetişmiş bireylerin toplumsal bağlarından kopmasına neden olurken; bu durum kimlik bunalımlarını ve krizlerini de beraberinde getirmektedir.
Avrupa’da eğitim, iş gücüne katılım ve bireysel özgürlükler açısından daha geniş fırsatlara erişilebildiği söylemi gerçeği yansıtmamakla birlikte; aksine Batı liberalizminin bireyci yaklaşımı, bu kadınların toplumsal bağlardan uzaklaşmasına ve kolektif direniş pratiklerinden kopmasına neden olabilmekte ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden üretilmesine daha çok olanak sağlamaktadır.

Toplumsal dönüşüm dinamikleri

Tüm bu olumsuz tabloya rağmen, Kürt diasporasında umut veren dönüşüm dinamikler de mevcuttur. Özellikle Kürdistan Özgür Kadın Hareketi, hem Kürdistan coğrafyasında hem de diasporada önemli bir toplumsal değişim öznesi olarak ortaya çıkmaktadır. Kadınların kamusal alanda görünürlük kazanması, örgütlü mücadele biçimlerinin yaygınlaşması ve toplumsal cinsiyet normlarının sorgulanması, erkeklik rollerinde de dönüştürücü bir etki yaratmaktadır. Bu dönüşüm, özellikle genç kuşaklar üzerinde daha belirgin hâle gelmektedir. Eğitim, bilinçlenme ve politik katılım süreçleri, hegemonik erkeklik anlayışının yerini daha eşitlikçi, duyarlı ve şiddetsiz ilişki biçimlerine bırakabileceğine dair umut verici işaretler sunmaktadır.
Sonuç olarak şunu belirtebiliriz: Göç, Kürt erkeklerinin erkeklik kimliklerini yeniden inşa etmeye zorladığı kadar, bu kimliklerin hegemonik biçimlerde yeniden üretilmesine de olanak sağlamaktadır. Ancak erkeklikte yaşanan bu kriz hâli, aynı zamanda toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşmesi için bir fırsat alanı sunar. Kürt diasporasında erkeklik, sadece bir baskı mekanizması ya da kriz kaynağı değil; toplumsal adalet mücadelesinde yeniden yapılandırılabilecek potansiyel bir alandır. Bu potansiyelin açığa çıkarılması, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kolektif bir dönüşümle mümkün olabilir.