Dönüşen mekanlar, süren devrim ve özgürleşen insan

- Zeynep KIZILIRMAK
255 views
“Yaşam farklıdır. Fark, yaşamı ifade eder. Yaşam da farklılaşarak zenginleşir.”*

Tarihin içinden geçerken, önemli dönemeçlerinde, onun bir parçası olarak; anlamını oluşturmak ve yorumunu yapabilmek için öncesi, sonrası ve şimdinin sosyolojisini iyi anlamak önemlidir. Çünkü değişmeyen bir ilke olarak, “Tarih günümüzde gizli biz ise tarihin başlangıcında gizliyiz” sağlaması ile her gün karşı karşıya kalmak, bizi bu düşünsel düzleme istemesek de zorluyor. 8 Aralık 2024 günü Esad rejiminin çöküşünün ardından özerk yönetim araştırma ve eğitim çalışmaları için bir binayı Jineolojî Akademesi’ne hibe etti. Fransız sömürgeciliği döneminde 20’inci yüzyılın başından inşa edilen, 60 yıldır Baas Partisi’nin merkezi olarak kullanılan taş binada, şimdilerde hummalı bir hazırlık sürüyor. Irkçı Baas rejiminin kurmay partisi, Rojava Kürdistan’ındaki Arap Kemeri politikası uygulama merkezlerinden olan yer, şimdilerde “kendine ait mekân” eyleyen kadınların xwebûnlaşmak için felsefeden, sosyolojiye, arkeolojiden, antropolojiye kadar tarihlerinin izini sürdükleri bir kolektif bilinç oluşturma ve bilim yapma komününe dönüşmüş durumda. 90 yıldır sömürgecilerin ve milliyetçilerin mekânı olarak, erkek egemen zihniyetin içinde el değiştiren mekânın dönüşümü, ‘Devrim nedir?’ diye soranlara, Rojava’nın her sokağında her evinde, her mekânında yansıyan tekil ve çoğul hikayelere sadece bir örnek verilebilir. İnsanı özgürleştirmek, mekânı özgürleştirmek ve zamanı özgürleştirmek bunlar birbiriyle bağlantılıdır ve biri olmazsa diğeri eksik kalır.

Mekânın özgürleştirici ve köleleştirici yönleri

Mekân deyip geçmemek lazım. Devrimin asıl değeri, anın içinde mekânın değiştirici gücünün etkisi ile özgürleşen insan hakikatiyle dönüşümleri sağlamaktır. Mekânı iki yönlü ele almak mümkündür, eğer amaçları, yöntemleri ve sonuçları özgürlük ilkesine göre şekillenirse özgürleştirici yönü gelişir. Eğer tutsak edici, esir alıcı yönü amaç, yöntem ve sonuçlarına sirayet etmişse bu defa tutsaklığın ve dahi köleliğin en derinini yaşamaya mahkûm oluruz. Özcesi eğer tarihimize sahip çıkarsak, yalancıları, tahrifatçıları, efsane ve tabu imalatçılarını teşhir edebilirsek, tarihsel devrimleri gerçekleştireceğiz ve tarih bizi özgürleştirecektir. Burada değişmez yasa zaman-mekân ve insanın an’da gerçekleşme ve gerçekleştirme halidir. Rojava Devrimi tam da bu yasa ile hakikat kılınmış bir kadın devriminin adı olma özelliği ile şimdiden öncesi ve sonrası olarak tarih kitaplarında yerini alan bir devrim olma özelliğini taşıyor. Tek başına yukarıda verdiğimiz mekânın örneği bile Rojava kadın devriminin özelliklerini anlatmaya yeterlidir. Ancak biz yine de anlatalım. Lakin oraya gelmeden önce geçtiğimiz yüzyıldan bu yüzyıla devrolan tarihsel duraklara bir göz atmakta fayda var.

Ulus-devlet yapılarında hapsedilen insanlar

20’inci yüzyılın başından itibaren kapitalist modernite güçleri, toplumları tutsak etmek için kıyasıya bir paylaşım savaşına girdi. Bu savaşlar ile ulus-devlet yapıları ile oluşturulan suni sınırlar içine hapsedilen insanlar bir nevi çevrelenmiş sınırların içinden tutsaklığa mahkûm edilmeye çalışıldı. Birinci emperyalist paylaşım savaşı ile inşa edilen suni sınırlar, yetmeyince yeniden bir paylaşım savaşı ile ikinci emperyalist paylaşım savaşını geliştirdi. Bazı halklar hegemonyanın çıkar çatışmalarının ‘kurbanı’ edilirken, bazıları ise işbirlikçi-katilliğe terfi ettirildi. Beslenen faşizan ulus devlet monarkları elit iktidarlarını koruyabilmek için kıyım ve kıyamı halklara-kadınlara-gençlere-çocuklara farz kılmaya çalıştı. Devletin 20’inci yüzyıl tarihi bu nedenle en büyük mezbaha olma özelliğini taşır. Elit hegemonyanın karşısında konumlanan demokratik modernite güçleri ise direnişleriyle yüzyılın sınırlı da olsa bazı etik değerlerinin oluşmasını sağladı.

Çağın kastik-katil sistemi titanlar, diktatörler yarattı

Yüzyılın sonlarına doğru geldiğimizde, kapitalist modernite güçlerinin ulus-devlet adı altında çizdiği sınırların içine hapsettiği tutsaklık Ortadoğu başta olmak üzere toplumları boğmaya başladı ve krizinin derinleşmesiyle yeni bir paylaşım savaşı ihtiyacı belirdi ve üçüncü dünya savaşı denilen şiddet elitinin yeni yöntemi devreye konuldu. Devlet aygıtı ile mekânın tutsak alınmasının yarattığı sonuçlar yeni savaşların ve yeni saldırıların kapısını araladı. Adım adım gelen bu süreçte, çağın kastik toplumsal katil titanları, diktatörler yaratıldı. Canavarlaşıp sahibini ısırmaya başladığında, besleyen güçler tarafından ibretlik onur kırıcı sonlarla yok edildi. Yaratıldığında da yok edildiğinde de aslolan diktatörlerin ölümü değil, Saddam’ın bir çukurda yakalanma mizanseni ya da Esad’ın mezarından kemiklerinin çıkarılıp yakılması gibi sunulan hiçbir ahlaki etik bırakmadan toplumları esir almak için yaratılan şiddet ve korkunun ibretliğiydi. Ki bu şiddet eliti ile yaratılan korku iklimi için ilgili örgütlenmeler ve argümanlar dahi oluşturuldu. Dincilik argümanı ile dünyanın her yanında toplum etiğinden koparılmış lümpenleşmiş kastik katil sürüleri kıtalara bindirilerek, halklar için hapishane olan sınırlar delik deşik ettirilerek, DAİŞ adı altında toplumların üzerine salındı. Arap Baharı ya da daha özgün olarak ifade edersek, Suriye’de 2011’de bir diktatöre karşı toplumun karşı çıkışını kendine mal etmeye çalışan hegemon güçlerin argümanı coğrafyada şiddet ve korku ile ibretlik saldırıya geçti. Burada hedef seçilenlerin coğrafyanın direngen inancı Ezidîleri ve direngen damarı kadınları hedef alması boşuna değildi. Sonrasında yaşananları hepimiz bildiğimiz için bu kısa hatırlatma ile yetinelim. Ortadoğu’da bugün yaşanan ekonomik politik sorun ve bunalımlar, Avrupa uygarlığının son iki yüzyıllık hegemonyası ile bağlantılıdır. Kapitalist modernitenin birinci ve ikinci dünya savaşları -ki buna üçüncü dünya savaşını da eklemek lazım – ulus devlet statükosu ile müdahalesi, bölgeye savaş ve yıkımlardan başka bir şey getirmemiştir.

Halklar üçüncü çizgi ile kendi yolunu belirledi

İşte tam da bu mekân ve zamanın ortasında adım adım bedel ve emekle gelişen bir devrim oldu Rojava Devrimi. Şiddetin ve iktidarın yüzleri arasında seçim yapmak zorunda kalmadan, üçüncü çizgi ile kendi yolunu çizen halklar, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü devrim tarih sahnesindeki yerini aldı. Kuşkusuz hiçbir sonuç nedensiz, hiçbir ürün emeksiz, hiçbir devrim de altyapısız, birdenbire gelişen, zamanın bahşettiği bir tesadüf değildir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigması ve Kürdistan dağlarından 50 yıldır süreklileşen devrimci kültürün izdüşümüydü.

Kendini sağlam temelleri olan ve çağa yanıt olabilen bir paradigma üzerinden inşa eden Rojava Kadın Devrimi’nin üzerinden 14 yıl geçti. Demokratik Özerk Yönetim ya da adına ne dersek diyelim içeriğiyle kadınlar, gençler, yaşlılar, çocuklar yani ezcümle toplumsal dönüşümü sağlayan ve süreklileşen bir devrim yarattı. Ortadoğu’da bugün 60 yıllık Baas rejimi dahil devletler, sınırlar, devlet dışı sistem güçleri dahil birçok örgütlü yapı yıkılırken devrimin kendisini Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi adıyla mekâna yayması bir yanıyla süreklileşen devrim gerçeğine işaret ediyor, diğer yanıyla da sağlam temellere oturmuş bir paradigmasal zemine.

Kastik katil sistemin sahiplerinin her zaman korku, savaş vahşet ile yürütülmesi sonucunu Suriye özelinde HTŞ/Colani rejiminde görebiliriz. 14 yıldır kendini Ortadoğu coğrafyasında her geçen gün daha geçerli bir sistem olarak yayan Rojava Devrimi’nin karşısına, hegemon güçler bugün kadın değerlerine toplumun ahlaki ve politik değerlerini yok etmek için yeni bir model olarak koymaya çalışıyor. İktidara geldiği/getirildiği günden itibaren uyguladığı yöntemlere bakmak bu modelin ne olduğunu anlamaya yeterlidir. Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar dahil Suriye’deki tüm toplumsal kesimlere yönelen katliam ve tehditlerine her gün bir yenisi ekleniyor. Tarihsel sorunsalın başlangıç noktası olan anacıl düzen ve iktidarcı elit erkek kastın çağımız versiyonu dinci HTŞ, kadınlara yönelen tehlikenin en büyüğünü teşkil ediyor.

“Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı yeni dönemin habercisi,

halklara ve kadınlara yönelen bu tehlikenin panzehiri ise, demokratik ulus perspektifinden demokratik Suriye’nin inşasıdır. Tam da bu noktada 27 Şubat’ta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı, Rojava Kürdistanı ve Suriye için de yeni bir dönemin habercisi olarak yankı buldu. Deneyimlerinden ve bedellerinden süzülen bir hakikatle 19 Temmuz 2012’de Rojava Devrimi’ni yaratan paradigma, ulus-devletin karşısında demokratik ulus ve kadın özgürlüğünü esas alarak halk meclisleri, komünler ve kadın öncülüğünde şekillenen bir yaşam biçimini esas alarak yol aldı. “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı ise bu paradigmanın güncellenmiş bir yol haritası gibi okunabilir. Özellikle demokratik uzlaşma, silahsız çözüm ve halkların gönüllü birlikteliği, demokratik ulus perspektifinden Rojava’daki çok kültürlü ve çoğulcu yapının daha da derinleşmesine olanak tanıyacaktır. Bu nedenle Demokratik Toplum Manifestosu’nun Rojava’ya yansıması, yalnızca siyasal bir yönelim değil; aynı zamanda toplumsal bir yeniden yapılanma süreci olacak gibi görünüyor. Rojava Kadın Devrimi’ni süreklileştiren demokratik toplumun inşasında özellikle kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve yerel demokrasi ilkeleri, bu yeni dönemde halklar ve kadınlar adına daha kıymetli hale gelecek gibi duruyor. Süreklileşen devrim, özgürleşen insan gerçeğinde biricik umut olma özelliğini her zamankinden daha yakıcı hissettiriyor.

*Rêber Apo’nun Demokratik Toplum Manifestosu’ndan alıntılanmıştır.