Ekolojik barış nasıl sağlanacak, dağlar bombalanırken?

- Güler YILDIZ
262 views
1 Mart 2025’te PKK yayınladığı açıklamayla ateşkes ilan etti. Ancak ANF, HPG kaynaklarına dayandırdığı haberinde, Türk ordusunun Medya Savunma Alanları’nda 11.585 hava ve kara saldırısı gerçekleştirdiğini duyurdu.

169 kez savaş uçakları, 98 kez helikopterle, 11 kez kimyasal silah, 9 kez patlayıcı yüklü insansız hava aracı, 9 kez yasaklanmış patlayıcılar ve 11.289 kez ağır silah, topçu ve havan ateşi ile düzenlenen saldırıların elbette ‘barış’la hiçbir ilgisi yoktu. Silahların sustuğu, doğanın konuşmaya başladığı bir ‘gelecek’ tahayyülü yine yazı üzerinde kalacak gibiydi.
Sağlamasını sadece ateşkese rağmen konuşturulan silahlar üzerinden değil, azgın iştahıyla doğaya saldıran devlet destekli şirketlerden de yapabiliriz. Jinnews’ten Rozerin Gültekin’in konuştuğu(13 Haziran 2025) Polen Ekoloji’den Derya Sever, Ocak 2025’ten itibaren Amed, Şırnak, Siirt’te 23 petrol ve doğalgaz projesinin başladığına ve bu projelerin yarısının da ÇED olmadan devam ettiğine dikkat çekiyordu:
 “Çatışma sırasında güvenlik adı altında yıkılan doğa ve ekolojik yaşam şimdi de ‘kalkınma ve büyüme’ maskesi altında devam edecek. Ekolojik yaşam doğayı sadece tahribatlara karşı savunmak, madenlere karşı eylem yapmak değil. Yaşamsal varoluşu ve yaşam pratiklerini tekrar oluşturmak. Barış sürecinde ekolojik koşulları sağlamamız gerekiyor. “Sermaye birikimi yerine daha çok ihtiyaç temelli üretim yapılması, yerel üretimlerin, kadın kooperatiflerinin oluşturulması ve doğayı yok etmeden doğa ile uyum içinde yaşam pratiklerinin uygulamaya geçmesi gerekiyor.” Agit Özdemir’in Yeni Yaşam Gazetesi için kaleme aldığı  “Kolombiya ve Kürdistan’da Savaşın Ardındaki Yıkım” başlıklı yazı dizisi, benzer işlerin vaktiyle Kolombiya’nın da başına geldiğini çarpıcı örneklerle aktarıyor. İnsan hayatının, doğanın ve tüm yaban yaşamının bu denli tehdit altında olduğu bir sürecin, gerçekten neye hizmet ettiğinin daha açık ve yüksek sesle konuşulmasının tam zamanı. Sürdürülebilir barış için hem silahların hem de sondaj borularının susması, doğanın korunması gerekiyor. Ama nasıl?

Sondaj kongresi: Ekokırım seferinin arka planı

Başta Kürdistan olmak üzere, Türkiye’nin el atılmadık bir yeri kalmadı. Tüm kentler, kırlar, dağlar, yaylalar, çaylar, dereler, nehirler, göller, sahiller, Sit alanları, arkeolojik alanlar, ağaçlar, yaban hayvanları, hava… Her şey ve her şey büyük talan atlasının can çekişenleri artık. Korkunç bir yağmadan ve satıştan söz ediyoruz. İktidarın aç gözünü doyurmak ne mümkün! Tam da bu arada onca yakıcı gündemin arasında bir haber, oldu bittiye geldi mesela: 4’üncü Sondaj Kongresi… Sondaj ne mühim bir iş ki kongresi dahi yapılabiliyormuş. Üstelik 4 yıldır düzenli bir şekilde. TMMOB Maden Mühendisleri Odası Genel Merkezi’nin ev sahipliğinde 8-9 Mayıs 2025 tarihleri arasında Ankara Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü’nde yapılan bir iş. Sondaj makinelerinin yeni teknoloji ile uyumu, makinelerin keskin dişlileri vs… Bunlar konuşuldu, tebliğler hazırlandı ve elbette sponsorların kimler olduğunu fazladan düşünmeye gereksinim duymayacağız: Kim, kime satıyor bu cinayet aletlerini? Sadece 2025 Cumhurbaşkanlığı Programı çerçevesinde Türkiye’de 15 bin 250 km havadan jeofizik araştırma ve 400 000 metre sondaj planlandı. Bu büyüklükte saha müdahalesi şu anlama geliyor: Ormanlık alanlar, mera ve habitatlar aletle parçalanmış. Toz ve sediment artışıyla su yolları kirlenmiş, toprak ve bitki örtüsü kalıcı şekilde bozulmuş; biyoçeşitlilik ciddi risk altındadır.

Gabar, Besta, Dersim, Cudi: Rant destekli mekân tasfiyesi 

Amed ve çevre illerde süren maden arama ve çıkarma girişimleri ise bu büyük tablonun bir başka parçası. 2025 yılı itibarıyla Türkiye genelinde hızla artırılan jeofizik sondaj ve maden ruhsatlandırma süreçlerinin en yoğunlaştığı yerlerden biri yine Kürdistan coğrafyası. Lice, Silvan, Ergani gibi ilçelerde altın, bakır ve nikel için ruhsat verilen alanların tamamı, ormanlık ya da tarımsal nitelikli ekosistemler üzerinde yer alıyor. Yani bu maden çıkarma girişimleri sadece doğayı değil, toplumsal geçim kaynaklarını da hedef alıyor: Çiftçiyi, arıcıyı, hayvan besicisini… Korucular eliyle yürütülen sistematik ağaç kesimlerini de unutmayalım. Görmezden gelinen bu devlet destekli kıyım, “güvenlik” adı altında halktan izole edilmiş orman bölgelerinde gerçekleşiyor. Lice’den Şırnak’a, Bitlis’ten Bingöl’e kadar onlarca bölgeden yükselen “ağaçlarımız kesiliyor” çığlığı ne ulusal basında yer bulabiliyor ne de yargı mekanizmalarında karşılık görebiliyor. Çünkü bu kesimler bir rant meselesi değil sadece; aynı zamanda bir mekân tasfiyesi, bir doğa sürgünü.
Tüm bu örnekler bir araya geldiğinde şu temel gerçeklikle yüzleşiyoruz: Kürdistan’da sürdürülen ekolojik yıkım, tesadüfi, denetimsiz ya da plansız değil; doğrudan doğruya bir iktidar politikası. Savaşın şekli değişmiş olabilir ama mantığı aynı: Mekânın kontrolü. Bu defa bombaların yanında ekskavatörler, uçakların yanında sondaj makineleri, askerin yanında maden şirketleri var. Kürt halkının toprağı, suyu, dağı, vadisi üzerinde sürdürülen bu “sessiz savaş”, barış söylemleriyle maskelenmeye çalışılsa da doğa bunu unutmuyor. Her kesilen ağaç, her patlatılan dağ, her kuruyan dere, bu savaşın tanığıdır.

Ekolojik bir yaşam olmadan barış olmaz!

Bu nedenle ekoloji mücadelesi bugün Kürdistan’da sadece çevreci bir hassasiyet değil; aynı zamanda bir varoluş meselesidir. Doğayı korumak, aynı zamanda halkın yaşam hakkını, kültürünü, hafızasını ve geleceğini savunmaktır. 2025’in “barış” maskesi ardındaki bu ağır doğa tahribatı hem bölge halkının hem de küresel ekoloji hareketlerinin göz ardı edemeyeceği ölçüde büyüktür.

Amed ekoloji meclisi kuruldu

15 Haziran tarihinde Amed’de bir araya gelen her kesimden aktivist ve yurttaş, “barış”a rağmen talan edilen ve talan projeleriyle yok edilmek istenen doğal yaşam için alışılmışın dışında bir mücadele şekli için bir Ekoloji Meclisi kurdu. Temel slogan “Bê jiyana ekojîk aşitî pêk nayê”(Ekolojik bir yaşam olmadan barış olmaz)’ydi. Yapılan konuşmalardaki temel vurgu, “ekolojik yıkımların yaşandığı bu dönemde, ortak bir mücadele zemini yaratmak acil bir ihtiyaçtır” şeklindeydi. Bu acil ihtiyacın zamana yayılmadan bir an önce örülebilmesi ne kadar kıymetli. Samimi bir barışı konuşmak için politik olarak şartlar olgunlaşmamış gibi görünebilir. Ancak doğayı hedef alan bu kırım projeleri durdurulmak zorunda.
O nedenle;
-Kimyasal silah kullanımının derhal durdurulması ve uluslararası bağımsız komisyonlarla soruşturulması,

-Askeri operasyon bölgelerinde ekolojik tahribatın belgelenmesi ve onarılması,

– Halkın yaylalarına, köylerine dönerek doğayla yeniden bağ kurmasına olanak sağlayacak yasal ve toplumsal düzenlemelerin yapılması,

– Ekolojik adaletin, toplumsal adaletin ayrılmaz bir parçası olarak tanınması gerek.

Savaş yalnızca insanları değil, dağları da öldürür. Ve bu yüzden barış, yalnızca insanlar arasında değil; insanla doğa arasında da kurulmalıdır. Kürdistan coğrafyasındaki bu büyük doğa kırımı, sessizlikle değil, hakikatle karşılandığı zaman gerçek bir barış mümkündür.