“Gerçek hareket inşası ve örgütlenmek, mücadele ve direnişin bize sunduğu somut fırsatta gerçekleşir. Bunu başka türlü görmemiz mümkün değil. Mücadele ettiğimiz ve direndiğimiz an, hareket inşa etmek, örgütlenmek için en iyi fırsattır.” Bu sözler, feminist aktivist ve çevre savunucusu Lenca kökenli Berta Cáceres’e ait.
“Berta, Honduras’taki yerli halk örgütlerinin bir taban hareketi olan COPINH’i koordine etmesiyle dünya çapında tanınıyordu. Gualcarque Nehri üzerindeki Lenca halkının ekosistemine ve geçim kaynaklarına zarar vermekle tehdit eden bir hidroelektrik santrali projesiyle yıllarca mücadele etti. 2015 yılında projeye muhalefetinden dolayı Nobel ekoloji ödülüne eşdeğer olan Goldman Çevre Ödülü’nü kazandı. Mücadelesinden ötürü ölüm tehditleri alıyordu. Berta, 2 Mart 2016’da siyasi bir suikasta kurban gitti. Katilleri mahkûm edildi, ancak mahkemeler bu siyasi suçu emredenlerin yargılanmasına henüz karar vermedi.”
Salt talan değil ‘yok etme’
Berta’nın çevre mücadelesinin aynı zamanda yerli halkların varlığı ile ilgili bir mücadele olduğunu de ekleyelim. Honduras’taki yerli halkların sadece eko-talan sorunu yoktur; bugün dört parça Kürdistan’da tecrübe ettiğimiz bir “yok etme” pratiği vardır: “Marjinalleştirilmiş, mülksüzleştirirmiş, yağmalanmış, yapısal düzenlemeler dayatılmış, çokuluslu şirketlerin müdahaleleriyle su, toprak ve ormanları özelleştirilmiştir.” (Polen Ekoloji, çeviri: Derya Sever) Kapitalizmin yıkıcı etkilerinin hem insan yaşamını hem de tüm canlı yaşamını tehdit etmesi, insanlık tarihi boyunca gelişen toplumsal, ekonomik ve politik sistemlerin bir sonucudur.
Sömürgeleştirmenin nihai durağı
Türkiye’nin Kürdistan’ı sömürgeleştirme çabasının nihai durağı oldu ekolojik yağma. 90’lara kadar kültürel ve politik soykırım modellemesi yapıldı. 90’larda özellikle kırsal yerleşimler boşaltıldı. 2000’lerde yine kültürel ve siyasal baskı vardı ancak yanına ekledikleri Kürt meselesini “iktisadi” bir soruna indirgeme anlayışı Kürdistan doğasının yerli yabancı sermayeye altın tepside sunulmasıyla yerleşik hal aldı. Bundan sonraki süreçleri biliyorsunuzdur: Gabar’da, Colemerg’de, Amed’de, Dersim’de, Şirnex’te petrol ve maden sahaları adı altında aleni gasp başladı. Mezopotamya’nın can damarları üzerine 20’ye yakın baraj yapıldı ve Ilısu’dan sonra ikinci büyük baraj olan Cizre Barajı’nın da inşaatına başlandı. Honduras’tan Kürdistan’a, Türkiye’ye doğanın sömürülmesi, kaynakların sınırsızca kullanılması ve üretim-tüketim döngüsünün sürekli hızlandırılması üzerine kurulu kapitalist sistem, sadece insanların refahını tehlikeye atmakla kalmıyor, aynı zamanda tüm ekosistemi, canlı türlerini ve biyolojik çeşitliliği geri dönülmez bir şekilde tahrip ediyor.
42 bin tür tehlike altında
Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) verilerine göre, son 10 yılda en az 160 tür resmi olarak yok olmuş kabul edildi. Bu sayı, kayıt altına alınanlar dışında kaybolmuş olabilecek türlerle daha da yüksek olabilir. IUCN Kırmızı Liste’sine göre, günümüzde 42 bin 100’den fazla tür tehlike altında. Bunlardan 9 bin 65 tür kritik derecede tehlikede, yani önümüzdeki birkaç on yıl içinde yok olma riskiyle karşı karşıya. Nedenleri ise özellikle ormansızlaşma, iklim değişikliği avcılık, yasadışı ticaret ve çevre kirliliği.
Toplumsal erozyon hızlandı
Kapitalizmin yarattığı çevresel kırım, küresel ölçekte felaketlere neden olurken, bu süreçte kadınlar da benzer bir sömürü ve şiddetin hedefi oldu. Çünkü kapitalizm doğayı bir meta olarak görür. Ormanlar, su, toprak, yer altı kaynakları bir araçtır, ekonomik bir kazanç kapısıdır. Ekosistemlerin sınırlarına bakılmaksızın ısrar edilen bu sömürü sadece ekolojik dengeyi bozmakla kalmaz, toplumsal erozyonu da hızlandırır. Toplumsal çürümenin tüm dünyadaki karşılığı her yıl 50 bin kadının katledilmesiyle başka bir boyuta taşınmıştır çünkü.
Ekolojik kriz ve toplumsal cinsiyetçilik
Sadece 2022’de yaklaşık 20 bin kadının öldürüldüğü Afrika en çok kadın cinayeti işlenen kıta oldu. Afrika’nın ardından Latin Amerika geliyor. Berta’nın ülkesi Honduras ise nüfusuna göre en çok kadının katledildiği Latin Amerika ülkesi. Her iki kıta da korkunç bir ekolojik yağma sarmalında. Üstelik yüzlerce yıldır… Her iki kıtanın toprağı zengin, halkı fakir, her iki kıtanın tahakkümcüleri beyaz, halkları yerli. Ve her iki kıtada topraklarına, kimliklerine sahip çıkan Berta’lar var…
Kadınların yaşadığı ekolojik krizlerin; toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ekonomik yoksulluk ve çevresel adaletsizliklerle doğrudan ilişkili olduğunun kanıtıdır Afrika ve Latin Amerika. Kadınların ekolojik adalet mücadelesi sadece çevresel sorunlarla da sınırlı değildir; bu mücadele aynı zamanda toplumsal adalet, cinsiyet eşitliği ve insan haklarıyla da yakından ilişkilidir. Berta’nın doğası için yürüttüğü mücadele sırasında katledilmesi, kadınların bu mücadelede karşılaştıkları toplumsal şiddet, ekolojik tahribatın cinsiyet boyutunu daha da belirgin hale getiriyor.
Berta, kapitalist sistemin tahakküm biçimlerinden en kötüsünün kadın üzerine kurulduğunu anlatır: “Çünkü onlar kadındır, çünkü onlar Yerlidir, çünkü onlar fakirdir.” Ve bu tahakküme rızaları olmadığını savaşarak, mücadele ederek ve özellikle “kendileri” tarafından yasal hale getirilen mücadele biçimlerini tanımlayarak gösteriyorlar.
Çünkü onlar Kürttür!
‘Çünkü onlar yerlidir’den “çünkü onlar Kürttür”e gelebiliriz artık. Hem ekoloji mücadelesinde hem kadın mücadelesinde bu “Kürt”olma hali milli beka duvarına çarpar Türkiye’de. Yüz yıllık yok sayılma halinden henüz sıyrılamayan Kürdün coğrafi kaderi de kendine benzer: O coğrafyanın yangını, o coğrafyanın talanı, o coğrafyanın yıkımı da önemsizdir genel için. Düşünmeye değmeyen bir halk için mücadele etmeye değer mi? Oysa bu talanın milliyet gibi bir derdi de yok!
Kadının özgürlüğünün doğayı da özgürleştireceğini savunan Jineolojî’nin varlığı yukarıdaki paradoksun da bir çözümüdür. Kadının kendi gücü üzerinde inşa edeceği “özgür yaşam” modeli, ekofeminizmden bir tık ötededir artık. Dünyanın dört bir yanında isyanları ateşleyen slogan Kürt kadınının özgürleşme yolculuğundaki mottosudur: Jin, Jiyan, Azadî!
Bu, sadece bir slogan değil, aynı zamanda tüm dünya kadınlarına hitap eden evrensel bir çağrı ve yaşamı anlamlandırma ile anlatmanın biricik yoludur. Bu üç kelime, bir kadının yaşamındaki özgürlüğün mutlulukla doğrudan bağlantılı olduğunu vurgular; kadın özgürse, toplumun geri kalanı da mutluluğa ulaşabilir. Kadının özgürlüğüne vurulan her zincir, aslında erkeğin de bileğindeki prangasıdır. Patriyarkanın, kadın ve doğa başta olmak üzere, tüm canlı yaşamını sömürgeleştirme girişimine karşı bu slogan etrafında birleşen kadınlar, sadece direnişin sembolleri değil, aynı zamanda değişimin de öncüleridir. Çünkü Jineolojî, kadına ve doğaya yönelik her türlü kıyıcı/yıkıcı şiddeti ele alırken, patriyarkal, kapitalist ve devlet odaklı yapıların sorgulanmasını ve dönüştürülmesini önerir. Kadın özgürleşirse doğa da özgürleşecektir. Her ikisinin özgürleşmesi ise erkeğin değişim-dönüşüm ivmesi olacaktır.Demokratik ekolojinin sağlanması da işte bu özgürleşmenin sonucuyla olacaktır. Bu haliyle hem geleneksel feminizmden hem de ezberlenmiş ekoloji mücadelesinden çok daha farklı bir anlayışı geliştirmiştir Jineolojî.
