Sermayenin dişlerini kadınlar sökecek!

- Güler YILDIZ
186 views
Hayat bir tabutluğa dönüştü. O son çiviyi kimin çakacağını düşünüyoruz artık sadece. Soframıza taşıdığımız zehir mi, mermer mi, kömür tozu mu, asbest mi, her türlü zehri taşıyan ve musluğa kadar gelen su mu? Ya da susuzluk ve ona bağlı kuraklık ve kuraklığa bağlı gıdaya erişememe yani kıtlık mı?

Bir yerde küresel iklim değişikliği, büyük kuraklık ve gıdaya erişimde öngörülen korkunç zorluklar… Ve bir yerde 6’ncı büyük kitlesel yok oluş evresine girdi denilen dünya. Ve bu kitlesel yok oluşun müsebbibi insan… Yoksa doğanın kendiliğinden alt üst oluşu yaşadığı yok. Alt üst oluşu hızlandıran tüm etmenler insan eliyle gerçekleşiyor. Dünyadaki ölümlerin yüzde 25’inin çevresel faktörler nedeniyle yaşandığını belirten uzmanlar, gerekli önlemlerin alınmamasıyla bu rakamın daha da yükselebileceğine işaret ediyor.

Büyük şirketlerin çarkları insanı da öğütüyor

Tarımda ve hayvancılıkta kullanılan kimyasal zehirler üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor mesela. Henüz kapitalizmin doğaya açtığı savaşın karşısında geliştirilen mücadelenin bu ayağı yaygınlaşabilmiş değil… Toprağın her sene tonlarca zehirle yok edilmesi demek; yer altı su kaynaklarının, o kaynaklardan beslenen tüm doğal yaşamın, o doğal yaşamın kozasının börtü ve böceğiyle, dikeniyle otuyla bir döngünün yok oluşu demek. Küçük ölçekli tarımın yapıldığı yerlerde zehirli ürünler insan eliyle toplanıyor, değdiği yeri yakıyor, sofraya geliyor, yiyeni öldürüyor. Bazen bir kerede, bazen yavaş yavaş… Solunum yetersizliği, kronik alerjiler, kanser (özellikle cilt ve akciğer kanseri) daha birçok hastalık… “Yediğimiz, içtiğimiz” diyoruz da, ne yiyip ne içtiğimizi hakkıyla sorgulamıyoruz. Bir ürünün pazara girmeden, sofraya gelmeden önce yapılması gereken analizler hakkında bilgimiz yok. Çünkü yapılmıyor! İnsan canının bu kadar kıymetsizleştirildiği bir ülkede karar vericilerle aynı gemide olmadığımızın göstergesidir bu denetimsizlik. Fakat lakin, kralın sarayında işler böyle değil! Gıda analizinin yapıldığı tek yer Beştepe Sarayı imiş.. Liderlerin boy gösterdiği COP iklim zirvelerinde alınan kararların yapmacık, varılan sonucun ‘al takke ver külah’ olduğunu bilmeyen yok! Devletlerin sübvanse ettiği büyük şirketlerin çarklarının dişlileri sadece doğayı değil, insanı da öğütüyor. Ve ülkelerin ekonomisi ise büyük oranda bu grupların çarklarıyla dönüyor.

Doğa ve kadın sömürü kültürüne meydan okuyor

Köylerinde sessiz sakin yaşarken kendilerini, iş makinelerinin arkasına sinmiş devletin karşısında bulan kadınlar sökecek o sermayenin dişlerini… Her bir mücadele alanı aynı zamanda kadının, hapsedildiği erkek iktidar alanlarından çıkışının da hikayesine tanıklık ediyor. Yereldeki kadın odaklı ekomücadele, halkın olmadığı yerde devletin ne işe yaradığını sorguluyor güzelce. Erkeğin iktidar alanı içinde tüm kelimelerinin ırzına geçilen doğa ile salt bedenen değil, fikren de yok edilmek istenen kadın elbette benzeştir. Çünkü doğa ve kadın; baskıyı ve şiddeti meşrulaştıran ataerkil ve sömürü üzerine kurulu bir kültüre meydan okuyor. Türkiye’de kadınlar ‘koruma kararları’na rağmen katledilirken; dağlar, dereler ve yaşam alanları da mahkeme kararlarına rağmen yok ediliyor. Eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren kadınların, tüm baskılara rağmen aynı zamanda ataerkil kapitalist sistemin hedef aldığı yaşam alanlarına, hava, su ve topraklarına da sahip çıkması tesadüf değildir bu nedenle. Özellikle kırsalda örgütlenen mücadele dinamiklerindeki kadın itirazının bir belirleyene dönüşmesi, tüm engelleri ortadan kaldıracak güce erişmek üzere. Dünyanın birçok bölgesinde kadın öncülüğündeki mücadele hattının kazanımları artmaya başladı. Bu kazanımların erkek iktidar alanını sarsmadığını düşünmek mümkün mü?

Kapitalizmin ‘çözüm politikaları’nın hayatta bir karşılığı yok

Kapitalist hırsın üreteceği çözüm odaklı politikaların ise hayatta bir karşılığı yok. Hükümetlerin yatırımcı kapitalistlerle işbirliği halinde olması, ikna edici bir çevre ve iklim politikası üretememesi devlet politikasıdır. Güvenliği için nükleer silahı olan bir ülkenin çevre bakanının nükleer enerji öldürür deme şansı var mı? Çevre ve Orman Bakanlığı’nın özellikle Kürdistan’daki vahşi madencilikteki ısrarını bol bol dağıttığı “Çevresel Etki Değerlendirme raporu (ÇED) gerekli değildir” kararlarında görüyoruz. 1993-2020 yılları arasındaki ÇED istatistiklerine göre, 27 yıllık dönem içinde Bakanlığa sunulan 73 bin 247 projeden sadece 61 proje için ‘ÇED olumsuz’ kararı verilirken, bu süreçte ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verilen proje sayısı ise 65 bin 934 oldu. Tüm yıkım ve talan projeleri koşul aranmaksızın kabul edildi, çevre ve orman için koruyucu politika üretmesi gereken bakanlıkça. Oysa bu raporlar hazırlanırken; yalnızca doğal kaynaklar, doğa, biyolojik çeşitlilik değil, bu işbirliğinin insanlar üzerindeki etkilerinin de göz önünde bulundurulması gerekiyor. Çevre ve  Orman Bakanlığı bir eko-kırım aparatı olarak kurgulanmış. Talan projelerinden koparılan rantla kişisel servetler büyütülürken, suyundan, toprağından ekmeğinden olanların yaşadığı dramın esamesi dahi okunmuyor!

Mücadele alanı gençleştirilmeli

Eko-sistemlerin zincirleme çöküşüyle karşı karşıya kalacağımız bir ekolojik yıkım çağındayız. Emek sömürüsü ve ekolojik yıkımın bir arada olduğu, emek sömürüsü ve toplumsal adaletsizliğin ve iklim adaletsizliğinin, iklim eşitsizliklerinin bir arada geliştiği koşullarda, mücadelenin de ortak bir dil ve perspektifle olması artık zorunluluk. “Daha fazla kar amaçlı gerçekleştirilen doğa talanına karşı esas duruş ne olmalı” sorusunun altını kadınlar ve gençler dolduracak. Yasaklarla, özel güvenlik alanlarıyla, tek başına güvenlik ve sınır koruması yalanıyla gasp edilen alanları savunmak konusunda kadınların cesareti çok belirleyici. Ancak bu cesaretin eksik bir kolu var: Gençler! Kentlerdeki eko-mücadelede gördüğümüz gençleri yereldeki mücadelelerde sıklıkla görmek neredeyse imkansız. 90 yaşındaki ninenin elinde bastonuyla geldiği eylem alanına, 15-19 yaş arasındaki gençler neden gel(e)miyor? Yetişkinlerden çok daha kırılgan olan gençler de ekoloji hareketlerine dahil oldukça bu hareket daha güçlü örgütlenebilecek. Aksi halde kendi kendimizi övüp durduğumuz kısır bir çaba olarak kalacak ekoloji mücadelesi.