Zılgıtlar tercümanımdır

- Nilay Egeli
68 views
Cennetten bir köşe deyimini hak edecek bir yer varsa burası diyorum zeytin ağaçlarıyla bezeli araziyi dolaşırken. Yeşile o gün sevdalandım. Hiçbir fotoğraf kadrajının gözümle gördüğüm bu güzelliği, hafızamda yer ettiği gibi ölümsüzleştireceğine inanmıyorum. Ya da hiçbir ressam fırçasının bu manzaranın hakkını verebileceğine. 

Günümüzde çirkin adamların kara çalmak istedikleri “Efrîna rengîn”i 1998 yılında gördüm. Hafızamda, kalbimde sadece güzel doğasıyla yer etmedi. Tanrıça bedenli annelerin kucağındaki huzurun, şefkatin ötesinde bir anlamı olmalı diye düşünürken, çok sonra öğrendim tanrıçaların yurdu olduğunu. Efrîn ve daha sonra Halep’te yurtseverliğin ne kadar derinlere kök saldığını, evinde samandan doldurulmuş yastıklar ve kilimden başka bir şeyi olmamasına rağmen gönül zenginliğini pay eden o kadınlarda gördüm. Bilinçleri, bağlılıkları, fedakarlıkları bir hazine değerindeydi. O analardan biri de Yadê Fewzî idi. Halep’te gün boyu semt semt dolaşarak çalınmadık kapı bırakmadan örgütleme çalışması yürüten Yadê Fewzî, karşıdakini hizaya sokan disiplini, kararlılığı, bitmez tükenmez enerjisiyle yol göstericilerimden biri oldu.

Yadê Fewzî bir taşıyıcıydı. Daha ilk gördüğümde beni etkileyen o dik duruşu, ana topraklarındaki kültürden ona mirastı. Yaşam öğretmeniydi O, analığın bilgeliğini geleneksel rollerin sınırlarını aşarak toplumsal kılmıştı. Yadê Fewzî bir modeldi, özgürlük öğretisini ab-ı hayat bilerek varoluşunu onunla bir kılan, ondan damla damla süzülürcesine dönüşen bir kadındı. Duruşuyla yıllar sonra Avrupa’da tekrar karşılaştığımızda 1986 yılından bu yana bu mücadeleye emek veren, yaşına rağmen hala hiçbir yürüyüşten, etkinlikten geri durmayan Yadê Fewzî’nin hikayesini yazmak istedim. Bu hikaye bugün tüm dünyanın ilham aldığı Rojava devrimine giden yolun taşlarının emek emek nasıl örüldüğünün hikayesi aslında. 

O’nu herkes Um Fewzî, Yadê Fewzî olarak tanır. Yani Fewzî’nin annesi. Asıl ismi Asya Reşîd. Bu yazıda da tanındığı ismiyle hitap etmeyi tercih ediyorum. 1938’de Efrîn’in Qitano köyünde 6 çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak dünyaya gelir Yadê Fewzî. Varlıklı bir ailenin kızıdır. Yolu, 17 yaşında bir zeytin palêsine (hasadına) gittiklerinde O’nu uzaktan izleyen bir gençle kesişir. Ailesinin dayısının kızıyla evlendirmek istediği ancak buna yanaşmayan Bavê Fewzî, o gün yolunun kesiştiği ve hayatını paylaşacağı kişiyi kendi seçecektir. 20 gün içinde evlenirler. “Babam tek bir şart koştu; kuru bir döşekse kuru döşekte uyuyacak, kuru soğan yiyecek ama tek bir gün kızımın yüzü düşmeyecek; onu ağlatmayacak, ona elini kaldırmayacaksın!” diye anlatıyor babasının tavrını. 

Bir fısıltıdan devrime

4 yıl sonra iş bulabilmek için Halep’in Meydanê mahallesine taşındıklarında, Suriye’nin tarihi kentinde ayaklanma dönemidir. 1960’lı yıllarda Ortadoğu siyasi yaşamına damgasını vuran Cemal Abdülnasır’ın Mısır ve Suriye’yi birleştirerek, daha doğrusu Suriye’yi eklemleyerek kurduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne karşı çıkan unsurların ayaklanmaları, kargaşalar ve en sonunda darbeyle noktalanan çalkantılı süreçte Reşîd ailesi, Kürtlüğünden habersiz, ülkeleri diye bildikleri Suriye’nin bir an önce düze çıkmasını dilemektedirler. Halep’e taşınmalarından 8 yıl sonra başa gelecek olan Hafız Esad’ı kendi liderleri olarak göreceklerdir, ta ki 1980’lere kadar.
1980 yılında bir fısıltı halinde dolaşmaktadır Yadê Fewzî’nin de Rojava’nın da, bütün Kürdistan’ın da kaderini değiştirecek olan o büyük yürüyüşün ilk adımları…  “Aslında Kürt olduğumuzu biliyor ama bunun karşılığının ne olduğunu çok düşünmeden yaşamımıza devam ediyorduk. Serok Apo ilk Rojava’ya geldiğinde toplum içinde konuşulmaya başlandı; Bakur’dan birileri Kobanê’ye gelmiş. Parti kuracaklar, dediler.” Reşîd ailesinin en büyük oğulları Fewzî, o yıllarda genç bir öğretmendir. Efrîn’de kendi toprağında, kendi insanlarıyladır. Ama bu çocuklara neyi öğretmektedir, hangi kültürü vermektedir, bunun çelişkisini yaşar. İşte aradığı soruların yanıtlarını Kobanê’ye gelen ve bir ülkeyi müjdeleyen o genç devrimcilerde bulur. Yadê Fewzî, oğlunda giderek bir değişim görmektedir. Özellikle de kadın konusunda. Değişimin nedenini evlerine gelen misafirle öğrenecektir: “1984 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Fewzî birini getirdi eve. Kürtçesi bizimkinden biraz farklıydı. Bize Kürdistan gerçeğini anlattı. Ülkemizin parçalandığını, bir öndere ihtiyacımız olduğunu…”Yadê Fewzî’yi duygu olarak etkileyen asıl şey, 1986’da evlerine getirilen 3 yaralı gerilla ile tanışmasıdır. “Yaşamlarının baharında olan bu insanlar bizim için bu bedelleri ödüyorsa ben de bir şeyler yapmalıyım” diyerek Rojava’da özgürlük hareketinin ilk örgütleyicileri arasında yer alır. 

Sanki yeniden doğduk

Kürdistan Özgürlük Mücadelesi düşüncesi Rojava’nın genelinde de Halep’te de giderek yayılmaktadır. Başta Şêx Meqsûd olmak üzere Eşrefiye, Garb bölgelerinde gençler, kadınlar toplanıyor neler yapabileceklerini konuşuyorlardı. Rojava halkının bugün bile bizim baş ucu kitaplarımız dediği “Bir halk kaderini belirliyor”, “Berxwedan Jiyan e” kitapları elden ele dolaşmaya başlar.
Sıra Apocu düşünceyi kaynağından öğrenmeye, bizzat tanışmaya gelir. Yadê Fewzî, kızkardeşi ve onun eşiyle birlikte Bekaa Vadisi’ndeki Mahsum Korkmaz Akademisi’nin yolunu tutar. Apocularla ilk karşılaştığı o günü tekrar yaşar gibi anlatıyor: “Yerimizde duramıyorduk. Sanki yeniden doğmuş gibi olduk. Hele kadın arkadaşları görünce…
Tam hatırlamıyorum ama Berîtan diye bir arkadaş vardı, Azime arkadaş vardı. Gittik ama tam bilmiyoruz Önderlik nedir, misyonu nedir? Sonra Serok geldi. Titredik heyecandan. Ne diyeceğimizi bilemiyorduk. Heybetli bir duruşu vardı. Hepimizle tek tek ilgilendi. Hayat hikayemizi dinledi. Evimize ilk gelen kişinin Murat Karayılan olduğunu o söyledi. Dedim, gözünden belliydi O, Kürdistan’ı kuracak!”

Çerçi gibi evlere giriyorduk

Döndükten sonra iğneyle kuyu kazar gibi “cephe” adını verdikleri örgütleme çalışmalarına başlarlar: “Başlangıçta çok zordu. Bizi kabul etmiyorlardı. Çerçiler gibi giriyorduk evlere. Sonra anlatmaya başlıyorduk. Çocukları katıldıkça yavaş yavaş tanımaya, sempati duymaya ardından da cephe çalışmalarında yer almaya başladılar. Dayika Dara, Zeynep, Zelih, Sultan, Dayika Mazlum, Dayika Firaz ilk yol arkadaşlarımdı.” Bugün tüm dünyayı kendine hayran bırakan Rojava’daki toplumsal sistemin zemini işte o zamanlarda atıldı. Komiteler oluştu. Toplum olma bilinci, birlik olma bilinci, komün olma bilinci sadece siyasi alanla sınırlı kalmadı. Toplumun tümüne yayıldılar bir vücuda yayılan damarlar gibi. Kadın komiteleri, kültür komiteleri kuruldu, hatta çocuklar bile komiteleştiler. Toprakları birlikte ekiyor, hasadı birlikte kaldırıyorlardı. Böylelikle dayanışma ruhu güçleniyor, elde ettikleri hasadın gelirinin bir kısmını da özgürlük savaşçılarının ihtiyaçlarına ayırıyorlardı. 

Zeytin ağaçlarının altında, nohut tarlalarında annelerin stranları yükselirdi; atışmalar, çalışmayanlara tekerlemelerle laf atmalar… Tam bir panayır havasında geçerdi ortaklaşa yapılan palêler: “Palêye gidiyorduk Halep’ten Efrîn’e. Elde ettiğimiz gelirle özgürlük savaşçılarının ihtiyaçlarını karşılıyorduk. Neler yapmadık ki. Hayvan kesiyor, bağırsak temizliyor, satıyor gerillanın ihtiyaçları karşılansın diye bağış yapıyorduk devrime. Gece gündüz hiç durmadan koşturuyorduk. Bir de birbirimizi denetliyorduk. Ne yaptık ne yapmadık, o gün gerçekten dolu dolu geçti mi, o semtte gidilmedik ev kaldı mı diye tekmil veriyorduk birbirimize.”

Sana korici diyorlar!

“Üreten biz, örgütleyen biz isek yöneten de biz olmalıydık” fikri o zamanlardan kuruldu bu topraklarda. Yadê Fewzî, Halep’te seçimle nasıl yönetim olduğunu anlatıyor devamla: “Halep’te seçimler oldu. Ben şehir dışındayken seçim yapıyorlar. Sandık kuruyorlar. Beni yönetim seçiyorlar. Ben o zaman Raqqa’daydım. Kuryeydim. Halep’ten Kobanê’ye, Kobanê’den Efrîn’e, Cizîr’e gidiyordum. Başta bilmiyorduk kurye ne demek. Bana biri dedi ki, ‘hayırdır sana korici diyorlar.’ Bir azarladım, ne korucusu kuryecidir o, kuryeyim ben!” ’90’larla birlikte daha fazla özgürlük hareketi kadrosu gelir toplumsal alana. Cezaevinden çıktıktan sonra Lübnan’a ve Rojava’ya giden PKK’nin kurucularından Sakine Cansız ve Mustafa Karasu bir başka yer etmiş hafızasında. “Onlar Kürtçe bilmiyorlardı o zaman. Ama bakışları hala aklımda ve duruşları. Ben onlarda Kürdistan’ı gördüm.”

Fewzî’nin şehadeti

Yadê’nin oğlu Fewzî, 1990 yılı Aralık ayında özgürlük hareketi saflarına katılarak Munzur adını alır. Bekaa’da gördüğü eğitim ardından Güneybatı eyaleti olarak adlandırılan Maraş kırsalına görevlendirilir. 7 ay gerilla olarak mücadelesini sürdürebilir ancak. 1991 Haziranı’nda şehit düşer. Çocuklarının ahdi diye ağlamayan, tililiyle karşılayan analardan biri olur Yadê Fewzî de:
“Bir gazi arkadaş bize eğitim veriyordu. Dayika Reşîd geldi o anda. Ama eğitime girmedi. Önce akrabalarıma söylemiş. Onlar da benim tepkimi ölçmek istediler derse ara verildiğinde.
‘Allah etmesin, böyle bir haber alırsan ne yaparsın’ dediler bana.
Ne yapayım, bu halkın hepsi ne yapıyorsa ben de aynısını yaparım; halkımın başı sağ olsun derim, dedim. Sonra eve gittim. Çok geçmeden arkadaşlar geldi. Haberi verdiler. Bavê Fewzî ağlamaya başladı. Ben üç kere tilili çektim. Annem geldiğinde de onu ben sakinleştirdim, başımız diktir dedim. Ne o gün ne de sonraki günlerde ağlamadım. Bana o yüzden belki de yüreği çeliktendir diyorlar. Sonuçta ciğerdir. İnsanın içi yanıyor. Çelikten değil tabii yüreğimiz. Ama irademiz çelikten.” 

Benim yaşım partinin yaşıdır

Yadê Fewzî’nin bu çelikten iradesi sonra da çokça sınandı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bir komplo sonucu esaret altına alındığında Rojava halkına baskılardan o da nasibini aldı. Defalarca gözaltına alındı. Yaşadığı acının, içinden geçtiği zor, karanlık zamanların sonu aydınlıktı. Yıllar sonra sırtımı yasladığım, güç aldığım dediği dağlardaki gerillaları da gördü, Rojava topraklarındaki devrimi de…
2007’de bir grup çalışan olarak dağın yolunu tuttuğunda 18’inde bir gencin enerjisi ve coşkusundaydı. “17 gün kaldık ama bir ömür yetti bana” dediği geziyi anlatırken yüzüne bir tebessüm yayılıyor: “Duran Kalkan bana kaç yaşındasın diye sordu. Ben 30 yaşındayım dedim. Şaşırdı. Partinin yaşını söyledim. Bana göre benim yaşım partinin yaşıdır. Ben onunla doğdum, onunla yaşıtım bugün de…”

Rojava’nın devrimden sonraki halinden onlarca yılın, bir büyük insan ordusunun emeğinin bir sonucu olduğunu bilerek gururla bahsediyor: “Gittim bütün kurumları gezdim. Kadın kurumlarını, eğitim kurumlarını bütün idari ve askeri kurumları… Diyorum ki işte tüm bunlar o yılların eseri. Bizim yanımıza gelen, şehit düşen tüm arkadaşların eseri. Onca insanın, kadının eseri.”Efrîn’i anlatırken duyguları iç içe geçiyor, sevinç, özlem, hüzün ve öfkeyi okuyorum yüzünde. Devrimden sonra özerk yönetimin bugünleri borçlu olduğu şehitleri unutmadığını, Fewzî’nin özgür Kürdistan’da öğretmenlik yapma hayalini, onun adına bir okul kurarak yaşattıklarını söylüyor. Hemen ardından kurduğu cümlede yüzü düşüyor Yadê’nin. Hayatının en büyük acılarından birini belki de en az Fewzî’nin şehadeti kadar onu derinden sarsan DAİŞ işgalini konuşurken…
“DAİŞ Efrîn’i işgal ettiğinde Fewzî’nin adının yazılı olduğu o levhayı da siyaha boyamış aynı kendisi gibi” diyor. 

Ölümdür Avrupa’nın yaşamı 

“Şimdi dönüp baktığımda diyorum ki keşke daha fazla şey yapsaydım. Keşke Şehba’da olsaydım diyorum. Şehit ailelerini örgütleseydim. Çocuklara yaptıklarımızı anlatabilseydim. Köklerimden kopmasaydım. Avrupa’nın yaşamını sevmedim. Ölümdür Avrupa’nın yaşamı…” Konuşacak çok şey var belki. Ama son olarak hayalini soruyorum Yadê’ye. “Ölmeden önce Serok Apo’nun aramızda olduğunu görmek istiyorum” diyor. Disiplininden hayatı boyunca taviz vermeyen Yadê konuşmamızı bitirirken de eleştiri yapmadan bırakmıyor:
“İlk olarak özeleştiri vereceğim Serok’a. Söylediklerini tam yapamadık diye. Sen kadınları özgürleştirmek istedin ama tam olmadı. Erkekleri kovmanı, kadınları da eleştirmeni istiyorum diyeceğim.”