Ortadoğu kendi tarihsel gerçekliği ile çıkış yapabilecek mi?  

- Rûşen Samsat
68 views
Son yüz elli yıllık kapitalist modernitenin bölgedeki kanlı “böl-parçala-yönet” tarihi, Ortadoğu’nun eline yüzüne bulaşmış ve neredeyse tek tarih ve tek gerçek olarak beyinlerimize yerleştirilmek istenmektedir. Halkların binlerce yıllık ortak yaşamının Hititler, Med Konfederasyonu, Komagene, Palmira ve daha sayısız örneklerle federe-konfedere yapılar içerisinde deneyimlendiği, demokratik sentez kültürünün ilk ve en çok geliştiği bir Ortadoğu, neredeyse yok sayılmakta. 

Tarihin ve hakikatin en fazla çarpıtıldığı, belki de bütün çarpıtmaların anası konumundaki günümüz Ortadoğusu, kendi öz tarihsel-evrensel karakterine dönebilecek mi? Kendi tarihsel gerçekliği ile çıkış yapabilecek mi? Yoksa her iki dünya savaşında olduğu gibi, 3. Dünya Savaşı’nda da uluslararası hegemonyanın kendi çelişki ve savaşlarının yine en temel coğrafyası konumunda ve kurbanı mı olacak? Burada hiçbir halkın trajedisi kendi başına durmuyor. Filistin halkının trajedisi; Kürt-Ermeni-Keldani-Süryani-Türk-Fars-Arap-Berberi ve diğer halkların trajedisi aynı zamanda.

Başka bir seçenek yok mu?

Son yüz elli yıllık tarih, soykırım, jenosid ve halkların birbirine kırdırtılma tarihi olarak; kapitalist modernite güçlerinin ve bölgesel işbirlikçilerinin hegemonya icadı, günümüzde de bütün çarpıklığı ve dayatımı ile devam etmekte. Son yüz elli yıldan bahsediyoruz; çok uzun bir süre değil! Fakat beynimize bundan başkası mümkün değilmiş, olamazmış gibi empoze ediliyor. Fakat sadece bir Komagene örneğinde bile 350 yıl Helen-Kürt-Ermeni-Asuri halklar kendi dinleri-tanrıları-dil ve kültürleri ile barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını bilmişlerdir. Son aylarda bölgede yaşananlar bize en çok da bu en canalıcı ve çarpıcı paradoksu hatırlatmakta.  İki farklı dinamiğin ve iki farklı paradigmanın bu paradoksu çok daha fazla görünür kıldığı bir gerçektir. Son yüz elli yıllık hegemon tarih ve paradigmayı kabul etmeyen, ondan koparak farklılaşan, özünü Ortadoğu tarihsel-evrensel karakterinden alan alternatif niteliğindeki radikal değişim gücünü görmek önemlidir. Başka bir çözüm ve başka bir tarihsel gelişim mümkündür dedirten, umut yaratan çok çarpıcı bir devrimsel sıçramadır. 

Türkiye’ye verilen rol

Bütün NATO desteğini, her türlü teknik imkanı, bölgesel gericiliği ve en başta da KDP şahsında somutlaşan Kürt işbirlikçiliğini ve ihanetini de arkasına alarak son 10 yıldır dizginsiz ve vahşet düzeyinde Kürt soykırımını gerçekleştiren AKP-MHP faşizmi, kendisi ile birlikte Türkiye toplumsal-kültürel-ekonomik ve siyasi yapısını da tüketircesine işgal saldırıları ve tecrit politikalarını bu gelişmenin önünü almak için yürütüyor. Uluslararası güçler tarafından bu rolün verildiği şimdi daha net anlaşılmaktadır. Nitekim faşist Erdoğan “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanıyım” dedi. Gerçekten de Erdoğan iktidarı, uluslararası hegemon güçlerin büyük Ortadoğu dizaynında iktidarcı paradigmayı en önde ve en kirlisinden uygulayan, sonuna kadar kendisini kullandırtan bir koç başı konumundadır. 3. Dünya Savaşı’nı bu anlamda tek yanlı değerlendirmek; sadece kendi iç çelişki ve çatışmaları üzerinden okumak çok yetersiz kalacaktır.
Son 25 yılda hem dünya genelinde ve hem de özel olarak Kürt Özgürlük Hareketi şahsında her türlü alternatif demokratik gelişim ve çözüm imkanlarını, alternatif paradigma potansiyellerini ortadan kaldırmak, olmuyorsa sistem içileştirmek türünden politikaları bu kapsamda değerlendirmek daha doğru olacaktır. Dünyanın her yerinde demokratik hareketler milliyetçi-dinci ve otoriter rejimler eliyle ya kırıldı, ya da sol-demokratik güçler ideolojik olarak saptırıldı ve siyasi olarak yutuldu. Ekolojik hareketler hızla iktidarcı siyaset zeminine çekilerek, sistem içileştirildi. Yine kadın hareketleri çok sistematik bir şekilde şiddetle ezilmeye çalışıldılar. 

3. Dünya Savaşı Kürdistan’da yoğunlaşıyor

Hala çok sistemli bir şekilde kadına karşı bir savaş yürütülmektedir her yerde. 3. Dünya Savaşı’nın temel ayağı olarak bu sistematik ideolojik ve toplumsal saldırı konseptinin  bir tezahürü olarak daha derinlikli ele alınmasına ihtiyaç vardır. Küresel ve sistemli bir saldırıdır. 3. Dünya Savaşı’nı bu yönüyle görmek ve bu kapsamda gelen saldırıları doğru okumak en başta kadınlar için temel bir güç ve direniş kaynağı olmaktadır. Bu bağlamda 3. Dünya Savaşı’nın  en yoğunlaşmış ve en şiddetli saldırılarına Kürt Özgürlük Hareketi maruz kalmıştır/kalmaktadır. Bu temelde AKP’nin çıkışı ve yükselişi tamamen Kürt Özgürlük Hareketi şahsında bölgede uluslararası hegemon sisteme karşı her türlü alternatif gelişmeyi dar bir coğrafyada tutmak, büyümesini dondurmak, bunun için izole etmek, “çöktürme planı” ile ezmek, vahşet ile özgür Kürt iradesini kırmak ve tasfiye etmekti.

AKP darbe yedi

Özellikle 2023 sonbaharı ile birlikte Kürt halkı ve dostları enternasyonal devrimci-demokratik güçlerin öncülüğünde geliştirilen, giderek dünyanın her kıtasında ve bölgesinde evrensel düzeyde ivme kazanan “Rêber Apo’ya özgürlük, Kürt sorununa çözüm” hamlesi, 2024 baharına kadar gerilla güçlerinin Türk ordusunun ve işbirlikçi güçlerinin iradesini kıran ve gerilla tarihine geçecek teknik ve taktik yenilenme ile geliştirdiği askeri hamlelerle, yine her alanda özgürlük yürüyüşleri, okuma günleri, 8 Mart’la birlikte başlayan Newroz’da zirveleşen bir süreçle toplumsal zemine oturdu. Milyonların aktığı alanlarda atılan Rêber Apo’ya özgürlük sloganları ile kimlik ve iradeye kavuştu. Bu irade ve kimliğin kendisini bir serhildan ve demokratik direniş duruşu niteliğinde yansıttığı 31 Mart yerel seçimleri ve ardından gelişen Wan direnişi, Şirnex halkının öz savunma duruşu, aynı zamanda Türkiye cephesinde demokratik kent uzlaşı ve demokratik cephe anlayışı ile gelişen demokratik ittifak tutumu ile AKP-MHP faşizmi ağır bir darbe almıştır. AKP almış olduğu  tarihi misyonda başarısız olmuş, tarihinin en büyük ve en ciddi darbesini yemiştir. Biz bu  darbeyi kuşkusuz sadece  seçim sonuçları veya seçimlerin analizinde yapıldığı gibi, ekonomik sebepler veya AKP’nin yozlaşması ile gerekçelendiremeyiz. 

İki dünya savaşından ayrışan yönler

Esasta uluslararası hegemon sistemin Rêber Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı geliştirdiği uluslararası komplodan bu yana ideolojik, siyasi ve askeri olarak her türlü imkan ve özel savaş yöntemleri ile birlikte geliştirdikleri saldırı konseptinin kırılmaya uğratılmasıdır. Tüm bunlarla birlikte sistemin kendi iç çelişkilerini ve çatışmalarını bu bağlam içerisinde okuduğumuzda yeni dönemde birinci ve ikinci dünya savaşlarından kesinlikle ayrışan niteliklerin açığa çıktığını görmekteyiz. Varolan iktidar rekabetlerine ve çatışmalara karşın, bütün erkek egemenlikli, ulus-devletçi, statükocu ve küresel hegemon güçleri açısından iç çelişkilerini daha kontrollü, koordineli, sistemde gedik açmayacak, iktidar boşlukları yaratmayacak düzeyde tutmak ve kendi aralarında daha uzlaşmacı daha iç içe geçen bir uluslararası ilişkiler ve denge sistemini yaratmak önceliklidir. Uluslararası sistemsel gelişimi gözardı eden, onu zora sokacak ve sistem çıkarlarını gözardı edecek her türlü rejim veya politika kesinlikle törpülenerek sistemin yeni dengelerine ve ilişki sistematiğine çekilecektir. Bu, uluslararası hegemon sistem açısından artık kaçınılmazdır.  

İran-İsrail, Türkiye eksenli gelişmeler

Bu bağlamda Ortadoğu’ya baktığımızda Hamas-İsrail savaşı ile birlikte yeni gelişmelerin ve çatışmaların hız kazandığını; şimdiye kadar uluslararası sistem içerisinde kendisine bölgesel anlamda yer açmaya çalışan, bölgesel güç haline getirmeye çalışan İsrail-İran ve Türkiye’nin konumu ve önümüzdeki süreçteki politikaları önemli olmaktadır. İran, 1979 İslami Devrim süreci ile birlikte başlayan devrimi bölgeye ihraç etme politikaları son iki yıldır -özelde de Kasım Süleymani’nin suikastı ile birlikte- aldığı darbelerle de artık gerileme sürecine girmiş, yine kendi içindeki toplumsal sorunlar ve yaşadığı ekonomik sorunlarla totaliter bir rejim olarak  eskisi gibi devam edemez noktaya varmıştır. Aynı şekilde dincilik temelinde Sünni yükselişin -DAİŞ, El Kaide, Müslüman Kardeşler ve türevleri şahsında- giderek gerilemesine  karşı Şia merkezli ideolojik ve siyasi yapılanma da, giderek ulus-devletçi, milliyetçi politikalar ile daha da gerileme sürecine girmiştir. İran’ın öyle iddia edildiği gibi uluslararası sistemin dışına çıkma, bir alternatif rejim olmasından ziyade, giderek daha fazla uluslararası sisteme entegre olması öngörülebilir. Her ne kadar İsrail ile çelişkili ve çatışmalı olsa da, nihayetinde son aylarda aslında aralarında bu savaşın daha kontrollü ve koordineli yürütülmesi noktasında bir mutabakatın olduğu görülmektedir. 

Kontrollü çatışma stratejisi

Dolayısıyla İsrail-İran krizinin tam da 3. Dünya Savaşı’nın karakterine denk bir şekilde belli bir denge içerisinde ve çatışmalı da olsa uzun süreli bir savaşa evrilmeyeceği belirtilebilir. Tersine bu süreç aynı zamanda İran’ın kontrollü bir şekilde içte kimi değişimlere gitmesi veya buna mecbur kılınmasını getirecektir. İsrail bütün siyonist ve yayılmacı politikalarına rağmen, rejim olarak başta Yahudi halkı olmak üzere, bölge halkları ve  bütün dünya halkları nezdinde meşruiyet kaybına uğramış,  özellikle Yahudi halkı içerisinde demokratikleşme ve birlikte yaşam arayışı ve talebi çok ciddi bir halk hareketine yol açmıştır. Türkiye’nin durumu daha da zor hale gelmiştir. Her ne kadar çevre ülkelerin kimi iktidar boşluklarından ve Ortadoğu’nun krizli halinden faydalanarak, “terörle ortak mücadele” adı altında bu ülkeleri -başta Irak olmak üzere- kendi yayılma ve bölgesel güç olma, Kürt düşmanı politikalarına ortak etme arayışı olsa da, özellikle son aylarda aldığı darbelerle bu politikalarını ne kadar uygulama gücünde olacağı tartışmalı bir durumdur.  Her şeyden önce seçimlerle birlikte ikinci parti konumuna gelmiş, meşruiyetini kaybetmiş bir faşist iktidar söz konusudur. Bu kadar güç kaybeden bir iktidar ile hiçbir bölge devletinin kalıcı ve stratejik ittifaklara veya anlaşmalara gitmeyeceğini öngörmek mümkündür. Hegemon güçlerin böylesine zayıflamış ve muhtaç konumdaki bir Erdoğan rejimini her türlü tasfiye planlarında kullanma ihtimali olsa da, AKP-MHP faşist rejimi artık ciddi bir darbe yemiş durumdadır. Hatta denilebilir ki, bütün bu 3. Dünya Savaşı kriz ve gerginliği içerisinde Kürdistan ve Türkiye artık demokratik gelişim ve direniş konusunda alternatif coğrafya halinde adeta bir yeni umut ve çıkış zemini haline gelmiştir. Önümüzdeki süreç açısından bölge düzeyinde demokratik mücadelenin ve alternatif paradigma arayışlar daha da gelişecek ve hız kazanacaktır.