Jineolojî ve gerilla…

- Zilan Tolhildan
737 views
Yaşam, ilk nüvelerinden günümüze kadar kadın etrafında gelişti. Egemen erkek aklı kadına ait ne varsa günbegün çalıp kendine mal etti. İlklerin ana merkezi olan kadın, kapitalist sistem süreciyle beraber metalaştırılarak fiyat biçilen bir nesneye dönüştürüldü. Peki kadının kendi emeği ve bilinciyle yarattığı tarih nerede ve nasıl kaybedildi?

Yanıt hiç şüphesiz ki Mezopotamya topraklarıdır. Geçmişte birçok kadın hareketi halk arayışı üzerinde devrim niteliğinde dönemsel çıkışlar yapmıştır. Bu devrim çıkışları döneminde kısmi olarak kadın sorunlarına cevap olmuşsa da uzun vadede yeteri kadar kendini örgütleyememiştir. Kaybedilen veya çalınan bir tarihin doğru temelde bir arkeolog titizliğinde izini sürmek istiyorsak bunun zaman ve mekânı çok önemlidir…

‘Kadının özgürlük tarihi yazılmayı bekliyor’

Rêber Apo’nun bu arayışı kaybedilen hakikatin mekansal gerçekliği üzerinde oldu. Mekansal gerçekliği göz önünde bulunduran Rêber Öcalan “Kadının kölelik tarihi yazılmadı, özgürlük tarihi de yazılmayı bekliyor” sözleri ile bize mücadele etmenin yolunu işaret etti. Kadının bu özgürlük tarihinin kadim topraklarda yazılması, doğru temelde ele alınması kadını doğru kapıya yönlendirecekti. Bu kapıda jineolojî yolu ile gerçek hakikatine kavuşacaktı. Rêber Öcalan’nın projesi olan jineolojî bugün dünya kadınlarının gündeminde.Evrensel bir bilim olan jineolojî kadına ait olan tüm yaşamı yeniden bütünsel çerçevede ele alarak gün yüzüne çıkarıyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilk kuruluşundan bu yana Rêber Öcalan’nın hareketi bir kadın hareketi olarak tanımlaması, sonraki 45 yıllık mücadelenin ideolojisini de belirleyecekti. Tarih boyunca gelişen devrimleri göz önünde bulundurduğumuzda kadınların bu devrimlerde aktif yer aldığını görürüz. Kadının devrimdeki yerinin arka cephede tutularak görülmemesi, bugün o devrimlerin soyut hallere büründüğünü ve kendi kendini tükettiğini tarih bizlere gösterdi. Rêber Öcalan gerçekleşen devrimleri bir kaynak olarak önüne koyup eksik olan yönlerini tahlil etti. Bugün Kürt Özgürlük Hareketi’nin yarım yüzyıla yakın mücadelesinin ayakta kalmasının yegane nedeni Rêber Öcalan’nın kaybedilen hakikati bir bütünsellik çerçevesinde ele alarak o doğrultuda yol almasıdır.

Gerilla kaybedilen öz için savaşıyor

Rêber Öcalan, bir toplumu özgürleştirmenin yolunun kadını özgürleştirmekten geçtiğini belirtti. Bu bilinç ile harekete katılan binlerce kadın ve erkek özgür bir toplumun inşası için bugün özgür dağlarda savaşıyor… Bugünlere birçok zorlu aşamalardan geçilerek gelindi. Tabi Rêber Öcalan bu projeyi önümüze koyduğunda, ilk önce bir kopuşun olması gerektiğini bu kopuş ile “xwebûn” olmanın önemini bilmemiz gerektiğini belirtti. Günbegün savaştaki yerini daha derinlikli alan kadın, bugün belirli bir aşamaya geldi. Jineolojînin yaşam bulduğu gerilla etik-estetiğin güzelliği ile de kaybedilen öz için savaşıyor. İstatistiki bir veriyi aşan bu mücadele tarzı kadının öncülüğünde yürütülüyor.         

Jineolojî ve gerilla bağı birçok boyutta değerlendirmeyi gerektiriyor.

Gerilla ve sanat: Sistemin toplumu parçaladığı ve kadına biçtiği ev kadınlığı misyonu dağlarda yerle bir edildi. Gerilla kadınlar sırf cephede savaşmamakta, sanat ile de uğraşmakta. Şehit Mizgîn ve Delila’nın şahsında somutlaşan sanat bariz örneklerden. Kapitalizmin dejenere kültürüne karşı kadın gerillalar sanatın yaşamdaki en doğal halini ezgileriyle, enstrümanlarıyla bizlere sunuyor. Verimli bir üretkenlikle doğayı bir enstrüman olarak kullanan kadınlar, sistemin parçalayan zihniyetine meydan okuyor. Bunu yaparken de estetiği en sade haliyle şarkılarına döküyorlar. ‘Benim meskenim dağlardır’ parçasını seslendiren Delila elindeki davulu ile milyonlarca kadına gerçek sanatın kapısını araladı… Yazılması yılları alacak bir sanat deryası gerillada yaşanıyor. Ve jineolojî bilimi bu durumu parçanın bütünden ayrılmazlığı olarak tanımlayıp yaşatıyor. Gerilla ve savaş: ‘Savaşmak sanat ister, güzellik ister’ deyimini kullanmakta fayda var. Tarih boyunca yaşanan birçok savaşa dair okumalar yapmışızdır. Savaşların kuralları ve ahlaki boyutunun olduğu ‘devletlerin yazılı hukuk kuralları’nda yer alır. Ne yazık ki hiçbiri fiiliyatta bunu hayata geçirmemiştir. Nihayetinde devletin çıkışında ahlaki boyut aramak yanlış olur. Öte yandan meşru savunmayı ele aldığımızda; soykırım saldırılarına karşı halkını koruyan Kürdistan Özgürlük Hareketi kadınların öncülüğünde yaklaşık yarım asırdır savaşıyor. Büyük komutan Ş.Beritan’ın yolunda ilerliyor. “Savaşan  güzelleşir, güzelleşen özgürleşir, özgürleşen sevilir” sözü bizlere savaşın ve savaşmanın etik-estetiğine örnektir. Ş. Zilan (Zeynep Kınacı) ise “keşke canımdan başka verebileceğim bir şeyim olsaydı” sözüyle sömürgeci düşmanın egemen zihniyetini paramparça etti. Meşru savunma çizgisinin derinliği, savaşan Kürt kadınını sadece fiziki olarak değil fikri olarak da özgür kıldı. Tarih boyu milyonlarca kadın öz savunma için eline silah alıp savaştı elbette. Kürt kadınları da savaşın da meşru-öz savunmanın da etik ve estetiğini yarattı.
Kadının aklında gelişen bu özgürleşmeyi elbette ki erkek zihniyeti kabul edemedi-etmiyor. ‘Özgürlük fikrini nasıl öldürürüm’ diye çırpınıyor adeta. Ahlaki sınırlardan yoksun faşist Türk devleti, savaşan kadının bedeni üzerinden toplumun sinir uçlarıyla oynamayı denedi. Şehit kadın gerilla Ekin Van ve yüzlerce kadın gerillanın cansız bedenlerine işkence yaparak, görsellerini basın yoluyla yayarak kadından duydukları korkuyu açık etti. Kürt kadınları bu saldırıyı büyük bir bilinçlenmeye, savaşta uzmanlığa,  yaşamda ise bilgeliğe dönüştürerek alimce bir yanıt verdi. Kayıp ve acılarının öcünü bilgi, bilinç, etik-estetik ölçülerini yükselterek alan Kürt kadını, jineolojî rotasında dünya kadınları ile yeni bir yaşamın ağlarını örüyor. Kürt ve kadın düşmanlarının asıl korktuğu şey başlarına geliyor. Korkmalılar da! Özgür iradesiyle, kendisiyle buluşmuş her kadın her nefesinde tüm egemen sistemlerin temellerini sarsan yeni yol ve yöntem bulacak.   Bundan kimsenin şüphesi olmasın.