Tarih 26 Mayıs 1991’ı gösteriyordu…
17 Mayıs 1979’da, Elazığ’da, sabahın köründe evden alınmıştım…
Ve 26 Aralık 1990’da Çanakkale Zindanı’ndan çıkarak özgürlüğüme kavuştum…
Nereden nereye…
Denizin lacivert rengi bir harika! Güneş ışınlarının yarattığı parıltı denize çok daha güzel bir görüntü vermiş. Hava çok güzel…
Birkaç dostla görüştükten sonra otobüsle İstanbul’a doğru yola çıktım. Yol boyunca arkadaşlarla geçirdiğim o son günü, o günün yıllara bedel sıcaklığını, yakınlığını düşündüm…
O günlerin güzel yoldaşlığına doyamadım…
Bitmeyen hayaller ve heyecan
Bir süre aile, arkadaş ve tanıdık ziyaretinden sonra, yıllarca özlemini yaşadığım partime, arkadaşlarıma kavuşmak için tekrar yol hazırlıklarına başladım. İlişkiler kurulmuş, arkadaşlar her şeyi ayarlamıştı. Bir gün haber geldi. ‘Gidiyorsun’ dediler. Hazırlandım ve yola çıktım. Bol valizli, bol takılı bir şekilde havaalanından uçağa bindim. Uçak çok kalabalık değildi. Boş yerler epey vardı. Benim yanımda da kimse yoktu. Böyle daha iyiydi. Yalnızlık düşüncelerime daha uygun şu an. Hayallerim ve heyecanım o kadar çoktu ki, sabırsızlanıyordum. Sanki zaman geçmiyor, hareket durmuş gibiydi. İlk kez bir Ortadoğu ülkesine gidiyordum. Şam nasıl bir yerdi acaba? Lübnan, Mahsum Korkmaz Akademisi hepsini merak ediyordum. Fotoğraflara o kadar çok bakıyordum ki, ezberlemiştim akademinin görüntülenen yerlerini. Cezaevindeki duvar köşesi çok zengindi. Başkan, şehitler ve akademinin tablosu zindanın en güzel yerini oluşturuyordu. Ama baharı göremeyecektim. Neredeyse Mayıs bitiyordu. Mart, Nisan ayları güzel oluyordur kesin. Keşke çıkar çıkmaz gelebilseydim.
***
“Başkan kendisi gelemedi, çiçek gönderdi
Şam havaalanında indiğimde yüreğim deli gibi atıyordu. Sanki hemen Başkan’ı görecekmişim gibi bir heyecan vardı. Valizlerim asansörle gelirken, ben döviz bürosuna para bozdurmaya gittim. Üzerimdeki altınlar bayağı ağırlık yapıyor. Adamlar beni zengin bir iş kadını olarak düşünüyorlar kesin. Kendi kendime gülüyorum. Gerçi bilezikleri ceketin kolu saklıyor, çok azı bileklere iniyor. Ama boynumdaki zincirler, beşi birlikler mutlaka görünüyorlar, yüzükler de. Hemen her parmağıma takılı bir yüzük var. Arada çaktırmadan etrafa bakarak bizimkilerin gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Ama henüz kimse görünmüyordu. Valizlerin kontrol edildiği tarafa yöneldiğimde iç bölümün penceresinden bakan birkaç kişi gördüm. Dikkatle çevreye bakıyorlardı. Ben de kendilerine baktım. “Herhalde bunlardır” dedim kendi kendime. Eşyalar çok ayrıntılı aranmadı. Daha çok giysiydi zaten. Bazı yayınlar da vardı. Onları aralara yerleştirmiştim. Tam o sırada iki kişi geldi. Gülümseyerek “hoşgeldin” dediler. Sonra arabaya yöneldik. İki kadın arkadaş da arabadaydı; ellerinde çiçek vardı; “Başkan gönderdi. Kendisi gelemedi, çiçek gönderdi. Ama evde bekliyor” dediler. Çok duygulanmıştım. Çiçekleri alarak bağrıma bastım. Ama benim götürmem gerekmiyor muydu? Başkan’ın çiçekleri ne kadar anlamlı. Havaalanına gelebiliyor mu diye geçiriyorum içimden. Tabii farklı kimlikli dolaşabilir, neden olmasındı. Arkadaşlarla yol boyunca sohbet ettik. “Seni gördüğümüzde hemen tanıdık” dediler. Fotoğraflarım varmış evde. Bir de Avrupa’dan tarif etmişler biraz.
Kapı açıldı ve karşımda Başkan
Bir an önce eve yetişmek istiyordum. Başka bir şey istemiyordum. Bereket çabuk bitti yolculuk. Yüksek bir binaya girdik ardından. Asansörde üzerinde “10” yazılı düğmeye basıldı. Meşhur 10. kata gelmiştim. Asansör durdu. Bir dairenin kapısı çalındı. Kalbim duracak gibi. Kapı açıldı ve karşımda Başkan. Sevgiyle kucakladı beni… Ben de aynı sevgiyle kucakladım O’nu. Bir gerçekti. Yıllarca hayal ettiğim, hiçbir zaman da umudumu yitirmediğim, hep “karşılaşacağım, Başkan’ı göreceğim, o büyüklüğünü kucaklayacağım” dediğim an gelmişti. Ama bütün o yoldaşların “bizim yerimize de kucakla, alnından, gözlerinden öp” sözlerini tek tek değil, bir kucaklayışta yerine getirebildim ancak. Hepsinin yerineydi, hepsinin özlemiydi, sevgisiydi. Arada “inanamıyorum” diyorsam da her şeyiyle bir gerçekti. “Bu çiçekleri bana göndermişsiniz, ben de size veriyorum Başkanım. Ben alamadım çünkü” dedim. Rahattım. Hep gördüğümde ağlarsam, ya dayanamayıp ağlarsam diyordum ama kendimi tutabilmiştim. Gözlerim sevinçten dolu dolu olsa da öyle zır zır ağlamamıştım. Çanakkale’den arkadaşlardan ayrılırken hıçkırıklarla ağlamıştım. Onlardan ayrılmak kolay değildi. Onları zindanda bırakıp çıkmak çok zordu! Yüreğimin yarısı orada kalmıştı, bakışlarım onların gözlerine, yüreklerine asılı kalmıştı.
Kefenleri yırta yırta kaynağa ulaşmak…
Başkan’la buluşmak, partiyle buluşmak çok daha başkaydı. Başkan’ı en son Fis Kongresi’nde görmüştüm. ‘Günaydın Apartman’a geri dönmüş, bir gün sonra ayrılmıştık. On üç yıl olmuştu. Araya giren zindan yıllarından sonra kefenleri yırta yırta yaşam kaynağımın en güzel yanına ulaşmıştım. Geçen sürede çok şey değişmişti ve bunu adım adım, düşe kalka, çelişkilerle boğuşa boğuşa öğrenecektim. Ama Başkan çok fazla değişmemişti. Zaten “beni nasıl buldun?” sorusuna “Başkanım, gençsiniz hala, dinç kalmışsınız, buna çok sevindim” dedim. Evin içinde birlikte voltalarken “pek yıpranmamışsın, genç kalmışsın. Saçlarını da ağartmamışsın. İyi, yaşın genç herhalde. Yolun yarısına çok var” dedi bana bakarak. Otuz iki yaşındaydım ve yolun yarısına, yani otuz beşe üç yıl vardı, çok uzak değildi, ama Başkan’ın genç görmesine sevinmiştim. Doğruydu, canlıydım ve herhalde daha gençtim, pek yıpranmamıştım. “Bakın ben saçlarımı ağartmadım, dökmedim. Bunun yaşamla direkt ilişkisi var.” diyor, arada gülüyor. Çok vakur, gerçekten yaşam dolu bir gülüş. Bembeyaz dişleri görünüyor. Herkesin dikkatini çekiyordu Başkan’ın dişleri. Amasya’dayken kadın gardiyanlar bile duvarda asılı olan resme bakıp “Başkanınız yakışıklı bir adam. Dişleri çok güzel, bembeyaz” demişlerdi. Apo dediklerinde biz kızıyorduk, “Başkan deyin” diyorduk, onlar da gerçekten Başkan demeyi kanıksamışlardı. İstemeseler de etkilenmişlerdi.
Hep kavgaydı yaşamım
III. Cilt
