Nevşehirli Nazlı, Kürdistanlı Emine

- Helin Dersim
865 views

“Derler ki, güneş bazen şarkı söyleyen bir kızı dinlemek için dururmuş!” (Kazancakis)

 Emine Erciyes yoldaşın gülüş, kahkaha dolu ve yaşam fışkıran fotoları bir anda karşımdaki ekrana asılı kalıyor. Bize veda ettiğini çoğumuz biliyorduk ama kimse yüksek sesle ifade edemiyordu. Söylemez, paylaşmaz, anlatmazsak sanki böyle bir kaybı hiç yaşamamış olacakmışız gibi bir avuntu vardı ruh halimizde. Ama o gün geldi. Gerçek karşımıza O’nun gül yüzlü fotoğrafları eşliğinde dikildi. Anlatmanın, paylaşmanın zamanıydı artık…

Karşımdaki ekranda duran fotoğrafla zaman yolculuğuna çıkıyorum. Bir anda tüm anılar canlanıyor, birlikte kat ettiğimiz yolları hafızama hiç silinmezcesine kaydetmek için başımı hafif yana çeviriyorum. Güzellikler ve sevgi ile döşenmiş pırıl pırıl bir yol görünüyor. Yolu böylesine aydınlık, güzel kılanlar, bir lokma bir hırka Dervişane yaşayan o kahramanlar beliriyor gözlerimin dalıp gittiği ufuk çizgisinde.

Sırra erdim

Kar sularının kristalsi kıldığı saçları örgülü kadınlar arasında Emine Erciyes bir adım öne çıkıyor. Gözlerinin içiyle gülümseyerek şu sözler döküldü ağzından: “Veda etmedim ki. Yaşam farklılıklarıyla anlamlı, tersi çoraklık, çölleşme ve yokluk… Ben bu sırrı devrettim ardıllarıma; insan yaşadıkları ve yaptıklarıyla evreni kucaklayabilir, sonsuz var olabilir. Elli iki yılı özgürlüğe yol kılanların bu zorlu, meşakkatli yolu tereddütsüz yürümelerinin sırrı ve sihri bu. Ben bu sırra ermenin izini sürdüm ve erdim. Ütopya değilmiş hayalini kurduğum dünya. Gördüm ve yaşadım. Hakikatin ta kendisiydi. Şimdi size devrediyorum. Vasiyetim, sözüm bu. Veda değil, yapacaklarınızla çoğaltın beni, anılarımızı…” Emine Erciyes yoldaşın yaşamı ve mücadelesi bu günlerde çokça yazıldı, dile geldi, ileride şiirlere ve romanlara konu olacak kadar anlatıldı. Anlatılmaya, yazılmaya ve okunmaya değer bir yaşam öyküsüdür Emine. Aslında öyküden öte, yaşamın hakikatlice sırrına varmış bir yol alış ve anlamlı kılınıştır. Her rengin, kokunun ve farklılığın kendisi olarak var olması, kalması ve yaşaması en büyük hayaliydi. Bu hayalin peşine düştü.

Nevşehirli Nazlı, Kürdistanlı Emine

Nevşehirli Nazlı’yı Kürdistanlı Emine’ye dönüştürdü. İkisini de kucakladı; halklar arasında köprü olmayı ifade eden bu dönüşüme sonsuz inandı, inancını emeğiyle görünür kıldı. Sevgisiyle çoğaldı, çoğalttı. Bu hayata aşkla, tutkuyla sarıldı. Altı saat aralıksız Çarçela’ya tırmanıştan geriye kalan yorgunluk değil de bir solukta okuyacağınız şiirler, oradaymış gibi hissettirecek romanlar, saatlerce dinleyebileceğiniz çekicilikte anılar çıkarması bundandı. Ayağına takılan her taşı engel değil, evrenin kendisine verdiği mesaj olarak görmesi, Çarçela’nın, Cilo’nun zirvelerinden insanlığı kucaklayacak, evrenle bağ kuracak enerjiyi yaratması da bundandı.

 Sınırları aşmak

Anı, söz biriktirmenin peşinde koşarken, geleceğin örgüsünü oluştururdu. Örgüsü kadına dair kaybolan hazineyi bulmak, o dağlara çivi ile yazıyı tarih kılmışlara bir ek, katkı yapmaktı. Yeni yazılar, anılar ve birliktelikler ile yanıt oluşturmaktı. Onun için nefesi yettiğinde hızlı tırmanır, koşar, bulur, tarihe bir iz daha eklemek ve not düşmek için acele ederdi. Okuduğu şiir kulaklarında şimdi herkesin. Yaptığı her davranış, söylediği her söz gibi, okuduğu bu şiirin de rasgele olmadığını biliyoruz. Kavgası tüm sınırları aşmaya, güzelliği, sevgiyi ve ortaklığı buluşturmaya dönüktü Emine Erciyes’in. Anlamı büyütmenin önündeki duvar, farklılıkların buluşması arasına çekilmiş karaçalılardan öte değildi sınır onun lügatinde. Ancak mücadeleyi büyütme gerekçesi olarak söz konusu olabilirdi. Bu kavgada yer almak, bu yola çıkmak, yürümek, tüm zorluklara göğüs germek, acının her türlüsünü katlanır kılmak; bir nevi tüm bu duvarları ve sınırları aşmak demekti. Emine Erciyes, sınırları aşarak hakikate erenlerin bir halkasıydı. Nevşehir’den Kürdistan dağlarına O’nu getiren Haki Karer, Kemal Pir, Mahir Çayanların anısına bağlılığın ve sözün gereği kurulan, mücadele eden bu hakikat ile buluşmak amacıydı. Rêber Apo her vesile ile Mahirlerin, Denizlerin ve İbrahimlerin takipçisi olmayı “1970’li yılların devrimci çizgisinin onurunu koruma” olarak tanımlar. Bu onur bayrağını şimdiye kadar yere düşürmeden taşıyan, bu elli iki yıllık mücadele tarihi ve geleneğidir.

Gülnaz, Canda, Helinlerin izinden

Haki Karer, Kemal Pir ile yapılan sözleşme, mücadele birlikteliği ve ortaklığına, ikinci ve üçüncü nesil olarak Türkiyeli kadınlar da dâhil olmuştur. Önderliğin Emine Erciyes ile yaptığı diyalog ve geliştirdiği sözleşmede kadınların millet olmanın üstünde, ötesinde bir birliktelik, ortaklık ve geleceği kurmaya yatkın olduklarını dair belirttikleri, o kadınların neden yüzlerini Kürdistan dağlarına döndüklerinin en yalın ifadesidir. Gerçekten de “Kadınların ulusu yoktur” düsturuyla geleceği birlikte kurmayı amaç edinen Türk, Çerkes, Laz yani Türkiyeli kadın yoldaşlar dağda, kentte, Kürt yoldaşları ile omuz omuza mücadele mevzilerinde yerlerini aldılar, alıyorlar. Gülnaz Ege (Nuran Er), Ruken Çiya (Hatice Afitap Demirer), Helin Çerkez (Nermin Akkuş), Canda Türk (Sanem Bertan), Mizgin Türk (Hüsne Akgül), Ronahi Emek (Ümran Yıldırım), Toprak Çerkez (Tuğba Arık) bunlardan sadece birkaçı… Emine Erciyes işte bu yoldaşların anılarını hep onurla, gururla taşımayı, bir o kadar da temsil etmeyi başaranlardandı. Özgürlük Mücadelesi’nin böylesi bir pusulası vardı, Emine Erciyes’in yolu da hiç bu pusuladan şaşmadı.

Bir olmanın dili Kürtçe

 Emine yoldaş Türkmendi, kadındı, insandı, bizdi. Dağlarla bütünleştiği gibi, Kürdistan’ın dört parçasından, her yaştan yoldaşıyla da bütünleşendi, bir olandı. Türkçe bilmeyen gencecik yoldaşları O’nda hakikatin dilini, tarifini, temsilini buldukları için kocaman sarılırlardı. Ama o bununla yetinmedi. Onların özüne, yüreğine ulaşabilmenin, kelimenin tam anlamıyla yoldaş olmanın, uğruna yollara düştüğü düşü derinliğine pay etmenin, anlatmanın, mücadeleden aldığı şeyleri aktarmanın dili Kürtçe olacaksa canı gönülden, kısa sürede öğrenmeyi amaç edindi. Öğrenmekle kalmadı, onlarca, yüzlerce Kürtçe’yi bilmeyen Kürt yoldaşına örnek olacak kadar geliştirdi, benimsedi. Bu, bir tercihti. Ruhunu, duygusunu, sevgisini katık ettiği bir seçim. Nerden geldiğini bilmek, köklerinden kopmamak, geleceğe doğru ve kalıcı kök salmak adına varlık olmanın kendisidir. Kim olduğunu, nerden geldiğini bilmek rüzgârlara, fırtınalara ve boranlara göğüs germede güç ve takat biriktirir. Çünkü kök derindedir, sarsılmazdır. Bir röportajında köyde doğduğunu, küçük yaşta kente göç ettiğini ama köye olan bağlılığını hiç yitirmediğini anlatır. Aslında kişiliği bu yönüyle bir sentez gibidir. Ne geçmişte çakılı kalma ne de köklerini ret-inkâr ve başkalaşma. Köyün sade, inançlı, bağlı, ortakçı ve komünal toplumsallığı, doğa ve toprak birlikteliğini, kentin farklılıkların zenginliğiyle buluşturacak kadar komple bir kişiliğe sahipti. Sorgulayıcıydı, araştırmacıydı. Ama aldıklarını, öğrendiklerini benliğinin süzgecinden geçirecek kadar bilgeydi.

İçimizdeki tatlı ses

Kavganın en zirvesinde yer almış, gerillaya katılmış, yurttaşı olduğu devlete -aynı zamanda çarpıtmak istediği Türk halk gerçeğine- mücadele dili ile itiraz ediyordu. Ama O’nun dili tek değildi. Evet tüm gerilla yoldaşlarının örnek aldığı bir komutan, öncü ama bir o kadar da sanatçı, tiyatrocu, edebiyatçı idi. “Sahi bu kez anlayacak yürek, ruh olacak mı, hisleri, duyuları harekete geçecek mi?” der, umut ederdi. “Derler ki, güneş bazen şarkı söyleyen bir kızı dinlemek için dururmuş! Keşke doğru olsaydı! Aşağıda yeryüzünde şarkı söyleyen bir can tarafından büyülenmiş zorunluluk yolunu değiştirebilse! Ağlayarak gülerek, şarkı söyleyerek, kaos’a düzen getirecek bir yasayı yaratabilsek! İçimizdeki tatlı ses ulumayı bastırsa!” Sanki yazar Kazancakis’in bu sözleri Emine Erciyes yoldaşı tarif ediyordu. Tatlı, hoş bir seda ya da örnek bir birliktelik, yüreği katran karası, gönülleri buz tutmuş, umutlarını çoktan yitirmişlere, can suyu misali yeniden hayat kazandırabilir miydi? Yüzlerini aydınlığa, güzelliğe ve sevgiye yönlendirebilir miydi? Emine bu umudu hiç yitirmedi. En belirgin özelliklerinden biri de buydu. Umut yaratma mücadelesinin öncü neferlerindendi. Yüreği karanlık, kötülük, ölüm ve kan bürümüşleri umuda davet etmek naif olabilir. Ama umut asla bitmemeli, umudu hakikate dönüştürmek için türlü yollar olmalıydı O’nun felsefesine göre. Emine, yüz yıllık bir karanlığı, kötülüğü ve zehri yol eyleyenlerin panzehri olmaya ve umudu yaratmaya gelmişti. Bütün çabası, arayışı ve emeği buna dönüktü.

Veda değil ölümsüzlüğe yol alış

Ama kavganın, mücadelenin en hası yoldaşlarını eğitmek, onlarla öğrenmek ve öğretmekti. Genç yoldaşlarıyla işte bu bağı kurabilen, yani öğrettiği kadar onlardan öğrenebilme tevazusuna sahip, coşkusu, enerjisiyle onlardan biriydi. Heybesinde iyiliğe dair ne varsa, onu taşırırdı. Onlara anlatır, paylaşır ve hayal etmenin önemi üzerinde dururdu. Helin Murat arkadaşa benzer yanları vardı. İkisi de devrimci mücadelenin, kadın özgürlük hareketinin farklı yüzü ve rengiydiler. En küçük imkândan, kocaman hikayeler, anlatılar ve sonuçlar yaratırlardı. Mevsimlerden bahar, aylardan Nisan, yağmur bulutları gözyaşını akıtıyordu. Güneş birden çıkıverdi, ısıtıcı, koruyucu ve kollayıcı olarak. Ot/pancar toplayıcı kadınlara kanatlarını germiş gibiydi. Çünkü pancar toplayıcıları, topladıklarını pişirip, bir sofra kuracaklardı. Hem yiyecekler hem de günün güzelliğini, baharın canlandırıcı ve hayat verici yanını konuşacaklardı. Ama olmadı, yanıt tanrıya sirk koşar misali gökyüzünden, yeryüzüne daha fazla ölüm, kan, karanlık ve kötülük olarak döndüğü zamanlardaki gibiydi. Yeniden gökyüzünden kan, ölüm ve karanlık yağıyordu. Ama onlar pancarı ayıklamanın, pişirip, pay etmenin hevesi ve duygusu ile el ele tutuşmuşlardı. Bir ellerinde bahar, diğer elleri ölümsüzlükte kilitlenmişlerdi. Veda değil, ölümsüzlüğe yol alıştı, yaşamı yeniden yaratmanın ruhu ve duygusuyla… Minnet ve özlemle…