Yeni bir zihniyetin kapısı aralanıyor

- Havin GÜNEŞER
503 views
Kürt halkının son elli iki yıllık mücadelesi, birkaç kuşağa geleceğin an’da, bugün de nasıl şekillendiğini büyük bedellerle de olsa muazzam kazanım, değerlerle gösterdi. Ne mutlu bize ki, bu tarihin hem tanığı hem de parçası olduk. Kürt halkı kuantum temelli kaotik ortamların gerçekten de bir “yaratılış anı” olduğunu en çok Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğünde deneyimledi.

PKK’nin 12. kongresine de buradan bakmak gerekirse, birinci yani kuruluş kongresi ile son kongre arasında birçok ortak yön bulunmaktadır. Rêber Apo, PKK’nin ilk kongresinden bu yana, özgürlük olasılığının her an’da gerçekleşebileceğinin büyük farkındalığıyla yol aldı. Hiçbir bireye ya da an’a sıradan yaklaşmadı. Gün’ü ya da an’ı ele alma biçimi, daima yarını mayaladı. Bu temelde, Rêber Apo her zaman en cüretkâr ve cesur olandı. Yaptıklarını beğenilmek ya da onaylanmak için yapmadı. Yarınları -aslında bugünleri- hakikati ortaya çıkardıkça buna göre önce kendisinden başlayarak, tüm harekete ve topluma yayarak, yeniden ve yeniden yaratarak açığa çıkardı. Aslında, PKK’nin ilk kongresi günlerinde de büyük belirsizlikler ve imkânsızlıklar mevcuttu. Rêber Apo’nun babasının da dediği gibi Seyid Rıza ya da Şeyh Said gibi arkasından gidecek bir aşireti yoktu. Ancak bugünleri belirleyecek düzeyde sağlam yoldaşlıkları vardı; ona bağlı olan, özgürlük tutkunu ve aşığı yoldaşlıklar… Onlar genç yaşlarına rağmen, büyük tehlikeler barındıran ve hiçbir şeyin net olmadığı bir ortamda bu yola baş koydular. Bilimsel sosyalizm üzerine inşa edilen PKK, bu anlamda Apocu ruhun 1970’li yıllarda aldığı form haline geldi.
PKK’nin 12. kongresi de bu yönüyle birinci kongreye oldukça benzemektedir. Büyük belirsizlikler, hem de Üçüncü Dünya Savaşı’nın tam ortasında gerçekleştirilmiştir. Tıpkı birinci kongrede olduğu gibi, bu kaotik ortamda tek güvendikleri kendileridir. Yine o dönemdeki gibi büyük bir vizyon söz konusudur. Büyük bir cesaret ve cüretin yanı sıra, Rêber Apo’ya duyulan derin ideolojik ve felsefi bağlılık da güçlü şekilde hissedilmektedir.

Sürekli gelişen devrimci gelenek

Farklı olan ise, artık bu yolun sadece dar bir gruptan ibaret olmamasıdır. Kürt halkının, hatta onu aşan düzeyde tüm dünyanın tanıklığı, anlama çabası ve hatta bazı kesimlerin doğrudan katılımı mevcuttur. Ancak, ilk kongreden bu yana geliştirilen anlayışa uygun şekilde dar ve sığ olmamak, sorgulayan ve sorgulatan olmak; sisteme entegre olan değil özgür yaşamı açığa çıkaracak ölçü ve ilkeleri geliştirmek ve yaşamsallaştırmak şimdi her zamankinden daha önemlidir. Bu süreç, önemli bir devrimci gelenek üzerine inşa edilmektedir. Ancak diğer birçok hareket gibi, kuruluş anında çakılı kalan ve dogmatikleşen bir devrimci parti olmak yerine kendini sürekli aşan ve geliştiren bir karakter kazanmıştır. Kürt toplumunun, kadınların ve genelde insanlığın hakikatini ve ihtiyaçlarını gören, buna göre de kendini yeniden sorgulayan, dönüştüren bir gerçeklik açığa çıkarılmıştır.

Modern mülksüzler hareketi

Bu noktada başta Rêber Apo’nun emekleri olmak üzere, hayatını bu uğurda adamış binlerce şehit devrimciyi anmadan geçemem. Rêber Apo’nun ilk yoldaşları olan, hareketin kurucu üyeleri Haki Karer, Kemal Pir, Sakine Cansız, son olarak da Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun gibi devrimci öncülere minnet, saygı ve sevgimiz büyüktür. Onlarsız bugüne gelmek, hatta bir Önderlik gerçeğinden bahsetmek mümkün değildir. Onlar ve onların yoldaşları, Kürt halkının, Ortadoğu’nun ve dünyanın ‘modern mülksüzler hareketidir’ aynı zamanda. Bu nedenle bir yanımız bahar, bir yanımız kıştır. Ama kışın sonu bahardır. Elli iki yılın her anında ekilen tohumlar, bugün yalnızca Kürtlerin değil, kadınların ve insanlığın baharını da müjdelemektedir. Demokratik uygarlık kuramcısı Rêber Apo büyük bir sabır ve emekle -başta kendisi olmak üzere- her şeyi sorgulamıştır. İlk etapta, “Kürt toplumu var mı, yok mu?” tartışmalarına müdahil olunmuş; Kürtlerin varlığı kesin bir şekilde ortaya konmuştur. Bununla kalınmamış, Türklük olgusu da ideolojik, sosyolojik ve siyasal yönleriyle kapsamlı şekilde çözümlemeye tabi tutulmuştur.

Sınıf değil toplumu esas alan sosyalizm

Yine 1968 gençlik hareketleri, Sovyetler deneyiminden devlet sosyalizminin çözülüşüne; feminizmin yükselişi ve daraldığı yıllardan, ulusal kurtuluş mücadelelerinin devletleştiği süreçlere kadar pek çok dönemi birebir yaşamış, ancak bunların birebir uyarlanması yerine çözümlemesine gidilmiştir. Bu çözümlemeler sonucunda, Rêber Apo’nun da ifade ettiği gibi, demokratik sosyalizme giden yolu adım adım döşemiştir. Demokratik sosyalizm sınıf değil, demokratik toplumu esas alır. Demokratik toplum ise, “ilk ve son sömürge, sınıf, ulus olan kadın” özgürlüğü ekseninde gelişir. Apocu ruhun 2000’li yıllarda aldığı form demokratik sosyalizmdir ve bu formun açığa çıkarılması için çaba sarf edilmektedir. Rêber Apo, “Çıkış noktamız sömürgecilikti” diyerek 1970’lerde harekete anti-kolonyal bir karakter kazandırmıştır. Ancak pratik deneyimler göstermiştir ki, sadece karşıtlık üzerinden kurulan bir mücadele, zamanla savaşılan yapıların benzerine dönüşme riski taşır. Rêber Apo’nun en belirgin özelliği sosyalizme yani toplumculuğa ve özgürlüğe olan derin inançtır. Bu nedenle ‘devlet sosyalizmi’nin Sovyetler şahsında çözülüşünü “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” şiarıyla karşılamıştır. Devlet olgusunu tarihsel kökleriyle de analiz ederek, toplumu esas alan bir sorgulama süreci başlatmıştır. 

Yeni çıkış noktası demokratik uygarlık

Bu sorgulama, 1993 yılında büyük bir cesaretle ilan edilen ilk tek taraflı ateşkese ve Türkiye sınırları içinde çözüm arayışına götürmüştür. Hareket içindeki iktidar, bürokrasi, devrimci şiddet ve kadın özgürlüğü gibi temel başlıklardaki sorunların daha da belirginleşmesiyle birlikte Rêber Apo, kadın köleliği ve erkek egemenliği çözümlemelerini derinleştirmiştir. Bu çözümlemeler, ideolojik ve politik mekanizmalarla ete kemiğe bürünmüş; hareketin çizgisi, toplum içine yayılarak genişlemiştir. 1999 öncesinde kadın özgürlüğünün sosyalizmin temeli olduğu gerçeğine ulaşılmış olsa da, uluslararası komplo sonrası devlet olgusuyla olan bağlantısı daha da net bir şekilde ortaya konuldu. Rêber Apo, 1996 yılında “erkeği öldürmek” kavramını sosyalizmin temel ilkesi olarak ortaya koymuştur. Devletçi ve sınıf temelli uygarlıkla bağlar koparılmış; demokratik uygarlık yeni çıkış noktası olarak tanımlanmıştır. Rêber Apo, böylece kendisini yalnızca bir karşıtlık üzerinden tanımlamayı reddetmiş; demokratik uygarlık sisteminin bir öncüsü olarak konumlandırmıştır. Bu sistem, devlet karşıtlığını ayrı bir iktidar alanına dönüştürmek yerine, toplumun ahlaki ve politik temelde yeniden inşasını ortaya koymuştur. Bu anlayışta “devlet artı demokrasi” formülü, demokratik toplumun yanında yer alarak yeniden yorumlanmaktadır.

Sosyalizme kadın özgürlüğünden gidilir

Mart ayındaki yazımızda bu konuyu belirli yönleriyle ele almıştık. Tarihin derinliklerine baktığımızda, Rêber Apo’nun yeni paradigmasının özünü oluşturan gerçek, asıl sapmanın kadın öncülüğünde ortaya çıkan ahlaki ve politik toplumdan kopuş olduğu gerçeğidir. Bu kopuş, kadının gözden düşürülmesi, kötülenmesi ve egemenlik ilişkileriyle örülü zihniyetin meşrulaştırılması ile mümkün kılınmıştır. Ataerkil sistem egemen erkek üzerinden kendini yeniden üreten ama bununla birlikte erkekleri de sömüren bir sistemdir. Erkeğin özgürleşmesi için de sistemin bu karakterini çözümlemesi elzemdir. Kadın köleliği ve onun derinleştirilerek sürdürülmesi, Rêber Apo’nun deyimiyle, toplumun on iki bin yıllık ahlaki ve politik yapısının darbe alarak toplum kırım noktasına gelmesi durumudur. Bu sömürüsüz, adil, farklılık içinde eşitlik ve özgürlük tahayyülünün yok edilmesi anlamına gelir. İşte yeni paradigma ile yapılmak istenen ya da demokratik toplumdan kasıt, toplumun ahlaki ve politik işlevselliğinin yeniden inşasıdır. Yani toplumun kendi yaşam ilkelerini, ölçü ve değerlerini (ahlak), diğer yandan toplumun hayati meselelerde kendi karar alma mekanizmalarını (politika) oluşturabilmesidir. Bu bir ütopya değil, tüm çeşitliliği bağrında taşıyan bir yapıdır. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için kadın köleliği ve sömürüsü, doğanın ve diğer ezilen kesimlerin maruz kaldığı sömürü biçimlerine karşı ideolojik, politik ve örgütsel mekanizmaların kurulması gereklidir. Aksi halde özgür bir yaşamın inşası imkânsız olur.

Yeni bir zihniyetin kapıları aralanıyor

Tarihteki özgürlük mücadelelerinde bu bağlantının kurulmaması, birçok hareketin hızla sisteme entegre olmasına neden olmuştur. Zihniyet değişikliği yaşanmadan sadece iktidarın el değiştirmesi, eski düzenin tekrarına yol açar. Ancak Rêber Apo için bu örnekler ders çıkarılacak zengin bir miras olmuştur. Bilimsel sosyalizm yerine demokratik sosyalizm formülünü, “demokrasi olmadan sosyalizme ulaşılamaz” gerçeğini bu bağlamda kavramak gerekir. Sosyalizm, eğer toplumculuksa, hangi toplumculuğu kastettiğimiz açıktır: Ahlaki ve politik temelde kurulan demokratik toplum. Ve bu toplumun özünde kadın özgürlüğü yer alır. Buna inanan, kendini bu mücadeleye adayanlar için yeni bir zihniyetin kapıları aralanmaktadır. Rêber Apo bunun en güçlü örneğidir. “Neyi istemediğimizi” az çok tarif edebilsek de, “özgür yaşamın” tarifini henüz tam yapamıyoruz. Devletçi, sınıf ve kent temelli uygarlık zihniyetinden kurtuldukça ve ezilen kesimlerin örgütlü mücadelesi büyüdükçe, özgür yaşamı hep birlikte şekillendireceğiz. Bu konuda en çok sorumluluğa ve örgütlülüğe sahip olması gereken kesimlerin başında kadınlar, ezilen halklar ve gençler gelmekte. Demokratik modernite öncüsü Rêber Apo, 8 Mart mesajında demokratik toplum paradigmasının özünü oluşturan temel ilkeye bir kez daha vurgu yaptı:
“Sosyalizme kadın özgürlüğünden gidilir. Kadın özgürlüğü olmadan sosyalist olunmaz. Sosyalizm olmaz. Demokrasi olmadan sosyalizme gidilemez.” Toplumun bu temeldeki dönüşümünde 50 yılda azımsanmayacak bir yol kat edildi. Şimdi, en kapsamlı toplumsal dönüşüm aşamasına gelinmişken, “barış ve demokratik toplum çağrısını” sosyalizm-kadın özgürlüğü-demokratik toplum bağlamında anlamak ve uygulamak gerekir.