Savaş tünellerine sinen bir ruhtur. Zamanı dahi anlamsızlaştıran tünellerde yaşamı anlamlı kılan bir iradedir Azê.
Barışmak üzerine kafa yoruyorum son günlerde. Malum herkesin başını döndüren, ezberini bozan gelişmelerle yatıp kalkıyoruz. Siyasilerin sarf ettiği her cümle her cenahtan, her açıdan değerlendiriliyor. Barışın dilini kurmaktan, yapıcı olmaktan söz ediliyor.
Böyle olmak adına dün küfür ettiğine bugün övgüler dizenler, lafını dolandırarak tutarsızlığına kılıf arayanlar, içinde olduğumuz tarihsel anın kırılganlığını fark etmeden asıp kesenler, bir açıklamadan, karardan devrim bekleyenlere kadar her türden yığınla söz…Peki nasıl barışmalı?
Unutmamalı insan. Ne yaptıklarını ne de kendisine yapılanları. Sözümüze, eylemimize sinen, her şeyi çepeçevre sarmalayan hakikat; unutmak değil tersine hatırlamalı. Yüzleşmek, iyileşmek, hesaplaşmak ve yürüyebilmek için unutmamalı insan.
Azê Erdal’ı tanıyana kadar
Her Kürdün inceden sızlayan bir yarası var, yüzleşmekten kaçtığı, hatırlarsa hayata devam edemeyecek kadar takatsiz kaldığı bir öfkesi, ‘şimdi sırası değil’ diyerek ötelediği bir kaybı var. Adına yakılan türküyle tanıdığım gerilla Azê Erdal’ı (Kurdistan Sîdar) tanıyana kadar ben de ‘şimdi sırası değil diyenlerdendim. Tanımak dediysem fiziki bir buluşma değil. Aradığın soruların cevabını, beynini patlatırcasına ulaşmak istediğin anlam gücünü, öfkemi fedakarlığına, sadeliğine sığınarak sağalttığım bir hikâye dinledim Azê hevale dair.
Yol gösteren hikâye
Awazê Çiya’nın albümünde dinlediğimde hiç sebepsiz yere gözlerimin dolmasından, anlamalıydım bu hikâyenin bana yol göstereceğini. Peşine düşmedim ama o gelip yakamdan tuttu. Tesadüfen dinledim direnişini. Azê Erdal (Kurdistan Sidar), hiç tanımadan gelip beni buldu, ‘Hatırlamalısın’ dercesine…
Savaş tünellerine sinen bir ruh
Ajanslara her gün düşen şehit haberlerini okuduğumuzda ruhumuz titriyor ama hikayeleri tanıklarından dinlemek sarsıyor ruhu. Çünkü hepsi bundan çok daha fazlasıdır. Birini düştüğü yanılgıdan kurtaran rota, hayata tutunmasını sağlayan umut, yeniden yeşermenin gerekçesidir her biri. Savaş tünellerine sinen bir ruhtur. Zamanı dahi anlamsızlaştıran tünellerde yaşamı anlamlı kılan bir iradedir. Azê de böyle imiş. Yoldaşları şehit düştüğünde naaşlarını gömemeden onlarla birlikte direnmiş. Günlerce tünelin bir kapısından diğerine koşup bir iki atış yapıp çekilen ve düşmanını ‘orada kalabalık bir gerilla grubu olduğuna’ inandırmış. Son güne kadar diğer şikeftlerde kalan arkadaşlarıyla bağlantı kurup, şaşmaz bir disiplin içinde tekmilini vermiş. Ve karşısındakiler tünelin giriş çıkışlarını kapatıp sesini, nefesini kestiğinde güncel bir destan oluvermiş. Her anı beyninizin hücrelerine kadar değen; donduran ve ısıtan bir destan.
Tanrısal yalnızlık
Çok düşündüm Azê’yi. Nasıl duygular yaşadı? Umutlandı mı, yılgınlığa kapıldı mı, unutulacağını düşündü mü, hiç korktu mu? Ancak mitolojik çağlarda yaşanabileceği düşünülen bu tanrısal yalnızlığın ve o çağlara özgü olan o geleneğin süreceğini, serüveni dilden dile anlatılan bir destan olacağını biliyor muydu? Bu soruları sormuştur muhtemelen. Ama cevaplarını bizlere bıraktı. O tünelde gömülenin beden mi hakikat mi olduğunu bizim yürüyüşümüz belirleyecek.
Yoldaşlığı sınırları aşan bir boyuta taşıdı
Kelimelerimi seçerken benzetme yapmamaya, abartılı ifadeler kullanmamaya her zamankinden daha fazla özen göstereceğim. Zira bazen anlatı hakikati açığa çıkarmaya değil aksine örtülemeye neden oluyor. Azê hevalin yaşadıklarını dinlediğinizde hakikatin ne kadar keskin, net ve öğretici olduğunu anlıyorsunuz zaten. O’nun sözleri, kaygıları, hesapları, kırgınlıkları ve öfkeyi yerle bir edecek kadar şefkatli olduğunu. Yoldaşlığı yaşamla ölümün arasındaki sınırları aşan bir boyuta taşıdığını. Savaşmayıp çığırtkanlığını yapanları, sessiz ve sitemsiz bir gülüşle yanıtladığını. Tüm hesapları, kaygıları, korkuları ve ikilemleri arındıran bir su gibi aktığını. Küçücük bedeninde saklı bu insan üstü cesaretinin kaynağının yoldaşlarına, kavgasına olan inancı olduğunu. Adını ağzına alanları besmele çeker gibi, kutsal bir mabede girer gibi ürperten şeyin gençliğinden, bedeninden taşan sade, net ve cesur katılım olduğunu öğretiyor.
İşte bu yüzden tam sırası
Azê her an kendini hatırlatıyor ve yüzleşmeye çağırıyor. Bize bu zulmü reva görenler, bu acıları yaşatanlar, bizi en kıymetlimizden ayıranlar, anaların gözünden sakındığı evlatlarını katletmekle övünen barbarlar, ihanet edip kolumuzu kanadımızı kıranlar, kapısını çaldığımızda açmayanlarla nasıl hesaplaşacağımızı anlatıyor. Ertelemeden, ötelemeden… Anın gerektirdiği ne ise onu yaparak, geçmişi sırtına yük etmeden ders çıkararak, özü geleceğe taşıyarak. Emekse emek, direnmekse direnmek, yaratmaksa yaratmak, susmaksa susmak…
Hatırlamak ve hatırlatmak
Unutmadan unutturmadan. Kürdü yok oluşun eşiğinden başı dik, alnı yıldızlara değen onurlu bir halk olmaya götüren bu kavgaya baş koymuş herkesi yeni nesillere anlatarak. Öyle çocuklara anlatılan türden cicili bicili masallardaki gibi değil. Yalın, çıplak, amansız gerçek hikayeler biriktirerek. Yeni senaryoda kendisine rol biçmeye, pastadan pay kapmaya çalışan herkese baş aktörlerin ezel-ebet şehitlerimiz olduğunu hatırlatarak. Anne babalara doğan çocukların kulağına onların ismini fısıldarken, asaletlerini de ruhlarına üfleyerek.
Bu kavgadan bizim payımıza düşecek olan budur: Aldığımız her nefesi Aze ve O’na benzeyen genç ömürlerin susuzluğuna, yorgunluğuna, açlığına ve soluksuzluğuna borçlu olduğunu bilmek. Bizim payımıza düşen anlatmak, çalışmak ve her ne pahasına olursa olsun o muhteşem sona hazırlanmaktır.
Bizim payımıza düşen hatırlamak ve hatırlatmaktır. Anıları ve yaşanmışlıkları keskin bir kılıç, bir tas su, kızıl bir gül yapabilmektir. Yaptığımız iş, bulunduğumuz mevki, elde edeceğimiz konum fanidir. Şairin dediği ol hakikat kanidir.
Bugünlerden geriye
Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar için
Direnenler kalır
