‘Kadının yüzyılını yaşıyoruz’

yazan Ekin EGE

İspanyol sömürgeciliğinin 1500’lerden itibaren Amerika kıtasına ayak basıp koloniler oluşturmaya başlaması karşısında en büyük direnişi veren halklar arasındaydı Mayalar. Güney Meksika, Honduras, Guatemala, El Salvador gibi coğrafyalarda yaşayan Mayalar’ın asıl meskeni ise Chiapas eyaleti. Zapatista mücadelesinin başlayacağı yer olan Chiapaslı halklar, beş yüz yıldır sömürgeciliğe karşı amansız bir mücadelenin sahibi aynı zamanda.

Toprak, ağaç, insan, hava, sevgi gibi kavram ve varlıkları aynı evrensel ruhun bir unsuru olarak gören, birine yapılan kötülüğü, evrene yapılmış bir art niyet girişimi olarak algılayan bir felsefeye sahip olacak kadar bilgeler. 

Dıştan gelen kötülüğe yüzyıllar boyu direnen Mayalar, geçtiğimiz yüzyılda sömürgecilik mirasını devralan Meksika devletine karşı da başı dik durdu. 20. Yüzyılın ilk halk devrimi olarak tarihe geçen Zapata köylü devrimine de gebelik yaptı.

Emiliano Zapata liderliğinde başlayan yerli halkın direnişi, 1911 Mayıs’ında Porfirio Diaz diktatörlüğünü yıktı. Bu ilk direniş, “köylülerin kendi topraklarında öz yönetim hakkına sahip olması”nı savunan, toprak ve özgürlüğün ancak bir arada var olabileceğine inanan EZLN’ye ilham kaynağı olacaktı.

Bütün dünyayı etkileyen 1968 yılı, Meksika açısından da kritik bir eşikti. Bu etkilenme ile harekete geçen bir grup solcu öğrenci, 6 Ağustos 1969’da Meksika’nın ilk kent gerillası örgütü olan FLN-Ulusal Kurtuluş Kuvvetleri’ni kuracaktı.

Lacandon Ormanı’ndan yükselen umut

1983’te FLN’nin mücadele mirasını devralan Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu-EZLN, on yıllık bir hazırlık sürecinden sonra 1994’te Silahlı Mücadeleye başladı. 1 Ocak 1994’te tarihe Chiapas Ayaklanması olarak geçen, Meksika’nın Güney’inde, NAFTA’ya karşı Subcomandante Marcos öncülüğünde yaklaşık üç bin gerilla Chiapas’taki Lacandôn Ormanı’ndan çıkarak San Kristôbal de Las Casas şehrini ele geçirdi.

Dünyada büyük yankı bulan bu haber, kapitalizmin ‘nihayi zaferi’, ‘sol’un sonu tezini çürüterek sosyalist hareketlere ilham kaynağı oldu.

Kendilerini Zapata’nın ideolojik mirasçıları ve sömürgeciliğe karşı beş yüz yıldır süren direnişin varisleri olarak gören Zapatalar, ezilen halkların toplumsal mücadelelerine kendi yerelliklerinden doğru katıldılar.

“Toprak halkındır” perspektifi ile mücadele eden Zapatalar’ın en ünlü sloganları ise “Ya Basta!”, “Adalet” ve “Demokrasi”dir.

Mücadele ve direniş ile yoğrulmuş Zapatistalar’ın bu ‘ateşli’ serüvenini bu sürece yakından şahitlik etmiş ve bu mücadelenin birer parçası olan Meksika Yerli Halklar Hareketi’nden Sylvia Marcos ile konuştuk. Zapatistaların örgütlenme esasları, Zapatistalı kadınların yıllara varan mücadele deneyimleri ve Kürt Özgürlük Hareketi algısını sorduğumuz Marcos önemli belirlemelerde bulundu. 

Yakından bilen bir isim olarak bize biraz Zapatistaların örgütlenme şemasından, esaslarından bahsedebilir misiniz?

Zapatistalar’ın yatay bir yapıları var. Kolektifler ve meclisler tarzında örgütleniyorlar. Her şey komünal, kararlar meclislerde alınıyor. Yani çok farklı bir güç yapısı var. Kadın ve erkeklerden oluşan kolektifler var. Piramitsel güç yapısına sahip değiller yani.

Zapatista anlayışına göre, herhangi bir halk, etnik kimlik, dini grup veya sınıfın ezen iktidara karşı verdiği mücadele ancak özgürlüğün ön koşulu olan bağımsızlığı garantileyebilir, ancak benzer iktidar yapılarının kendi içlerinde de oluşmasını önleyecek davranış etiği ve yeni bir siyaset yapma biçimi geliştirilmeden kendi kaderini tayin etme hakkı elde edilemez.

Zapatistalı kadınlar ise; her türlü feminizme açılmanın, dünya kadın mücadeleleri ile buluşmanın yolunun, erkeklerin olmadığı alanların yaratılmasından geçtiğinin bilincinde. Geçtiğimiz 8 Mart’ta bir buluşma düzenlendi. 2000’i Zapatista kadınları olmak üzere, dünyanın birçok yerinden gelen katılımcılarla beraber 9000 kadın buluştu. Erkeklerin bu buluşmada yer almasına izin verilmedi. İlk kez Zapatismo’nun erkekler olmadan bir kadın buluşması düzenlediğini gördüm. Bu çok anlamlı ve ileri bir adımdı.

Peki size Zapatista Hareketi içersindeki kadınların konumunu soracak olursak…?

Kadınların konumunu da bu yatay örgütlenme içersinde görmeliyiz. Esas alınan otonomi zaten kadın ve erkeğin eşitliğini öngörüyor. Kadınlar da erkekler kadar her türlü güç ve karar konumunda yer alabilir. Dışarıdan bakarak onları anlamak çok zor. Birçok yanlış anlaşılma mevcut. ‘Subcomandante Marcos hareketin lideri’, ‘en tepedeki isim’ gibi yakıştırmalar var. Bu gibi tanımlamalar hareketin dışında olanların güç ve yetkiyi nasıl algıladığı ile alakalı. Oysa yetki kolektifin elinde. Kolektif meclis son yetkiye sahip. Bu yapı da zaten kadın ve erkeklerden oluşmakta. Bu nedenle ‘şu kişi başkan, ötekisi yardımcısı’ gibi tanımlamalardan bahsedemeyiz. Bu tür bir yatay örgütlenmeye ulaşmak kolay olmadı elbet. Yıllar içersinde düşünceleri damıta damıta ve dönüştürerek oldu.

‘Kadınlar Geleceği Örüyor’ Konferansı’ndaki sunumunuzda ‘Zapatista Hareketi ile Kürt Hareketinin politik düşünce ve kadın haklarına bağlılığı bakımından kardeş örgütler’ olduğunu ifade etmiştiniz. Bu benzerlikleri biraz açabilir misiniz? 

Evet benzerlikler var, çünkü her ikisi de gücü radikal ve kolektif bir şekilde değiştirmek ve dönüştürmek istiyorlar. Zapatistalar spesifik bir otonomi biçimini yaratıyorlar. Bu kitaplarda yazılı bir tür değil. Yani böylesi bir projeyi kendileri yaratıyorlar ve ihtiyaca göre sürekli bir değişim içersindeler. Bunun farkında olmak önemli. Ama belirli ortak temel noktalar, yol gösterici prensipler var.

Kürtler, Kürt kurumları, Zapatistalar politik anlamda sahneye çıktıklarından beri hep bağlantı içinde oldu. Yıllara dayanan derin bir bağ var. Özellikle de Öcalan ve Kürt Hareketi tarafından Kürt sorununun barışçıl ve siyasi çözümüne ilişkin talep ve somut girişimlerin gündeme gelmesi, yine dünya ezilen halklarının mücadele deneyimlerini paylaşma ihtiyacı akabinde bu karşılıklı ilişki ve dayanışma daha da güçlendi. Zapatistalar ile kalan orada yaşayıp onların deneyimlerini yerinde görüp bazı fikirleri buraya taşıdılar. Böylelikle her iki hareketin deneyimlerinin ortaklaştırılması konusunda bir nevi köprü oldular. Böylesi uzun evreye dayanan karşılıklı bir ilişkiden bahsetmek mümkün. Diğer önemli ortak bir nokta ise, her ikisinin de yeni bir yöntem geliştiriyor olması.

Bunu yerli halklar olmanın getirdiği bir ‘kader ortaklığı’ olarak tanımlayabilir miyiz?

Evet öyle. Zapatistalar’ın ortaya çıkış yeri Chiapas. Başından beri yerli halklar kendilerine dair kararları kendi fikirleri ve ihtiyaçları doğrultusunda kendileri alıyordu. Fakat Meksika devletinin, devlet kurumlarının yoğun baskısı, bu yerelden örgütlenme için sürekli bir tehdit unsuru oldu. Kürtler açısından da bu durum geçerli. Zapatistalar’ın mücadele tarzında bir alanı alıp orada otonomi ilan etme yaklaşımı vardı. Bu otonom alanları ziyaret eden birçok Kürt dostumuz da oldu. Kürtler Zapatistalar’dan, Zapatistalar Kürtler’den öğrendi, öğrenmeye devam ediyorlar. Bu yeni yolu beraber açıyorlar.

Kadın konusuna dönecek olursak; tahakkümcü ve sömürücü sisteme karşı dünya kadınlarının cevabı, duruşu nasıl olmalı sizce?

Kürt ve Zapatistalı kadınlar aslında bu mücadeleye öncülük ediyor. Yeni bir yol aldıklarını görebiliyorum. Kapitalist sistemden, onun güç yapısından kopmaya çalışan birçok kadın grubu var ve hepsi de farklı mücadele yöntemine sahip. Bu deneyimlerin karşılıklı paylaşımı önemli.

Ben neredeyse 40 yıldır, yani ’70’lerden bu yana feminist hareket içersindeyim. Kadın özgürlük mücadelesi deneyimi, bir patlama sonrası her yöne dağılan parçacıklar gibi. Son zamanlarda Zapatist ve Kürt kadınları tarafından bu deneyimleri bir araya getirme çabasının güçlendiğini görebiliyor ve hissediyorum.

Meksika’lı bir feminist olarak bütün farklı kadın kolektiflerinin, hareketlerin içinde hareket ederek çoğulcu bir sese sahip olmayı önemli görüyorum. Çoğulculuk ve farklılıktan korkmamak gerek. Birbirimizin aynısı olmadan da beraber olabiliriz. Aynılık değil beraberlik önemli. Bence temel problem bu.

8 Mart’ta Chiapas’ta çırılçıplak gezen kadınlar vardı. Bunu yapabiliyorlardı çünkü etrafta erkekler yoktu, olsaydı kadınlar güvende hissetmezlerdi. Bazılarımız için etrafta çıplak gezen kadınlar görmek garipti. Ama bu da farklı bir duruş ve mesaj içeriyordu. Her şeyi birbiri içinde eriterek birleştirme değil, birbiriyle bağlantılı olmak önemli. Bu benim feminist teorim.

Deneyimlerin paylaşılması kadar, kapitalist ‘modern dünya’da herkesin özgün koşullarına göre farklı stratejiler, yöntemler geliştirmesi de önemli değil mi?

Zapatista bilgeliğinden gelen bir söz var; “Kendi alanlarınızda en iyi nasıl yapılacağını düşünüyorsanız öyle yapın, bizim yöntemlerimizi olduğu gibi almayın.”  Yani onlarınki gibi bir alana ve koşullara sahip değilseniz aynısını kopyalayarak uygulamak zaten mümkün değil. Ulusal Yerli Halklar Meclisi şöyle diyor; kendi yerlerinize dönüp bir kolektif nasıl yaratacağınıza bakın. Aynısı olmayacaktır.

Öte yandan birçok yerde, kürtaj yasalarında görüldüğü gibi, kapitalizmin kadın bedeni üzerinden bir saldırıya geçtiğini görüyoruz…

Tamamen katılıyorum. Her zamanki gibi kadın bedeni üzerinden saldırılıyor. Bu patriyarkanın her zamanki stratejisi, klasik yöntemi. Ama ben yine de iyimser bir bakışa sahibim. 1972’de bir feminist olarak bu mücadeleye başladığımda 3-4 kişiydik, şimdi ise durum çok farklı. Sesimizi boğmalarının imkanı yok artık. Ama kendi aramızdaki ilişkiyi acilen güçlendirmemiz gerek. Bunu, kimseyi atlamadan, kimsenin duruşunu, yöntemini ötelemeden, yadırgamadan yapmalıyız. Kadın hakları için mücadele ediyorsak çok fazla sabıra, anlayışa ve desteğe ihtiyacımız var. Çünkü tüm çeşitliliği ile bir kadın kolektifi olarak hareket etmenin tek yolu bu.

Dünyada yükselen sağ/neo-liberal politikalar -ki en çok kadınları etkilemekte- karşısında kadınlar nasıl pozisyon alacak?

Bu politikalar eskisi gibi etki gücüne sahip değil. Kadının yüzyılını yaşıyoruz. Bu yüzyıl kadın yüzyılı ve kadın örgütlenmesi her yerde. Mücadeleye başladığım ’70’li yıllardan beri olan değişiklikleri görüyoruz. Belki halen biraz dağınık ve kopuk ama artarak büyüyor. Bu ümit verici nokta üzerinden ilerlemeliyiz. Çoğulculuğu canlı tutacak bir modelimiz olmalı.