Hırsızlanan bilgi ve bilimi tersten okumak…

- Site varsayılanı
198 görüntüleme

Bilimcilik bir erkek milliyetçiliğidir. Eril zihniyet her varlığa düalistik bir yöntemi çarpık ele alarak yüceltme, alt etme mantığıyla yaklaşmıştır. Kendini yücelterek ‘kendi dışındaki tüm bilmeleri hiçe sayma’ yaklaşımıyla milliyetçilik yapmıştır. Bizlerin bu eril vurguya cevabı, onu tersten okumak ve toplumsal bilim yapılanmalarını geliştirmektir.

 

Kevser Akçelik/Gulan Kılıçoğlu

Siirt E Tipi Cezaevi 

 

Epistemolojiyi bilgi ve bilim dünyasında farklı bir bakış açısıyla eleştirel ele almak, mevcut 21. yüzyılın “bilimcilik” krizine de bir cevap ve analiz niteliğinde olacaktır. Bu anlamda epistemoloji-bilim ve her ikisinin kadın ile ilişkisini ele alıp verili olanı çözümleme ve alternatif gücünü oluşturma önemli olacaktır.

Epistemoloji, Yunanca ‘Episteme’ (bilgi) ve ‘Logos’tan (bilim) türeyerek “bilgi bilimi“ anlamında kullanılır. Her ne kadar Antik Yunan’da kavramsallaşmışsa da, öz itibariyle ontolojik bir olgu olgudur ve binlerce yıl öncesine dayanır. Genel anlamda epistemoloji bilimin güvenirliğini, bağdaşımcılığını, temelciliğini haklılandırmak amacıyla kullanılır. Yani canlılığımızı hissettiğimiz andan itibaren gelişen bütün ontolojik durumların hangi temeller üzerine nasıl oturtulduğuna vurgu yapıp ve bunu evrensel sorgulanabilir yasalara dönüştürür. Bilgide mutlakiyetin olmaması, arayışın sürekliliğinin sağlanmasını amaçlar.

Arayışın sürekliliği için ‘merak’ın oluşması gerekir ki, merak şüpheyi tetikler. Sonucunda şüphecilik bilgiye ulaşma metodu olarak karşımıza çıkar. Şüphe, sorgulama ve bilgiye ulaşmak için önemlidir. Fakat ‘bilgi’ bulunan bir ‘şey’ olmaktan ziyade akışkan bir olgudur. Bu nedenle “%100 doğru bilgi” söylemiyle şüpheyi terk etmek eksik bir metod olarak karşımıza çıkar.

Bilgi neye hizmet etti, neye dönüştü?

Genel anlamda epistemolojiye ulaşmada deneyleme, şüphe duyma, nedensellik, izlenimcilik, analitik yargılar, sentetik yargılar vb. birçok metod kullanılır. Tüm bunların faydacılık temelinde neye hizmet ettiğine ve nasıl kullanıldığına baktığımızda karşımıza binlerce yıldır oluşan devletli uygarlıkların bilgi yapıları çıkar. Yani bir yandan toplum faydasına hizmet eden bilgi anlayışı varken, bir yandan da devlet faydacılığına hizmet eden bilgi yapıları vardır.

Devletli uygarlık öncesinde bilim ve bilginin tek amacı vardır: Toplumun var oluşunu sürdürmek ve beslemek. Fakat gittikçe değişen devletli uygarlık güçlerinin saldırılarıyla bilgi ve bilim amacının tersine düşerek toplumu parçalar. Bu durumu, uzun ve çetin bir mücadele sonucunda kadına ve onun toplumsal bilimsel yapılanmasına farklı noktalardan saldırı olarak da yorumlayabiliriz.

Ataerkil sistem hiyerarşik bilgi yapılarına dayanır. Bu süreci, kadının bilgi yapılanmasına ve toplumsallığına karşı gelişen güçlü adam+yaşlı ata+şaman işbirliği olarak yorumlayabiliriz. Tamamen bilgi hırsızlanması söz konusudur. Tarihsel hata olarak ‘zorla ve kanla ele geçirme’ bir bilme yöntemi halini alır. Bu durumun fiziki güç ile deneyim bilgisinin, kandırma ve yanıltma metodu olarak ataerkilliğe dayalı bilgi yapılanması oluşturduğunu belirtebiliriz. İnanna-Enki mücadelesinde bu durumu görmek mümkündür. 104 Me, kadınların temel toplum yasaları olduğu kadar bilgi yasalarıdır da. Bu nedenle Enkidu’nun 104 Me’yi çalması aynı zamanda zora dayalı bilgi iktidarının oluşumunun ilk adımlarını da göstermektedir. Tam da bu noktadan mitolojiye dayalı bilgi metodu geliştirilerek, kadın ve erkek rolleri ön plana çıkarılır. Analitik-duygusal zekanın parçalı ele alınması, düalist metodun cinslere indirgenmesi sonucu çarpık bir bilgilenme anlayışı oluşur.

Bilginin iktidarlaşması

Dönemin değişimi ve uygarlıkların gelişimiyle beraber toplumsallığa ayrışması çok net bir şekilde açığa çıkar. Bilme metodunda mitolojinin yerini din, felsefe, bilim alarak devlet faydacılığına hizmet etme boyutu daha fazla derinleşir. Doğayla uyumlu, özgürlükçü, eşitlikçi, animistik bilgi yapısı karşısına bir sınıf dini, eşitliksizlik ve kölelik dini olarak pozitivist bilgilenme çıkar.

Yani giderek kapitalist sisteme giden bilgi yapılanması metalaştırarak, temel iktidar araçlarına dönüştürülür. Metalaştırılan bilgi mülkleştirilerek belirli bir sınıfın tekeli haline getirilir. Bilginin tekel haline geldiği kurumlaşmaların en sistematik olanı kiliselerdir. Kilise kendine meşruluk dayanağı oluşturabilmek için bilgiyi kullanır. Böylece bilgi entelektüel sermaye haline getirilerek iktidar olmanın aracı kılınır. Kapitalizmin doğuş koşullarını da oluşturup tarihsel bazda bir paralellik ararsak kapitalizmin bilimi sahiplenmesi ile Enki’nin İnanna’nın ‘104 Me’sini sahiplenmesini birbirine benzetebiliriz.

Tekelleşen bilgi ve toplum kırımı

Rönesans sürecinin dogmalara karşı çıkan aydınlanmacı boyutu olsa da, dinin yerini yeni bir put olarak ‘pozitivizm’ almıştır. Dinler ‘boş hurafeler” olarak ele alınmıştır. Ayrıca felsefenin de hedef alınması bilimin alt-yapısına, etik boyutuna ve derinliğine köklü bir darbe olmuştur. Böylelikle bilimcilik temel yasa halini almıştır.

‘Bilimcilik’, bilimi bilgi elde etmenin tek yolu ya da yöntemi olarak gören anlayıştır. Yani ‘bilimcilik’ her şeyin merkezine konulmuş, mitolojinin ve pozitivist akımın tek metodu haline gelmiştir. Bu nedenle bilimcilik ister metafizik, ister metodolojik olsun, her anlamda bilimi ön plana çıkararak felsefeyi, dini tasfiye etmeyi amaçlar. Pozitivizm ‘görmüyorsan yoktur’ noktasında bilmeyi salt duyulara indirgeyen yöntemi esas alır. Bilimsel metoda dayalı bilgi yapısı Bacon ile başlayan Descartes, Newton ve Comte ile devam eden bir sürece neden olur. Mekanikleştiği boyutta salt deneyleme metoduyla özne-nesne ayrımını yarattığı ve pozitivizm ile determinizmi kullanarak analitik akla dayandığını belirtebiliriz. Bu nedenle Nietzsche pozitivizmin tanımını yaparak pozitivist metafizikçileri ‘kapitalizmin hadım edilmiş cüceleri olarak’ belirtirken, çok isabetli bir tespitte bulunur. Bilginin evrensel akıştan koparıldığını Bacon’un şu sözünden de anlayabiliriz: “Bilgi insanın doğaya egemen olmasını sağlayan güçtür.” Yani bilim adına doğaya her türlü şeyi yapma hakkını kendinde görür. Halbuki bir dönem doğa ile insan iç içeyken sonrasında doğayı kendi tahakkümüne alma gelişir, iktidar odağı özne haline getirilir. Doğa nesneleştirilir. Bilim giderek kendinden önceki tüm gelişim biçimlerini yok sayar, nesnel-olguya dayalı bilgi yapılanmasıyla analitik akıl ön plana çıkar. Olay ve olgular özünden çıkarılarak ‘toplum kırımcılığının’ meşrulaştırılmasının ilk adımları atılmış olur. Bilgi-rant alanları çoğalır, kişilikler parçalanır, bilimsel bütünselliğin sağlanmasının da önü alınır. İnsanlar için duygulu, akıllı, zeki, aptal, kadın=nesne, erkek=özne gibi birçok sınıflandırmalar yapılır. Mesela bir atom mühendisini ele alalım. Laboratuvarında birçok önemli sonuca ulaşmış olabilir; ama etik ve toplumsallıktan kopuksa, yaratımının ‘nasıl’ını bilmesine rağmen ‘niye’sine cevap veremez ve niye’sine cevap verilemeyen bir bilim anlayışı en büyük toplumkırım silahlarını yaratabilir. Bu durumda bilginin ahlaktan koparıldığı kadar politikadan da koparıldığını belirtebiliriz. Yani kapitalist güçler her şeyden önce epistemolojik bazda, ampirik metod ile tüm bilimlerin temelinde pozitivizmi özne-nesne ayırımına dayalı bilgi metodunu geliştirir.

Kadınların bilgisine ihtiyaç var

Özcesi; ahlaki değerler yok sayılmaya başlanır,  olay ve olguların öz ile bağlantısı koparılarak, meta-fetişizmi yapılır ve pozitivizm inşa edilir. Metafizik karşılığıyla kaba materyalist kavram ve felsefe geliştirilir.

Tüm bu olguların Avrupa-merkezli bilim(loji) disiplinlerini oluşturduğunu ve kapitalist tekelce meşrulaştırıldığını, 1880’lere kadar bilimsel çalışmalarda dallaşmaların hala gelişmediğini belirtmek mümkün. Toplumun atomize olması da böylece geliştirilir. Yani bilimcilik metodu adım adım ilerlerken, dört temel ideolojik unsur esas alınır:

Milliyetçilik

Pozitivist bilimcilik

Dincilik

Toplumsal cinsiyetçilik

Toplumsal cinsiyet konusunda ilk nesneleştirilmeye çalışılan ‘kadın’ olduğu için erkeğin kendi cinsini yüceltmesiyle karşı cinsi küçük, aşağı görmesi sonucu geleneksel bilgi yapılanmaları oluşmuştur. Bu durumda erkek milliyetçiliği ile bilimciliğin özünde aynı olduğunu belirtebiliriz. Erkek milliyetçiliği, kendi biyolojik üstünlüğünü, iktidar erki ile de ispatlamaya çalışırken, özünde kurguladığı ‘devletin faydacılığı’dır. Bu durumda devletin faydasına olan bilgi, doğal olarak toplumu sınıfsal ele alır.

Bu nedenle alternatif bilim, duygusal ve analitik zekanın dengesini toplumsal düzeyde oluşturan kadınla mümkün olabilir ancak. Çünkü kadın metodunu salt tümevarımsal ya da salt tümdengelimsel bir şekilde geliştirmez. Eril zihniyetin aksine bilgiyi hırsızlama olmadığı için daha kolektif bilgilenmeyi esas alır. Çünkü kadın varlık bilimini toplumsal doğasından koparıp mekanikleştirmez. Varlığı doğasından kopartmak, varlığın genetiğiyle oynamaktır. Bu nedenle kadının bilgiye ve bilime ontolojik bakışı önemlidir. Kadın hiçbir bilmeyi yüceltme temelinde ele almadığından tüm renklerin bir arada yaşamasını da mümkün kılar.

Özcesi bilimcilik bir erkek milliyetçiliğidir. Eril zihniyet her varlığa düalistik bir yöntemi çarpık ele alarak yüceltme, alt etme mantığıyla yaklaşmıştır. Kendini yücelterek ‘kendi dışındaki tüm bilmeleri hiçe sayma’ yaklaşımıyla milliyetçilik yapmıştır. Bizlerin bu eril vurguya cevabı, onu tersten okumak ve toplumsal bilim yapılanmalarını geliştirmektir.