Altı kardelen’in hikayesi

- Eylem XELIKAN
82 görüntüleme

Karlar, kar taneleri toprağın üzerine bir yorgan gibi seriyor kendini. Yavaştan yavaşa her şeyin üzerini kapatıyor. Dere suları, koca kayalar karların altına iyiden iyiye gizlenmişler. Önceden neyin nerede olduğunu bilenler için arazi hakimiyeti zor değil. Doğadaki tüm canlılar da bizim gibi kara kışa ve beyaz fırtınanın hırçınlığına karşı direniyor.

Karları delip yaşamını sürdürmek, zemheriye inat ben de varım demektir. Büyük çığlar, hırçın sular, hortum bulutları ve daha nice doğa felaketleri… Tüm bunlara tanık olmak tanık olanla yaşamayı bilmektir gerillacılık. Dağdan dağa aşağıya doğru kayan büyük kar kütlelerinin alttaki karı tutmaması ve ezip geçmesi sonucu oluşan çığlar. Küçükken dedem “yüksek sesle bağırmayın üzerimize çığ gelir. Altında kalırız ve hiçbir şey  yapamayız, ses çıkarmayın.” diye uyarırdı bizi.

20 Şubat 2003’te dedemin bu sözleri beynimde yankılandı. Ve her Şubat’ta yeniden gözümün önünde canlanır. Acaba bağırtılarımız mı, yoksa Şubat’ın laneti mi başımıza böyle bir acıyı getirmişti? Kara ve lanetlidir Şubat. Kürtler’in zamanında Şubat, hep yaralayan bir takvim.

Her şeyi tuzla buz eden bir çığ

20 Şubat’ta İran tarafından büyük kütleli bir çığ kampımızın üzerine ölüm çığlığı gibi çöktü. Hacmi kadar kendi sesi gibi bir acı yaratacağını hissetmemek elde değildi. Her yeri ve her şeyi tuzla buz eden bir çığ. Aylarca, yıllarca tanınmıyor yaşadığımız mekanlar. Sanki ayrı bir diyara göç etmiş ve şaşkınlık yaşayan, yabancılık çeken insan halleriydi duygularımız. Sabahlara kadar yoldaşlarını karın kalın örtüsünün altından çıkarmak için soluk soluğa, kürek tutmayan ellere aldırış etmeden, alnından dökülen terleri sineye çekerek çığın en derinine varana dek kar attılar. Şafakla birlikte buz kesildi yer ve gök, taş kesildi yürekler, lal oldu adeta diller. Çığdan geriye altı kardelenin hikayesi kaldı tarihe ve bizlere. Kimdi bu kardelenler? Nasıl yaşadılar, hayalleri ve umutları neydi, gülüşleri nasıldı, öfkeleri,   amaçları, korkuları ve nice karı delen kadınların serüvenleri neydi…?

Sonsuzluğa uzanan dağ hikayeleri

Her insanın yaşadığı toprak parçasında bir hikayesi vardır. Öyle hikayeler vardır ki asla unutulmazlar. Kimi hikayeleri anlatmaya ne dil, ne kalem, ne de edebiyat yetmez. Zamansız bir çağda yaşanan hikayeler nasıl yazılmalı. Sonsuzluğa uzanan dağ hikayeleri Kürdistan hikayeleridir. Her bir kadın gerillanın hikayesi belki de tüm Kürt kadınlarının hikayesidir. Bazı hikayeler vardır ki kadının ruhundaki güzellikleri taşır, aşk ve sevgi dolu…. Yalanlarla, hilelerle dolu bir dünyada kendi yolunu ve zamanını arayan kahramanlık hikayeleri… Bizler bu kahramanlık hikayeleriyle onurlanır ve sımsıkı sarılırız yaşama.

Van’ın Gürpınar ilçesinden Kürdistan dağlarına uzanan melek saflığındaki bir emek abidesi olan Bengi’nin hikayesi, bizlere çok şey anlatır ve öğretir mesela. Aradan geçen yılların ardından bu hikayeye uzanmak ve kaleme almak zor olduğu kadar bir borç olarak hissettim.

Semiramis’in tohumları

Eski ismi Tuşba olan Van’ın kurucusunun eski Asur kraliçesi Semiramis olduğu rivayet edilir. Semiramis hakkında pek çok efsane ve anlatım vardır. Ama tüm bu anlatıların ortaklaştığı noktalar; onun ana tanrıça inancı dönemindeki güçlü, savaşçı, güzel, kendine güvenen, toplumsal yönü ön planda bir kimlik olduğudur. Ülkesinin güzelliği için savaşan, olumlu otoriter kadın yöneticiliğinin özelliklerini yaşayan, kendi toplumu tarafından tanrıçalaştırılan ve sevilen bir kadın kimliği olduğudur. Yıkılan ama anıları hala çok taze olan tanrıçaların torunu olduğu kesin! Soyuna dair yapılan göndermeler, yine ölümlü bir insan gibi ölmeyip tanrıçanın kutsal kuşu güvercine dönüşerek gökyüzüne yükselmesi, halkın onu böyle efsaneleştirmesi bu gerçeği doğrular.

O toprakların ve kültürün çocuğu olan Bengi arkadaşı 2000  yılında gördüm. YNK  ile savaşta direngen ve öncü duruşuyla etrafındaki herkeste iz bırakıyor, örnek oluyordu. Semiramis’in Tuşba’ya attığı tohumlar asırlar sonrasında Bengi yoldaş şahsında anlama kavuşuyor, hikayeleşiyordu. Bengi demek ilkeli duruş demekti. İnsanlar konuşunca, paylaşınca daha iyi tanınırlar denilir, ama Bengi hiç konuşmadan, kalabalık yapmadan da sadeliğiyle büyük saygı ve sevgi uyandırırdı.

Kardelenlerin en şeffafı

Amaçsız yaşanabilir mi? Doğadaki, evrendeki her zerrenin bir amacı, bir anlam arayışı vardır. Anlam arayışıdır zaten amacın peşinden koşturan. Gayelerine ulaşmak için canı pahasına her şeyi göze almak erdemli ve fedai kişiliklere özgü hususlardır. Özgürlük hareketine katılmak ayrı bir şey ama her gün niçin katıldığının bilinci ve farkındalığıyla katılmak amaçtan kopuk değildir. Dirok da bu farkındalık ile yaşama pürüzsüz bakanlardandı. Masum, abartısız, bembeyaz bir kardelendi.

15 Şubat sonrası Onun için zaman kabusa dönüşmüştü. Mutlaka bir şeyler yapmalıydı. Artık en büyük amacı Şubat’ın lanetine meydan okumaktı. Tüm yoğunlaşma, arayış ve önerileri buna dönüktü.  İnandığı gibi yaşayan, öğrendiklerini pratikleştirmek için üstün bir çaba harcayanlardandı. Kürt tarihinde kahramanlaşan kadınların izinde yürümekti bütün amacı. ‘Neden ben de çağdaş Rindêxan olmayayım? Rindêxan’ı anlat bana’ dedi.  Hemen koyuldum anlatmaya tüm bildiklerimi:

Rindexan, güzeller güzeliydi. Kavminin bütün kadınları ve erkekleri gibiydi. Evet demeyi bilir, gerektiğinde hayır demekten korkmazdı. Öyle insanları tanır mısınız? İradenin başka bir tanımı vardır onlarda. Kor ateşin içinden geçerler ve bunu yaparken sadece ‘yaparlar.’ Suçlu, tanık aramazlar. Ve tam da bu sayede çalınan yaşamlarını, sonsuza kadar kendilerinin kılarlar. Ve şöyle seslenir Rindêxan tarihin kuytuluklarından bize:

“Adım Rindêxan. Yakalandım. Bedenim ve ruhum kadar sevdiğim toprakları zulmün eline bırakamazdım. Özgürlük benim için her şey demekti. Hâlâ da öyle. Yaşamıma son kez baktığım yer, topraklarımı gördüğüm son yer oldu. Kısacık, çok kısacık ama; köprüden çocukluğuma, dilime, geçmişime baktım. Az ötemde bekleyen askerler, onlar da şaşkınlıkla bakıyorlardı bana, çocukluğuma, dilime, geçmişime. Belki onlar da kendilerininkilere bakıyorlardı o sırada. Hepimiz aynı yaşlardaydık. Ölüm için ağır sözlerin hemen havaya karışacağı bir yaşta. Nehre karışan bedenimi geleceğin türkülerine bırakırken çocukluğumun melekleri düştü aklıma. Mırıldandım: Yazgı, iradeyle değişebilir mi? Evet. Bazen. İnsan isterse. Ona inandım, onun için yaşadım ve onun için göçtüm.”

Anlamın ateşinde erimek

Kardelen; beyaz, zarif ve incecik bedenine rağmen adeta öfkeyle geçer beyaz örtüyü.O büyük aşkın sıcaklığına kavuşmak,   buluşmak içindir tüm mücadele… Zaten bunun için değil midir çetin mücadeleler, başkaldırılar…

Kardelenin inadı ve gayesi karı delip güneşle buluşmak içindir. Sarya da kardelenler misali Sovyet Rusya’sının soğuk eisberg’lerini aşa aşa topraklarına kavuşma aşkıyla yola çıktı. Sosyalizmden sonra geriye kalan tuzla buz olmuş mekanlar, donmuş akıllar, karşıtına benzeşen satın alınmış ruhlar,  rüzgarın esintisine göre yön değiştiren duygular… Sarya sosyalizmin bu olmadığını çoktan anlamıştı ve yönünü gerçek sosyalist felsefenin yaşandığı mekanlara verdi. O gerçek sosyalizmi arıyordu. İnsanca yaşamı, kadınca yaşamı bulmak için gelmişti dağlara. Önderlik felsefesine tutundu, kendisine   ait olanı  sadece bu felsefenin içinde buldu. Her gün ruhunu beynini yıkadı, arınmak ve güzelleşmek için.

Öze dönüş çabasıydı Sarya’nın yaşam hikayesi. Başkalaşıma uğramış Rusya’nın çirkinliklerine direnmek, kendini korumak içsel bir öze, güvene ve güzelliğe işaret ediyordu. Sistemin kendi üzerindeki etkilerini aşmak için büyük bir savaşım içersindeydi kendisiyle. Sanki bir yere yetişmek ister gibi hep bir telaş halinde oradan oraya koşuştururdu.

Yaşadığı içsel fırtınaları “Önderliği ifade etmek zordur ama bunun için zihniyet ve vicdan devrimi geliştirmeliyim. Önderlik sınıflı toplumun gelişmesiyle insanlık tarafından beklenen Mesih’tir ve ütopyadır. Bu ütopya gerçekleşmiştir. Önderlik özgürlük ve vicdan devriminin ta kendisidir. Bu anlamın ateşiyle erime çabasındayım. Yeniden Önderlik gerçeğini tanıma çabasındayım.” sözleriyle en açık şekilde tanımlamıştı aslında.

Sonra… Sonra takvimler 20 Şubat 2003’ü gösterirken yağmaya başladı kar. Sonsuzluğa akarcasına durmadan yağdı. Severdin karı, her şeye rağmen tüm kötülükleri örttüğü, arındırdığı için. Direngen kardelen çiçeğini sevdiğin gibi. Bir gün senin de o karın altında açacak bir kardelen olacağını kim bilebilirdi ki?

Umudun adıdır Sarya

Bir söz vardır; “Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır. Bir insan başkasının acısını duyabiliyorsa insandır. Bir devrimcinin insana,  doğaya, yoldaşlarına, yaşama bakışının, hissedişinin derinliği bir roman konusudur.” denir. Zozan’ın yaşadığı mekan ve zamana sığdırdığı anlam gibi…

Dağlara baharı müjdeleyen dördüncü kardelenin öyküsü hikaye değil aslında, bir romandır. Her dağ hikayesi bir Kürt romanıdır. Bu romanın kahramanlarından biri de Zozan’dır. Yaşamı kadar geçmişi de bu romanın en etkileyici parçasıdır. Botan motiflerinin, Koçerlik kültürünün canlı izlerini taşır duruşunda.

Zozan ve ailesi Botan’dan Rojava Kürdistanı’na, Derik’e göç etmişlerdir. Kendi kültürlerinden hiçbir şey kaybetmeyen ailesi Kürtlüğe sadakatlerini yitirmezler. Ailenin en büyüğü Zozan’dır. Doğal sorumluluğundan, duyarlılığından ve yoldaşa sonsuz hizmetinden anasının yükünü de kucakladığı anlaşılıyordu. Kız kardeşinin izinden mücadeleye gelerek katabileceği ne varsa katmak istiyordu. Önderliği görmüş olmayı büyük bir şans ve fırsat olarak değerlendirir, layık olmak için tüm enerjisi ile katılırdı. Önderlikle buluşmasını ülke aşkı ile tamamlamak istiyordu. Dağların havasını solumak,  suyunu içmek, patikalarında yol almak, yoldaşlarına kavuşmak Onun yüreğinde büyüyen aşktı. Yaşamın keşmekeşliğine rağmen sakin ve sükundu.

Kızıl gelincik oldular

15 Şubat Komplosu Onu da derinden sarsmıştı. Güneşi yeniden görmek onun en büyük gayesiydi.  Halkına reva görülen hukuksuzluk ve adaletsizlik karşısında intikam duyguları gün geçtikçe artıyordu.

2003 zorlu bir takvimdi. Önderliğe ve gerillaya saldırıların yoğunlaştığı bir dönemdi. Bu yıl diğer yıllara nazaran çok daha fazla kar yağdı. Gerilla en zorlu doğa koşullarına karşı da büyük bir yaşam mücadelesi vermişti. Bu tarih, bu roman böyle yazılmıştı ve böyle de yazılmaya devam edecekti.

Zozan arkadaşın da içinde bulunduğu kamp, çığ tehlikesi olan bir arazide bulunuyordu. Tedbir amaçlı karın çığ oluşturmaması için dik yamaçlar eziliyordu. 20 Şubat’ta, bir anda hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir sessizlik oldu. Kim bilebilirdi ki bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu. Aniden gök gürledi,  akabinde derin bir ses geldi. Çok uzak tepelerden çığ gelmişti. Zozan arkadaşın da içinde bulunduğu manga çığ altında kalmıştı. Ancak sabaha karşı çıkarılabildiler Zozan ile beş kardelen.

Onlar; dağlara baharı müjdeleyen birer kardelen, berrak su boylarında açan nilüfer ve kırlardaki kızıl gelincik oldular. Zozan ve binlerce yoldaşı, İmralı sularında Önderliğin yalnızlık savaşına ortak oluyorlar.

Yüreklere tomurcuklanan çiçek

Mardin, kültürlerin kaynaştığı ve herkesleşen eşsiz diyar… Kürdü, Arabı, Asurisi, Ezidîsi her daim kendini özgür hisseder bu topraklarda. Sen, ben yok, biz algısı var. ‘Her insan yaşadığı topraklara benzer.’ derler.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda oluşan kültür ve değerler insanda toplumsal hafıza oluşturur. O, her ne kadar İzmir’de doğup büyümüş olsa da, toplumsal hafızasını yitirmemişti. Hafıza öyle bir şey. Sorun uzaklaşmak, görmemek değil, önemli olan kök hücredir. Köklerini yitirmemek önemli.

Çiçek arkadaş da her baharda toprakla bütünleşen tohumlar misali, bazen bir kayalıkta açan çiçek,  bazen karı delen bir kardelen, bazen bir lale, bir nergis, bir gül gibi açardı. Açtıkça etrafına nergis tadında büyüleyici bir koku ve güzellik saçardı. Toprağındaki kültürel zenginlik ile büyümüştü heval Çiçek. Bu zengin bakış açısı, farklılıkların birarada olmasıyla daha da güzelleşen yaşam aşkı ile mücadeleye katılmıştı. Aylar, yıllar, belki de asırlar geçse de bazı yoldaşların bıraktığı izler hiç unutulmaz. Çiçek de böylesi arkadaşlardan biridir. Temiz iş yapmak denilince akla çiçek gelir. Ondaki mütevazilik yaşamın tüm çalışma alanlarına yansırdı. En küçüğünden en büyük ayrıntısına kadar yaşamın bütünlüğünü ciddiye alıyordu. Devrimciliğin ciddiyet ile başladığının bilincindeydi. “Bir devrimci işinde, yaşamında ciddi olduğu kadar başarabilir” sözlerini bir yere not düşmüştü. Ciddi yaşar, ciddi düşünür, ciddi katılırdı yaşama.

Gidişin sadece  toprağı değil yüreklerimizi de susuz bıraktı. Çölleşti sanki her yer, çatladı toprak, kurudu dereler, ırmaklar ve çaylar…

Anlamın peşinde bir kadın…

Bazı yüzler vardır. Her çizgisinde sessizliğe gömülen acıların izlerini taşır. O simalarda binlerce defa yenilenir acılar. Gözleri nereye değse bir acı düşer. “Acı en yaman öğretendir” der bilge insan. Acıdan öğrenmek, acıyı bal eylemek ve direngenliğe çevirmek. Ya da acıya direnen sırlar…. Bu sırları yüreğine gömen kadınlardan biriydi Nujiyan… Kimdi Nujiyan, neydi Ezidîlik?

Kimine göre Ezidî, kimisine göre ise Ezdayî denilenlerdi. Peki ya gerçekte kimdi onlar? Güneşe selam duranlar; taşın, toprağın, rüzgarın bilgisine ulaşanlardı. Ezidî demek, tarihe dokunmak, güneşe yoldaş olmak, çoğalmak demekti. Böyle bir kavim neden bu denli katliamlara tanıklık etti. Bu da çağın laneti ve ayıbı olsun…

Bir Ezidî kızı olan Nujiyan’ın hikayesi de Urfa’nın Viranşehir ilçesinde başlar, donuk Avrupa’nın kulvarlarına kadar uzanır. O, küçük yaşta Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmasına rağmen, öz kültüründen kopmaz, sahte yaşam yanılsamalarına kanmaz. Eriyen ve eritilen Kürtlüğe karşı bir duruştur Nüjiyan. 15 Şubat Komplosu’na karşı doğru savaşımı vermek için özgürlük mücadelesine katılır. “Güneşimizi Karartamazsınız” eylemleri, Roma Yürüyüşü ve halkın iradi duruşu Onda ciddi kararlaşma oluşturur ve güneşe selam durmaya karar verir. Yönünü Kürdistan dağlarına çevirir.  “Bilimimizi yüreğimizde taşıyoruz” Ezidî özdeyişinde dile geldiği gibi, her şeyi yüreğine yükleyerek Kürdistan’a doğru yol alır.

Genç hayallerine çığ düşmüş diyorlar

Nujiyan’ın ansızın gidişini şöyle kaleme almıştı çocukluk arkadaşı ve mücadele yoldaşı Şehit Dicle:  “Son sözünü dinlemek, duymak isterdim. 7 Mart 2003’te duydum, duymaz olaydım. Geçen yıl 8 Mart’ımı küçük bir notla kutlamıştın, bense yanıt vermemiştim.

Yarın 21 Mart, Newroz bayramı sensiz geçiyor. Bu anlamlı günleri bir de sensiz kutlamak… Duydum o güzel çocuksu gülüşüne, genç ve atik hayallerine çığ düşmüş. Erkendi gidişin, bir de senin bu günleri o yüksek coşkunla kutlayamadığını duymak ve bilmek… Bu günler anlamlı elbet, ama artık senin gülüşünün olmayışı, an’ı anlamsızlaştırabiliyor. Nujiyan bayramlar sensiz geçer mi? Bir de mimiklerin ve farklı kutlayışın… Bugünlerde hep dileğim seninle olmaktır. Bir de bu günleri sensiz geçirme netliği üzüyor beni. Senin 21 yaşında gidişin… Hani göremediğimiz Urfa’yı, manifestoyu elimize alıp  gezecektik İbrahimler’in, peygamberlerin şehrini… Sonra doğduğumuz mekâna gidecektik seninle.  Sonra o mekânın kendisinde çocukça birbirimize hitap edecektik, oynayacaktık. Yıllar seninle güzel geçti, geçerdi. Seni hatırladığım anda mutlu oluyorum. Sonra bir dakika duraksıyorum, yutkunuyorum. İçimde sızıntı, acı veren bir şeyler hissediyorum. Gitmemeliydin. Seninle en çok ve en fazla geçirdiğim çocukluğumu ve gençliğimi bir ben bilirim bir de sen.

Evet, ben bunu çok iyi bilirim; sendeki çocukluğu, sadeliği, özü… Nujiyan, Başkan Apo’ yu görecektik, Onunla voleybol oynayacaktık. Ve o an… Ve Kürdistan’a bağlılığın… Başkan Apo şöyle diyordu; “Kürdistani olan evrenseldir.” İşte sen bu sözü esas alır, Andrea Wolflar’ın, Ronahiler’in, Rojbinler’in, Candalar’ın yolunda yürümeyi severdin. Gezecektik dört parçayı… 9 yaşımıza geri dönecektik. Calwa ormanlarında, o ince patikalarda birbirimizi kovalarcasına bisiklet sürecektik. Okul yılları ve o canlılığı tekrar hissedecektik. Neuenburg’a, sonradan Pforzheim’a otobüsle gidecektik. Unutmadan Neuenburg’ta o bir kere çıktığımız dağ var ya o kaleyi gezelim. Sonra döneriz. Çocukken yarışa girerdik, kim iyi koşuyor, kim iyi yürüyor diye. Kısaca gerillacılığı deniyorduk. Senle ben diğerlerini hep geçiyorduk, arkada bırakıyorduk. Kürdistan’a yarışıyorduk yabancı ülkelerde. Bu anılar hiç kaybolabilir mi, silinebilir mi? Ama sadece biz hissediyorduk. Tüm bunları, yaşadığımız o güzellikleri yazmaya kalemim varmıyor.

Nujiyan seni ve anılarımı yazmaya cesaretim bu noktaya geldiğinde tükeniyor, zayıflıyor. Güneşin ve yağmurun da birbiriyle saklambaç oynarcasına bereketli topraktaki uyanış, akıttıklarını nice yaşadığın baharlara bir yenisini daha eklerken, geçmişe gittiğimde seni de, o güzelim yoldaşlar gibi anıyorum bugünlerde…”

Amca çocukları olan Güneş ve Fidan Sıcak birlikte büyürler. Tüm yaşamları boyunca hep birlikte olurlar. Dicle arkadaş Nujiyan arkadaştan önce katılır özgürlük mücadelesine. Çok geçmeden ardından  Nujiyan da gelir ülkeye. Nujiyan’ın şehadeti ardından, Dicle arkadaş bu satırlar ile ona dair duygularını yazmış. Dicle arkadaş da 4 Temmuz 2007’de Dersim’de çıkan bir çatışmada şehit düşer. Böylelikle sonsuz yolculuğunda da Nujiyan’a eşlik eder…