Bu topraklara neden ihanet edilmekte?

- Abdullah ÖCALAN
118 görüntüleme

Yaşamın başlı başına en büyük heyecan olduğunu, tuhaf olduğunu duymak bile istemiyorsunuz. Onun özgürlüğü, onun bir düşman tarafından boğduruluşu sizi etkilemiyor bile. Halbuki benim için dehşet verici, bütün insani yetenekleri ayaklandırıyor. Savaşçı biraz böyle ortaya çıkar. Çarpıtmışsınız, daraltmışsınız ve sonuçta tıkanmakla yüz yüze gelmişsiniz. Bu yaşamınızın bir kader olmadığı kanısındayım. Ben kaderi, alışkanlıkları her gün kendi ellerimle öldürüyorum.

En büyük alışkanlık savaşçılıktır.

En büyük kader yeniliktir, her gün yenilik!

Haklısınız, bu ülkenin edebiyatını, türküsünü fazla yapan yok, yüreğinize öyle fazla değerler yerleştirilmemiş. Ama ben kendi kendime ediniyorum, seslerden etkilenme, renklerden etkilenme, olumlu olumsuz yönleriyle kendime göredir. Dili olmayan bir halktan anlama, yüreği toptan durdurulmuş bir insanlar ortamında yüreğini saklama, yine ruhunu her şeye satanların mutlak olduğu bir toplum içinde ruhunu satmama, bütün bunlar bende gizlidir ve bir savaş konusudur.

Toprağın kutsallığını görebilmek?

Bütün bunlara rağmen, yine ruhunu satmama, bütün renkleri, bütün sesleri bir sanatkâr inceliğiyle hissetme, anlam verme benim için önemlidir. Size göre bir harabeden ibaret olan, hep kaçılması gereken o topraklardan bir kutsallığı görmeye kadar götürmek; çok bağlı olmak, kısaca benim için ülke topraklarında dolaşmak, başlı başına bir zevktir. Harabeler beni çok heyecanlandırır, mağaralar, kuyular, kayalar, hatta ufak ufak taşlar, kıraç topraklar, derin topraklar, meşe ağaçları, kendini güzel korumuş yeşil parçalar, hepsinin başlı başına bir heyecanı, tahrik edişi vardır. Heyecan verici, bir uğultusu bile insana bir roman gibi gelebilecek yerler vardır. Bulutların süzülüşü, benim için başlı başına bir manzaradır. Yağmurların yağışı tamamen yüreklere su serpmedir. Suların akışı bir hayattır.

Yaşam nedir? Yaşam düşmanın çöplüğünde bir basit kırıntıya kırk takla atmaktır. Bu felsefeye inandırılmışsınız. Bu yüzden duygular ölmüş. Yoksa, ülkede halkın güçleri birleşse elde edemeyecekleri hiçbir zenginlik yoktur.

Yaşam hakkı için savaş

Nasıl yaşayacaksınız, savaşa nasıl yaklaşacaksınız? Ayrıca nasıl bir yaşam için savaşı fark etmiyorsunuz. Savaş mutlaka yaşam gerçeği olmazsa, ancak karşı-devrimcilerin işi olur. Onlara faşist, bilmem despotlar denilir; onların en insanlık dışı işidir. İnsan öldürme en tehlikeli, en zor iştir. Ne zaman kabul edilebilir? Yaşam ölümden daha beter olduğu zaman, yaşam hakkına mutlak gereksinim, yaşam hakkını mutlak kullanmamız gerektiği zaman. Ki, yaşıyorsak bu böyledir.

Anamla savaşımım neden şiddetliydi?

Beni yaşatacak gücü yoktu. Anamı toplum yerine de koyabilirsiniz. Beni yaşatacak gücü olmadığı halde, beni yaşar gibi yaptı. “Sen adamsın işte.” Zaten sonra da anam, “pek adama benzemiyorsun” dedi. Mevcut ölçülere göre “bunun adam olacağı yok” diye düşünüyordu. Sürekli tartışmalı ve mücadeleciydim, kavgalıydım. Bir yanlışlık var bu işte, dedim. Bu çocuk böyle yaşayamaz, yaşama hakkını kullanamaz. O “yaşa” diyordu. Nasıl yaşayacağım? Onun altüst yapısı yok. Bunu tespit etmemiz çok önemliydi ve önce, beni yaşamaya zorlayan anama karşı savaşmaya başladım. “Neden beni böyle, yaşamayacağım halde bu yaşam sorunlarıyla yüz yüze getirdin,” dediğimde fukara başını kaldıramadı. Çok kavgacı bir kadın olduğu halde bunu yapamazdı. Bana göre bir suçluydu. Çocuklar böyle doğmamalıydı. Sonra kaderdir denildi. O zaman savaşa yüklendim, başka çarem yoktu. Tüm yaşam hakkımı kullanmak için savaş. Savaştan başka hiçbir şey seni yaşama saygılı olmaya götürmez. Zaten savaş felsefesi bende böyle vücut buldu. Onun için her şeyi bu temel amaca bağladım.

Amaçsız bir savaşım olamaz

Yaşam mutlaka saygı duyulması ve ölümsüzce yürütülmesi gereken bir eylemdir.  Yaşamı, cesaret ile korku tahteravallisi arasındaki bir denge noktası olarak değerlendireceksiniz. Özgürlüğün, özgürlük savaşının en amansızının gerektirdiği kadar cesur olmayı, her yerde ve her zaman bileceksiniz. Ama bunu hemen kaybetmemek için, çok korumak için müthiş endişeli ve korkuyla karışık yürüteceksiniz. Ama şimdi sizin cesaret faktörünüze de, korku faktörünüze de bakıyorum, yürekler acısı. Cesaret çok körce, korku çok yersizcedir. Ani dengeyi kuramamışsınız. Bir komutan için de yaşam endişesi, korkusu kadar, yaşam cesareti kesinlikle başta gelen özelliklerdir.

Vurguluyorum, hiç alay edilmeyecek, hiç yüzeysel, düz, ikircikli ele alınamayacak en temel eylem, savaş eylemidir. Ne yaparsanız yapın, bu gayri-ciddiyeti, bu yüzeyselliği, bu inançsızlığı, bu ikircikliği, bu düşünceden yoksunluğu aşın. Yine savaş bütün bir halkı temelden bağlayacak, kutsal bir amaca bağlanmadıkça verilemez. Savaşta amaçsız kalmak, kendini en büyük felakete hazırlamaktır. Bir anınız bile amaçsız geçemez. Müthiş amaca bağlanış, savaşı her koşulda yürüten saygıyı ve diğer nedenleri kişiliğinizde kışkırtır. Amaç deyip geçmeyin, ona bağlanmadıkça, hiçbir savaş yeteneğiniz açığa çıkmaz.

“Nasıl Yaşamalı?” sorusuna ilişkin söylenen her şey, bizi “Nasıl savaşmalı?” sorusuna ve cevaplarına da götürüyor. Mutlaka değerlendirin, yaşamınızla ve savaşınızla birleştirin.

Şubat 1996

NASIL YAŞAMALI?

CİLT-II