‘Kendin olmak’

yazan Rojda YILDIRIM

IMG_0889Xwebûn yani “Kendin Ol” kampanyası kapsamında bir süredir çeşitli tartışmalar yürütüyoruz. Özellikle Avrupa’nın birçok merkezinde paneller, seminerler, halk toplantıları düzenlendi. Toplumsal cinsiyetçilik ve özgürlük eksenli yapılan bütün tartışmalar anlamlıydı. En temel mesaj ise bu tartışmaların süreklileştirilerek yapılmasıydı.
Bütün panel ve seminerlerde öne çıkan temel olgu ise toplumun tartışmaya, konuşmaya, paylaşmaya duyduğu bariz ihtiyaçtı. Toplumun diyaloğa, birileri veya herkes tarafından dinlenmeye ihtiyacı vardı. Hayatın içinden, çocuklardan, kadınlardan, gençlerden, sosyal hayattan konuşmak önemliydi. Çünkü herkesin bu konularda biriktirdiği ve söylemek istediği çok şeyleri vardı. Panellerde kimileri konuşmaktan çekinip, cimri davransa da kimileri de sabırsızca konuşmak için çabalıyordu. Çünkü herkesin yaşanmışlıkları vardı. Özellikle de kadın erkek ilişkileri, özgür eş yaşam, aile ve mücadele konuları herkes açısından can alıcıydı.

Bütün tartışmalarda öne çıkan olgulardan biri yaşanan sorunların kadınlar ve erkekler tarafından yeterince tanımlanamamasıydı. Göç, farklı ülkelere yerleşmek zorunda kalmak, ekonomik koşturmaca, feodal kültür, kimliksel sıkışmışlık, ülke, savaş, şiddet, güncel sosyal ve toplumsal sorunlar ve bunların yaşamımızdaki etkileri konusunda yeterince izah yapılamıyordu. Yani geldiğimiz gün gibi değildik, değişmiştik. Farklılaşan yönlerimiz olmuştu. Ancak iyi mi oldu kötü mü, buna bir türlü karar verilemiyordu.

Kimileri Avrupa’ya gelmeyi, yerleşmeyi bir ilerleme, aydınlanma, gelişmişlik ölçüsü olarak ele alırken, kimisi de adım adım kayboluşun mekanı olarak nitelendiriyordu. “Geçmişte böyleydik” diye başlayan ve geçmişi özleyen vurgularda az değildi. Geçmiş derken de sosyal yaşam içindeki de
ğişimler işaret ediliyordu. Örneğin geçmişte insanların daha fazla birbirine sahip çıktığı, sosyal ilişkilerin daha canlı, aileler ve gençler arası ilişkilerin daha sıcak olduğu vurgulanıyordu. Günümüzde sosyal ilişkilerde toplum merkezcilikten ziyade bireyciliğin hakim olduğu, sosyal ilişkilerin büyük oranda yük olarak görüldüğü belirtiliyordu. Özellikle sosyal yaşamda kapitalist kültüre açıklık ve kapitalist eğilimlerin toplumda hızla bünyeye yayıldığı ve bünyenin hastalanmaya başladığı yönlü tespitlerin yapılması dikkat çekiciydi.

Yine bu paralelde yapılan tartışmalarda diğer can alıcı bir konu da özgürlük kavramına yaklaşım biçimimizdi. Herkesin kendine göre bir özgürlük tanımı vardı. Ancak kadınlar ve erkekler açısından bakış açısı farklılaşabiliyordu. Örneğin erkekler AFIS 5ağırlıklı olarak özgürlük kavramını kadınlar üzerinden ifade ediyordu: “Kadınların önünde engel olmaya çalışmıyorum, eşimi serbest bırakmışım, istediği zaman dışarı çıkabiliyor, karışmıyorum” gibi olgular üzerinden kadına olan yaklaşımını ortaya koyarken, kadınlar ise “eşim bana karışmıyor, istediğim zaman dışarı çıkabiliyorum, şunu ya da bunu yapabiliyorum” üzerinden tanımlıyordu.

Her iki cinsin de özgürlük olgusunu kimlik, mücadele, toplumsallık, erk ve iktidar dışı doğal yaşam üzerinden tanımlaması zayıf kalabilmektedir. Özgürlük olgusunun kaba sınırlar ve bu sınırların kısmen zorlanması üzerinden tanımlanması gibi bir tablodur ortaya çıkan. Özgürlüğün ideolojik, kültürel, sosyal, ekonomik, sanatsal ve kimliksel olarak tanımlanması zayıf kalınan temel yöndür. Örneğin erkekler “egemen erkeklikten arınma” üzerinden bir özgürlük tanımlamasına gidememektedir. Kadınlar ise köle ve geleneksel kadından,
pasif, ne istediğini bilmeyen, iradesiz kadın gerçekliğinden arınmak ve bilinçli, kimlik sahibi olan kadın gerçekliği üzerinden kendini ortaya koymada zayıf kalabilmektedir.

Dolayısıyla erkekler “erkek sorununu”, kadınlar ise “kadın sorunu” bağlamında kendi hakikatini daha çarpıcı sorgulamak ve arayış gücünü arttırmak zorundadır. Avrupa gerçekliğinde özgürlükler sorunu fazlasıyla kapitalist kültürün, mantalitenin izlerini taşımaktadır. Toplum olarak biçimsel bazı değişimleri bire bir özgürlüğün kendisi olarak nitelendirmek gibi bir yanılgıyı yaşamaktayız. Kendi toplumumuzu bekleyen en büyük sorunlardan biri özgürlük olgusuna fazlasıyla modernist bakmaktan ileri geldiğini söylemek gerek. Toplumsal kimi çürümüşlükleri özgürlük olarak savunmak en büyük handikaplarımızdan biridir. Bu anlamda özgürlük olgusu daha fazla tartışılmayı, kadınlar, gençler, aileler üzerinden daha fazla irdelenmeyi gerektirmektedir. Açıkçası toplumumuzun özgürlükler konusunda kafası karışık. Elbette ki bu alanda da tartışa tartışa ve eğitimle su akıp yolunu bulacaktır. Ancak yolu bulmak için tartışmak, tartışmak ve yine tartışmak dememiz lazım. Hep birlikte birbirimizi ikna ederek, ama sorunlarımızı da cesurca ortaya koyarak toplumsal özgürlüklerin yolunu aralayacağız. Çünkü özgürlüğün sırrı cesarettir…