Sizi ve devletinizi yakından tanıyoruz…

- Esra ÇİFTÇİ
207 görüntüleme

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin darbeler ve muhtıralar tarihi olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım.

1Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca toplumun esasını teşkil eden farklı etnik, kültürel, dinsel, cinsel kimliklerin varlığı, birlikte yaşama çabası “devlet” yönetimi ile kuşatılmıştır. Tekçi zihniyet ve merkezi iktidarı giderek güçlendiren yapısıyla, toplumun farklı kimliklerinin demokratik hak ve taleplerini şiddet ile bastırmış, kuruluşundan bu yana da tekçi zihniyetin karşısında duran toplumlara karşı da insanlık suçu işlemiştir. Toplumsal yaşamın tıkandığı kriz durumlarında ise darbelerle yanıt vermiştir.

15 Temmuz 2016 ve sonrası günlerde toplum olarak muhatap olduğumuz darbe girişimi incelendiğinde benzer bir duruma tekabül ettiğini göreceğiz.

Ülke yönetimlerinin demokratik, laik, sosyal olması, ya da olmaması, toplumsal ilişkilerin içeriğini belirler. Sorunları demokratik, eşit ve adalet ölçüleri temelinde çözen bir ülkenin toplumu ile çözümü ilahi emirlerden alan devletin toplumu arasında elbet farklar olacaktır.

Türkiye devleti, vatandaşlarıyla demokratik bir ilişki kuramadığı gibi, toplumun yarısını oluşturan kadınların bugün yaşadığı sorunların kaynağı da o bir türlü geliştiremediği demokratik bilinç ve hatta devlet aygıtı olarak varlığının kendisidir. Çünkü ulus devlet sorun üretir, çözüm kaynağı değil, sorunların anasıdır. Buna bir de devletin despot yapısı ve yönetimi eklenince sorunların kriz haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Kaosun, savaşın, yoksulluğun, şiddetin olduğu yerde toplumlar ciddi yaralar alırken, toplumun önemli bir kısmını oluşturan kadınlar ise her daim savaş ve şiddet ganimeti olarak görülmüşlerdir.

Sorunlarını çözememiş ve krizli bir hal almış, en basit vatandaşlık haklarını despot yapısıyla bastırmış devletlere en iyi örneklerden biri Türkiye’dir. 15 Temmuz gecesi bu gerçeğin tezahürüdür. Devlet aygıtının
MANSETşahlandırılmış erkeklikle nasıl da beslendiğine bir kez daha tanıklık ettik. 15 Temmuz gecesi ve sonrası sokağa dökülen güruh, devlet ve erkek buluşmasının en sağlam kanıtı olmuştur. Devlet odaklı erkek zihniyetinin kılıktan kılığa girdiğini, “din” ve “milliyetçilik” tanımlarıyla kendisini meşrulaştığını bir kez daha gördük. Böyle bir tabloda değil kadının eşit vatandaş olarak görülmesi, yaşam hakkı dahi tehlikededir.

15 Temmuz ve sonrası biz kadınların endişeleri bir kere daha arttı.

Bir çocuğumuz 12 Eylül askeri faşist darbesini gördük, bir askeri cunta rejiminin kadınların hayatlarında nasıl iyileşmez yaralar açtığına bizzat tanıklık ettik. Ancak 15 Temmuz ve sonrası sokaklarda tanık olduğumuz olaylar, devlet aygıtının ve onun merkezindeki erkekliğin; demokratik, özgürlükçü yaşamın en büyük tehditi olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. O gün sokağa çıkanların üniformalı da olsa, siyasetçi de olsa, sivil de olsa yöntemleri tamamen erkekti. ‘Tahrik’ edilmeye müsait ve suç işlemeye meyilli olan çoğunluğu erkeklerden oluşan gruplar, yarattıkları şiddetle katliam tarihinden geçmiş Alevileri, Ermenileri, Süryanileri, eşcinselleri, Suriyeli göçmenleri, kadınları ve tüm halkları tedirgin ettiler.

Televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflar, videolar erkekliğin korkunç hallerini ve bizlerin yaşamına nasıl bir tehdit oluşturduğunu gösterdi. Yaşananlar, yansıyanlar, konuşmalar, bağrışmalarla eril zihniyetin zehiri akıtılıyordu. Farklı inançlara, kimliklere, kadınlara dönük aşığalama ve hakaret dili kullanılıyordu.

Taksim’e çıkan güruhlar toplu halde slogan atıp, “Burası Türkiye hepinizin anasını s…” diye, bas bas bağrışıyor, yine Trabzonspor Basketbol Takımı 2. Başkanı Veysel Taşkın “Darbeci p.çlerin karıları, artık milletin ganimetidir” açıklamasını yapıyordu.  Sorgu odasına benzer bir yerde polisler bir binbaşıyı sorguluyor. “Çoluk çocuğun var mı?” diye soruyorlar binbaşıya. “Var” diyor binbaşı, “henüz 8 aylık”, aynı polis, “Onu da si…ğim Biraz sonra gelecek. Onu da…” diyor. Tüm bu örnekler tecavüz zihniyetinin ne denli yakınımızda olduğunu, yaşamımızı kuşattığını gösteriyordu.

2Yani eşlerini “savaş ganimeti” olarak adlandıranları, darbe suçlamasıyla yakalanan askerlerin kız çocuklarına tecavüz etmekle tehdit eden polisleri gördük. Kullandıkları dil ve yöntem, 12 Eylül darbesinde, 90’lı yıllarda gözaltına aldıkları devrimci kadınlara cinsel işkenceler yapan askerlerden, Kürdistan’da öldürdükleri kadınların çıplak bedenlerinin fotoğraflarını paylaşıp teşhir eden polislerden farklı değildi. Tek bir fark vardı; bir dönem bunu yapan askerlere şimdi başka iktidarın rütbelileri benzer uygulamalar yapıyordu. Kürdistan’da yatak odalarında kadın kıyafetlerini, kadın iç çamaşırlarını parçalayan, duvarlara cinsiyetçi yazılar yazan IŞİD’in Türkiye kolu gibi çalışan “Esedullah” timlerinin, özel harekâtçıların, asker ve polislerin yöntemlerinde ortaklaşanlardı bunlar. Besledikleri, korudukları, savundukları ve dahil oldukları zihniyet dönüp kendilerini bulmuştu. Fakat bu zihniyet tüm bir toplumu tehdit eden, aşağılayan, ayrıştıran erkek zihniyetidir. Türk-İslam-erkek sentezinin gerçekleştirdiği Ermeni soykırımı, Maraş’ta, Sivas’ta yaktıkları Aleviler hala canlı olarak hatırımızdadır. 15 Temmuz gecesi sokağa çıkan hormonları tavan yapmış, ellerinde bayrak, ağızlarında sadece kadın bedenlerine taciz ve tecavüz sloganları yükselen bu erkeklerin, bu katliamları bir kez daha gerçekleştirme potansiyeli taşıdığına şahit olduk.

Faşizm cinsiyetçidir. Yeni yapılacak anayasa ve beraberindeki başkanlık sistemi toplumsal cinsiyet iktidarı olmayı da garantiliyor. AKP iktidarı ile birlikte %1400 artmış olan kadın cinayetleri, bu iktidarın karşısında güçlü durmazsak belki daha fazla artacak. Toplumsal zenginlikler, farklılıklar, halklar, kadın hareketleri daha fazla bastırılacak, soluksuz bırakılacak. Aleviler’in yaşam hakkı hep tehdit altında olacak. Halklar ve bütün mücadele kesimlerinin, gün geçtikçe daha fazla despotlaşan bu iktidar karşısında birleşik cephe oluşturmaktan başka alternatifi kalmamıştır. Korkmadan, yılmadan…