Bütüncül mücadele şart

- Yurdusev ÖZSÖKMENLER
295 görüntüleme
‘Bugün, Eminönü Vapur iskelesinde 17:30 sularında etek giydiğim için bir erkeğin “bu ne ya, nasıl geziyor böyle, bunun gibileri …. ki bir daha dolaşamasın” söylemlerine maruz kaldım. Ayrıca bunu ulu orta herkesin içinde bağırarak söyleyip sonrasında el kol hareketleri yaptı. “Ne diyorsun sen” diye tepki verince üstüme yürümeye başladı ve “duymak istemiyorsan giymeyeceksin. Sonra ben neden öldürülüyorum, bana tecavüz ettiler diye ağlıyorsunuz” dedi. Sonrasında şikayetçi olmaya çalışınca da bir şey olmayacağından gayet emin tavırla, “sen namussuzluk yapıyorsun diye bana ceza vermezler” ifadesini kullandı.’

Yukarıdaki sözler bir süre önce İstanbul’da yaşayan genç bir kızın attığı bir twitten alıntı ve sadece bu sözler bile 20 yıllık AKP iktidarında kadınlar açısından gelinen noktayı oldukça iyi anlatıyor. Kalabalık bir vapur iskelesinde bir genç kız, ulu orta herkesin içinde sadece etek giydiği için bir erkek tarafından taciz ediliyor, hatta ceza almayacağından emin bir şekilde ölümle tehdit ediliyor. Bir erkeğin bu kadar pervasızca davranabilmesi elbette nedensiz değil. Bu tavrın arka planında AKP/MHP ortaklığının cinsiyetçi, milliyetçi, militarist ve siyasal İslamcı kadın düşmanı politikaları ve uygulamaları yer alıyor.

Kadın düşmanı politikalar hız kazandı

İktidara geldiği ilk yıllarda kadın hareketinin mücadelesi sonucu kabul edilen Medeni Kanun’a ve 6284 sayılı ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a ses çıkarmayan hatta İstanbul Sözleşmesine ilk imzayı atan AKP, sonraki yıllarda her konuda olduğu gibi kadın konusunda da gericileşti, faşizan bir politika uygulamaya başladı. Bu politikanın ipuçlarını ‘Kadın-Erkek eşit değildir. Bu fıtrata aykırıdır’, ‘Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum’ ve Gezi eylemlerine katılan kadınlara ‘sürtük’ diyen R.T. Erdoğan’ın söylemlerinde bulmak mümkün ama özellikle son yıllarda kadın düşmanı politika ve uygulamalar hız kazandı. Seçimle gelen belediye eşbaşkanlarının yerine atanan kayyımların ilk işi kadın kurumlarını kapatmak oldu. Kürt kadın siyasetçiler ve kadın aktivistler tutuklandı ve en ağır cezalar onlara verildi. Kadın eylemleri polis şiddetiyle engellenmeye çalışıldı. Kadın dernekleri kapatıldı. Özellikle son üç yıldır da kadınların yasal kazanımları, onları aileye mahkûm etmek, itaate zorlamak, boşanmaktan caydırmak için meclis yoluyla, olmadı cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle gasp edilmeye başlandı.

Kuşkulu kadın ölümleri arttı

Kadın cinayetleri faillerine ve kadına şiddet uygulayanlara, yargılanmaları sırasında çeşitli gerekçelerle yapılan ceza indirimleri, hatta cezasızlık, erkeklerde ‘nasılsa ceza almam’ anlayışını geliştirdi. Polisin araştırmaktan kaçınması ise kuşkulu kadın ölümlerini artırdı. Artık hemen her gün gerçekleşen kadın katliamlarının yanı sıra sebebi belli olmayacak biçimde pencereden/balkondan düşerek yaşamını yitiren ya da evde ölü bulunan kadınların haberlerini alır olduk. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından 2021 yılında saptanan kadın cinayeti sayısı 280 olurken, ‘şüpheli’ kadın ölümü sayısı ise 217. Yine 2022’nin ilk 5 ayında 132 kadın cinayeti ve 100 ‘şüpheli’ kadın ölümü gerçekleşmiş. Üstelik bu kadınların bir kısmı, daha önceden polise ya da savcılığa şiddet gördükleri konusunda şikâyette bulundukları ve koruma kararı aldırdıkları halde yetkililerin görevini yerine getirmemesi sonucu erkek şiddetiyle öldürülmüş. R.T. Erdoğan’ın, TBMM’de neredeyse bütün partilerin oylarıyla kabul edilen İstanbul Sözleşmesi’nden tek kişinin imzasıyla çekilmesi, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ne “kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek” suçlaması ile fesih davası açılması, ve son olarak da nafaka hakkının gasp edilmeye çalışılması cinsiyetçi ve kadın düşmanı politikaları bir kez daha açığa çıkardı. Erdoğan’ın İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekildiğini anlamak için sözleşmenin içeriğine kısaca bakmak gerekiyor: İstanbul Sözleşmesi olarak da anılan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açıldı ve ilk imzalayan ülke Türkiye oldu. Sözleşme 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi. Kadınlara yönelik psikolojik şiddet, ısrarlı takip, fiziksel şiddet, tecavüz, zorla evlendirme, kadın sünneti, kürtaja zorlama, zorla kısırlaştırma, tecavüz ve taciz dahil cinsel şiddet olmak üzere kadına yönelik şiddetin tüm türlerini kapsayan İstanbul Sözleşmesi, bu konuda hazırlanan en kapsamlı sözleşme. Sözleşmenin ayırt edici yanı ise şiddete karşı mücadele ve şiddet uygulayanların yargılanması konusunda hükümetleri sorumlu tutması. Ayrıca yetkilileri toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsellik ve sağlıklı ilişkilerle ilgili eğitimlerin verilmesini sağlamaya çağıran ve hukuki bağlayıcılığı olan sözleşmeyi imzalayan devletler bu yükümlülükleri yerine getirmek zorunda. Kadın düşmanı cinsiyetçi politikaları benimseyen AKP ve Erdoğan sözleşmeden çekilerek bu yükümlülüklerden kaçmaya çalışıyor.

Yeni Türkiye rejimi şiddet yüklü bir erkeklik olarak ortaya çıkıyor

Zaten çok sınırlı olan nafaka hakkının gasp edilmek istenmesi de kadınların yasal haklarına yönelik saldırılardan biri. Çünkü kadınların büyük çoğunluğu evlendikten sonra ev işleri ve çocuk/hasta/yaşlı bakımı gibi nedenlerle ev dışında gelir getirici işlerde çalışamıyor. Boşandıktan sonra da genellikle, çocuk bakımını üstlenmeye devam ediyor. Nafaka, kadınların ev işleri ve bakım emeği yükü nedeniyle yıllarca ev dışında gelir sahibi olamamalarının bedelinin sadece küçük bir tazmini. Bu hakkın gasp edilmesi kadınları şiddet altında yaşasalar bile boşanmaktan kaçınmaya zorluyor. Böylece boşanma zorlaştırılıyor ve kadınlar cehennem halini alsa da aile içinde hapsedilmeye çalışılıyor. AKP ve Erdoğan’ın bu kadın düşmanı politikaları son yıllarda uygulamaya koyduğu her alandaki faşizan politikaların önemli bir parçası. Derinleşen ekonomik ve siyasal kriz nedeniyle toplumun bütün kesimleri üzerindeki baskı ve şiddet artarken son çıkan sansür yasası ile birlikte muhalif bütün kesimler de susturulmaya çalışılıyor. Kürt düşmanı politikalar, siyasi soykırımlar ve Özgürlük Hareketi’ne karşı yapılan askeri operasyonlar milliyetçiliği ve militarizmi körüklerken cinsiyetçilik ve ataerkil ‘erkeklik’ de şahlanıyor. AKP iktidarı kadınlara karşı aynı anda devlet ve erkek şiddetinden medet umuyor. İşyerinde direnen kadın da, evde koca şiddetine karşı direnen kadın da karşısında devlet ve erkek şiddetini buluyor. Kadın eylemlerine saldıran polisler sadece şiddet uygulamakla yetinmiyor cinsiyetçi küfürler havalarda uçuşuyor. Mecliste AKP’li erkek milletvekillerinden kadınlara yönelik cinsiyetçi küfürler, polislerin kadın milletvekillerine yönelik tehditleri, hatta yapılan ölüm tehditleri her gün artıyor. R.T. Erdoğan da yaptığı her konuşmada muhaliflere küfrediyor ve onları tehdit ediyor.  Yeni Türkiye rejimi her alanda şiddet yüklü bir erkeklik ve güç gösterisi olarak ortaya çıkarken; soyguncu talan düzenine ve faşist saldırganlığa boyun eğen bir kadın, boyun eğen bir gençlik, boyun eğen bir toplum yaratılmaya çalışılıyor.

Bütüncül bir mücadeleye ihtiyaç var

Bu faşizan politika ve uygulamalara karşı kadınların mücadelesi de yükseliyor. Ancak 8 Mart, 25 Kasım ve yine İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesine karşı eylem ve kampanyalarda ortaklaşan ve birlikte hareket eden kadın örgütleri, henüz birleşik bütüncül bir mücadele ve örgütlenme hattı yaratamadı. Çeşitli siyasi partilerin ve örgütlerin kendi politikaları doğrultusunda kendi kadın örgütlenmelerini kurmaları kuşkusuz anlaşılabilir bir şey. Ama AKP ve onun şefi Erdoğan’ın uyguladığı topyekün faşizan saldırılar karşısında teker teker gerçekleştirilen direnişlerin zayıf kalabileceği de açık. Bu nedenle ataerkiye, cinsiyetçiliğe, milliyetçiliğe, militarizme, savaş politikalarına ve emek sömürüsüne karşı ideolojik/politik mücadeleyi de içeren bütüncül ve birleşik bir mücadeleye ihtiyaç var. Kampanyalar döneminde ortaklaşmayı başarabilen kadın örgütlerinin, hayatın her alanındaki saldırıları geri püskürtebilecek bir çatı örgütlenmesinin biçimini tartışarak ortaya çıkarabilmesi bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç haline geldi. İstanbul Sözleşmesi’nden tek imza ile çıkılmasına karşı Danıştay’da görülen dava sırasında hayata geçirilen ortaklaşmanın böyle bir örgütlenmenin yaratılması için tartışmaların başlatılmasında önemli bir fırsat olmasını umuyorum.