15 Ağustos atılımıyla, zafere doğru

- Abdullah ÖCALAN
209 görüntüleme

Bir anlamda ‘ordu günü’müz olarak da değerlendireceğimiz 15 Ağustos Atılımı’nın onuncu yıldönümünü kutlarken; her zamankinden daha fazla tam ordulaşma ve savaşma, bununla her şeyimizi kazanma temelinde sizleri selamlıyoruz.

Halkımızın Diriliş ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nde, ARGK en temel umut kaynağı olmak kadar, çare, en sonuç alıcı, her şeyin bağlı olduğu bir ulusal öncü gücümüz, ulusal kaynağımız ve görevimizdir. Her şeyimiz, bu ordulaşma ve onun özgür yaşama her yönüyle hazırlayan sağlığıdır. Nereden ve hangi dönemden bakılırsa bakılsın, ARGK oluşumu, denilebilir ki tarihimizin en anlamlı, en belirleyici rol oynayan gelişmesidir, onun en özlü ifadesidir. Denilebilir ki, halkımız için hiçbir kuruluş, ARGK çalışması kadar değerli değildir.

15 Ağustos Atılımı’nın onuncu yıldönümünde, kazandığınız, anlamı bu kadar büyük olan, en başta bir ordumuz ve onun her şeyi kazandıran savaşımıdır. Bu savaşta geçirilen on yıl, sadece ulusal düzeyde bir gelişme ve kazanılan başarılar değildir, herhangi bir halkın ulusal kurtuluşuyla elde edilenin kazanılması da değildir. Bu, tepeden tırnağa ve her düzeyde eşi görülmemiş sistemli bir soykırımı esas politika olarak yürüten bir düşmana karşı, kutsal yaşam hakkımızı, var olma ve hiçbir biçimde kabul edilemez kölelikten de, sömürgelikten de beter bir yaşam tarzına baş kaldırmadır. İster şahadete ulaşalım, ister ulaşmayalım, zafer yolunda kesintisiz ilerleyelim. Her anı en değerli, her damla kanı en değerli ve seve seve yaşayacağımız, şerefimizle öleceğimiz ve bu anlamda en büyük zenginlik, gurur kaynağımız oluyor. 

Bu bir zorunluluk değil, bir yaşam tutkusudur

Böylesine yılları yaşamak başlı başına bir mutluluktur. Böylesine günlere tanık olmak, onun değerli savaşçıları olmak, sanıldığından da daha fazla yaşamın en soylucasına sahip olmaktır. Bu bir zorunluluk değil, bir namus meselesi de değildir; bir yaşam tutkusudur. Bunun dışında hiçbir tanım, bu yılları değerlendiremez. Kişi için olduğu kadar, ulus için de bu tanım böyledir. Yaşanılan gerçeklik, dost-düşman için de tamamen böyle olduğunu açıkça kanıtlamıştır.

Geçirdiğimiz on yılı değerlendirirken, hiç şüphesiz nasıl bir düşmanla, nasıl bir halk gerçekliğiyle ve en önemlisi de nasıl bir partiyle, silahlı kuvvetlerle bu işe başladığımızı biliyorsunuz. Bunu fazla tekrarlamanın da anlamı yoktur. Bu adımı atarken, aslında bir yaşam tutkusunu, her şeyi kaybetmiş ve alçakça yaşamaktansa, yüzde bir, binde bir ihtimal de olsa, özgür yaşama adım atmak ve eğer başarırsak umut ettiğimiz her şeyimizi bulmak gibi bir şansı denemekti de. Artık, o günden bugüne geldiğimizde görüyoruz ki, bu bir şans da değil, yaşamın en gerekli, en vazgeçilmez ve herkese her an kendisini hissettiren, kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak vazgeçilmez kılan ulusal ruhumuz, ulusal onurumuz, ulusal tutkumuz, hepimizin paylaştığı en yüce değerimizdir.

Yine iyi bilmekteyiz ki, bunun dışında gırtlağına kadar bireyciliğe gömülmüş, düştükçe düşmüş, zayıfladıkça zayıflamış, vatan hainliğinden her türlü köleliğe kadar, insanlık suçu kadar lanetle anılacak ne varsa, utanılası yaşam tarzı olarak benimsetilmeye çalışılan ve bütünüyle asla yaşanılmaması gereken, yanına bile yaklaşılmaması gereken, böylesine her şeyine düşman olan, düşman kokan bir yakın geçmişe, böyle bir eylemle karşılık vermek; sanıldığından daha fazla büyük bir zenginlik, büyük bir umuttur. Yoksa, bu kadar güç dengesizliği, bu kadar zorluklar, olanaksızlıklar altında, bu savaş, bu biçimiyle yürütülemezdi. Ama, anlamı böyle olduktan sonra da, hiçbir güç bu savaşın böyle gelişmesini engelleyemezdi. Olan da budur.

Zaaflarımızı çözüyoruz, güce dönüştürüyoruz

Kısaca, tarihimizde, ulusal yaşamımızda yeri böylesine olan bu yılları, ne kadar değerlendirsek o kadar yeridir. Burada size bir savaş tarihçesini yapacak durumda değiliz. Ama, illa bir hatırlatmada bulunursak; bu on yıl ordulaşıp istediğimiz tarzda savaşabileceğimizin de kanıtlandığı bir on yıldır. Çılgınca “ya bitecekler, ya bitecekler” sözü, tam da kendileri için gerçekleşmeye doğru yüz tutmaktadır. Evet, biz de söylüyoruz; “ya bitecekler, ya bitecekler”! Tersine çeviriyoruz. Düşman, daha da yakın tarihimiz için, “dokuz yılda yapılamayanı, bir yılda yaptık” diyordu. Biz de aynı iddiada bulunuyoruz; “dokuz yılda yapamadığımızı, dokuz yüz yılda yapamadığımızı, son bir yılda yaptık”! Anlamı böylesine derindir bu onuncu yılın.

En önemlisi de, kendi zaaflarımızı tespit etmemizin, nerede ve ne kaybettirdiğini görmemizin; bunu ikinci yılda, 1986’da bertaraf edecek çözüm gücüne ulaşmamızın ve yine bu çözüm gücünden yola çıkarak, 1987’yi yeniden bir atılım yılına dönüştürmemizin, ardı arkası kesilmeyen 1988-1989’ları da kesintisiz sürdürmemizin anlamının ne kadar derin olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Zaaflarımızı tespit ediyoruz, çözüyoruz, güce dönüştürüyoruz ve bu yıllar böylesine tarihi anlamda kazanılıyor. 

Herkes “bu yıl biterler” diyor. Biz ise, o “bitiş” denilen yılı, sonunda çok güçlü bir yılbaşına dönüştürüyoruz. Her 15 Ağustos Atılımı’nın geride kalan bir yılı ve başlayan bir yılı böylesi bir gelişmeyle karşı karşıya bırakılıyor. 1990’lara girdiğimizde, düşman, askeri-siyasi olarak kaybettiğini ve son bir çırpınışla sonucu lehine çevirmek için, tavizler politikası da dahil her türlü kirli politikaya kadar bir çok yöntemi denemeye kalkıştı. Yine başlayan Serhildanlara bu temelde katliamları dayatarak önümüzü kesmek istiyordu. Ama halkımızın da kahramanca adımlar atması ve tüm iç-dış engellere rağmen, gerillanın gelişebileceğinin ortaya çıkması, 1990’lı yılları daha da önüne geçilemez, başarısı önlenemez yıların başlangıcı yaptı. 

Gün, özgür yaşama tutkuyla bağlanma günüdür

Kürdistan’daki devrimci savaşımız, en dayanılamaz ve yürütülemez denen koşullardan, gerillanın tutunma aşamasına gelmiştir. 1990’lara doğru geldiğimizde, gerillanın tutunabileceği ortaya çıktı. Ama bin bir emekle bu gerçekleşti. Savaş tarihini de çok iyi öğrenmelisiniz. Küçük bir birlikten bir gerilla ordusuna, bir gün bile zor-bela dağda kalmaktan her tarafın gerillaca tutulan bir ülke durumuna nasıl geldik? Bu, çok yakıcı bir ordu dersimizdir. Bu dersi iyi bilelim ve esas alalım.

Devrimci savaş, sadece başlatılma ve tutunma değil, daha niteliksel bir aşamaya gelmiştir. Uzun süredir adına stratejik savunma dediğimiz bir dönemi yaşadık ve halen de bir çok bölgede önemli oranda stratejik savunmanın gereklerine göre savaş yürütüyoruz. 

Önderlik gerçeği şunu ispatladı; en inanılmaz, en olanaksız, en dengesiz ortamlarda bile büyük başlangıçlar yapılabileceğini ve sonuçta büyük kazanılabileceğini, her gün, her adımda göstermiştir. Siz bunun sınırlı bir ifadesi olacaksınız. Önderlik gerçeğinin bazı alanlarda veya bazı görevlerde gerekeni neyse onu yapacaksınız. Bununla kazanan siz oluyorsunuz. Siz, kesin örgütlendirmeye, otorite olmaya muhtaçsınız. O da ancak bu Önderlik tarzıyla olur. 

Gün, basit yaşama günü müdür? Gün, ucuz kaybetme günü müdür? Gün, küçük düşünme, küçük yaşama günü müdür? Hayır! Her şeyiyle doğaya bakarsanız, halka bakarsanız, düşmana bakarsanız büyüme günü olduğunu anlarsınız. Özgür yaşama tutkuyla bağlanma günüdür. Zafer için mutlaka kendini ayaklandırma ve gereken ne varsa onu bulma günüdür. Bunun dışında bir güne yaklaşım kesinlikle kabul edilemez, hiçbir gerekçeyle savunulamaz. 

Bizim için yeni hamle dönemi, ordulaşma dönemi ve savaşı geliştirme dönemidir. Gün, orduyu ve savaşı en yoğun yaşama günüdür. Fakat lafla olmuyor bu. Benim en büyük öfkem, savaş ve onun kazanımlarına değil, sizin savaşla oynayan gerçekliğinizedir. Ciddi olmamanız, altın değerinde savaş imkanlarını, kaderimizin bağlı olduğu savaş durumlarını, boşluklarını, olanaklarını yakaladığınız halde buna gereken işlevi vermemeniz, halen en çok üzerinde durduğum hususlardır. 

Bu bir zafer yürüyüşüdür

Geçen her an başarı, her gün başarı, her yıl başarıdır. Önderlik bunu defalarca ispatlamıştır. Gün, sizin ispatlama gününüzdür. Gün, bu dönemde halkın da ispatlanma günüdür. Biz bu çağrıyı partiye de, orduya da, halka da yaptık. Tekrar hepinize de yapıyoruz. Bu sadece ve sadece sizin gerçekten layık olduğunuz yaşam hakkınız, yaşamınızın bu temelde özgürce ifadesine kavuşması içindir. Başka türlü sizleri ne yer kabul eder, ne de gök. Bu temelde, hepinizin tekrar en üstün sorumluluk duygusuyla, yine savaşımın en keskin düşünce ve iradesiyle önümüzdeki en açık görevleri görmek kadar, gereklerine yüklenmek, asla ve asla başarısızlığa götüren ne varsa ona fırsat vermemek, başarı için ne gerekiyorsa onu başta kendimizden ve dalga dalga bütün örgüt, birim, birlik yapınızdan doğurarak sonuca gitmenizi, bunu kesin bir zafer yürüyüşü olarak görüp de değerlendirmenizi, bunun dışında hiçbir olasılığa yer vermemenizi, bunun bir ordu emrimiz olduğunu ve çiğnenmemesi gerektiğini belirtir, uzun vadeli oldukça emniyetli bir kişisel yaşamınızın olmasını diler, yüce sevgilerimle birlikte selamlarımı sunarım. 

Yaşasın 15 Ağustos Atılımı’nın Onuncu Yılı!

Yaşasın ARGK!

Kahrolsun Düşmanın Her Soydan Özel Ordusu ve Savaşı! 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’un 10. yıldönümü vesilesiyle hazırlayıp, sunduğu mesajdan derlenmiştir.