Adını unuttu, abisinin kan kokusunu unutmadı

- Türkan ARSLAN
252 görüntüleme

nezahat-2“Dinle Ruken, uçurumun sesini dinle. Kadının bilinmeyen tarihi de burada gizli. İsimleri hatırlanmayan, bilinmeyen nice kadın… Hepsi çığlık çığlığa…” Bêritan Filminden

Elbette her katliam ve kıyım büyük acılar taşır, derin izler bırakır arkasındaki toplumsal kesimler üzerinde. Katliama uğramış tüm halkların katliam süreçleri, benzer bir dram öyküsü içerir. Dersim katliamı ve soykırımı; İttihat ve Terakki zihniyetinin tek tip ulus projesinin katliam halkalarından birini oluşturuyor. Daha evvelindeki Rum, Ermeni ve Kürt isyanı denerek işlenen katliamlar zincirinin bir halkasıdır. Toplumsal tabanı hem Alevi, hem Kürt oluşu toplum için farklı bir mesaj içermektedir.

Bu zihniyetin bugünkü sonuçları derin toplumsal kutuplaşmalardır. İnsanın, insana ve diğer halk kesimlerine karşı en kötücül duruşu bu katliam tarihiyle inşa edilmek istenmiştir. Bu tarihsel şartlanmışlık, devlet aygıtınca bugünde en derinden üretilmektedir.

Nezahat Gündoğan da Dersim’in Kayıp Kızları projesinde bu karanlık tek yanlı oluşturulmuş resmi tarih yolculuğuna “Bir şey anlatmalıyım” diyerek çıkmış. Eşi Kazım Gündoğan’la hapishane sonrası hayatlarını da toplumsal üretime adamışlar. Gerisini Nezahat Gündoğan’dan dinleyelim…

Nasıl başladınız belgesel film çekmeye?

2004’ THİV’ in ölüm orucu eylemine katılmış ve hapishaneden çıkanlar için düzenlediği bir Sinema kursu vardı, o kursa katıldım. Altı-yedi ay sürdü. Hüseyin Kuzu gibi önemli sinemacılar, yetkin arkadaşlar bize eğitmenlik yaptılar.

Kafamda kimi şeyler vardı zaten. Kurstan sonra, belgesel film yapmaya karar verdik Kazım ile (eşi Kazım Gündoğanla beraber.) Beni belgesel sinemaya iten de aslında yaşam biçimim, dünya görüşüm, anlatacak bir derdimin olması ve bunu ifade etme ihtiyacıydı. Bugüne gelen sürecin ilk adımları THİV’ in kursuyla başlamış oldu. Böyle özetleyebilirim.

Çoğunlukla Dersim üzerine çalışmalarınızı görüyoruz? Hangi çalışmaları yaptınız?

Bir şey anlatmalıyhay-way-zaman-129-3ım; o dönemde de Dersim’de, Munzur nehri üzerinde yapılacak olan barajlar güncel ve yakıcı bir sorundu. Türkiye’nin birçok yerinde, hatta dünya ölçeğinde çevre, doğa, insan ve ekonomik açısından önemli kapitalist yatırımlar, girişimler vardı. Ve ona bir bakışım vardı, daha doğrusu bir muhalefet var ve onun üzerinden, belgesel sinemayla anlatma ihtiyacı gündeme geldi. Böylece 2004 yılında biz Munzur Akmazsa belgesel filmini yaptık.

Çünkü barajlarla birlikte insanların yeniden göç etme durumu gündeme gelecekti. Zaten Dersim dağlık ve ekime-dikime çok uygun olmayan bir alandır.  Var olan bu alanda baraj altında kalacak ve doğal bir sürgün olacaktı. Bölgede çekimler yaptık, çeşitli alanlarda uzmanlıkları olan kişilerle görüştük. O süreçle beraber Dersim’e daha fazla yoğunlaştık. Çok daha bilimsel, sistematik ve etraflıca bakış çabası Dersim tarihine yöneltti zaten. Görüşmelerde “Biz 38’de de sürüldük, 38’de bunları yaşadık. Aslında insansızlaştırmanın bir politikası bu barajlar politikası” gibi şeylerin çok yoğun gündeme gelmesi bizim için de uyarıcı oldu. 38’e dair bir şeyler yapmanın, Dersim tarihine ilişkin çalışmanın gerekliliğini hissettirdi.

Kafamızda henüz çok şekillenmiş bir film çalışması yoktu. “38 tanıkları var, onlarla röportajlar yapalım, dinleyelim, ne olduğunu anlamaya çalışalım” dedik. Devlet “isyan” diyordu. Bir-iki Kürt ulusal aydının Dersim’e dair yazdığı kitaplar var. Özelikle Nuri Dersimi, o da “Kürt İsyanı” diyor. İnsanların anlatımları var. Orda “Ne oldu ve ne yaşandı’yı” kayıt altına alalım ve aynı zamanda öğrenelim istedik. Bir öğrenme süreciydi de bizim açımızdan.

“Dersim ve dünyadaki uluslaşma sürecini gerçekleştiren devletlerin diğer etnik kimliklere, inançlara yönelik nasıl bir politika uygulanmış,” bunlara dair etraflıca okuma yapmaya çalıştık. Çok sınırlı kaynak vardı. Nuri Dersimi ve İsmail Beşikçi’nin birkaç kitabı dönemin gazeteleri vb. hepsi parça-parça. Anadolu topraklarında yaşayan Rum ve Ermenilerin yaşadıkları vb. Bir şeyler o süreçte şekillendi kafamızda. Bilinmeyen bir tarih olduğundan, öğrenmeyle de yola çıkıyorsun. “Şunu yapayım”dan çok, “Burada ne oldu” sorularıyla başlıyorsun. Araştırma süreci içerisinde, özellikle bu harekâtın bir parçası olarak, kayıp kız çocuklarının asker ailelerine pay edildiğini, burada planlı, hesaplı bir katliam olduğunu tespit ettik. Salt belgesel film çekimi ve yapım aşaması değil, araştırmayla iç içe yürüyen bir süreçti. O açıdaemos-gulver-3n bize çok şey kattı. Öğrendiklerimizi mümkün olduğunca belgesel film, kitap gibi ürünlerle kamuoyuyla paylaşmaya çalıştık.

O günden bu yana dört yüzün üzerinde yaptığımız görüşme var elimizde. Onlar somut bir ürüne dönüşmese de bir arşiv çalışması olarak elimizde duruyor. Dersim’de neler olduğunu toplumsal kesimlere, insanlığa mal edebilmek, kadınların ve çocukların yaşadığını, kız çocuklarının inançsal-etnik, asimilasyon amacıyla köklerinden koparıldığını tespit ettiğimizde bu projeyi yapmaya karar verdik. Bunun filmini ya da araştırmasını daha özele indirip yoğunlaştık. Daha çok kayıp kızları (Şimdi, 75-85 yaşlarındaki kadınlar) bulmaya yoğunlaştık. 2010’da “İki Tutam Saç – Dersim’in Kayıp Kızları” ilk belgesel filmini tamamladık. Bu filmde kısaca amacımız; bu konuyu görünür kılmak, kamuoyu ile bu gerçeği paylaşmak, Dersim konusunda resmi ideolojinin bakışından farklı bir yerden konuyu ele alarak kapı aralamak, onu tartıştırmak. 2012’de “Dersim’in Kayıp Kızları – Tertele Çenequ” kitabını çıkardık. Film de yer almayan yaklaşık yüz elli kişinin bütün öykülerini bu kitapta toparladık. Direkt kendileriyle ya da yakınlarıyla yaptığımız görüşmelerin sonucunda tespit ettiğimiz, öykülerine ulaşabildiğimiz kişilerdi bunlar. Köklerinden koparılan çocuk sayısı çok daha fazladır.

“Hay Way Zaman” belgeseli de kafamızda olan bir öyküydü. O öyküde de bütün ailesi askerler tarafından katledilmiş, kendisi de bir subay tarafından evlatlık alınmış bir kız çocuğunun hikâyesini anlatılıyor. “Hay Way Zaman”ı 2013’te yaptık.

Hay Way Zaman’ı merak ediyoruz. İzlemeyenler için biraz anlatır mısınız?     

Köklerinden koparılıp bir daha hiç memleketine gitmemiş bir kadının (Emoş teyzenin) geçmişine, köyüne, Dersime ve çocukluğuna yolculuğunu gerçekleştirelim istedik.

Emoş Teyze, yanhay-way-zaman-2014-272i Emoş Gülver. Normalde bütün ailesi sülalesi katledilmiş ama tesadüfen amcasının bir oğlunun yaşadığı bilgisine ulaştık ve bulduk. Kendisi bunu bilmiyordu. Onunla buluşturduk. Bir amcaoğlu, memleketle yeniden buluşma onun belleği, hafızası, yaşadıklarının üzerindeki etkisini biraz sorgulama… Ve bir katliam geçmişine yolculuk…

Sadece mağdurların değil, harekâta bir şekilde katılmışların da tanıklığına yer vererek aslında tabloyu bütünlemek filmin özgün yanı. Tanıklarla yapılmış röportajlar anlatımlar ve yazılanlar dışında, şu anda yaşamayan kişilerin anlatımlarına da yer vererek tabloyu tamamlamaya çalıştık.

Emoş teyzeye nasıl ulaştınız? 

Çalışmalar kamuoyu ve medyada yer aldıktan sonra birçok kişi bize: “Bizim de bir yakınımız kayıp, ya da şurada şöyle bir kadın var, o da Dersim’in kayıp kızlarından olabilir” diyor; ya da arıyor yardım istiyorlardı. Bir gün öyle bir telefon geldi. Dersimli ve Dersim’in Kayıp Kızları’nı okuyan, İstanbul’da özel bir hastane personeli, bir kadın ve kızının hastane kaydı sırasında doğum yerinin Deşt olduğunu görüyor. (Deşt, Dersim de bir bölgedir.) Sorguluyor biraz sohbet ediyor. Bu da Dersim’in kayıp kızlarından olabilir diye bizi aradı. “Hastaneye böyle biri geldi ve kayıp kızlardan biri olabileceğini düşünüyorum, ilgilenebilir misiniz” dedi. Biz de hemen iletişime geçmeye başladık.

Görüşmeye gittiğimizde çok mesafeli, aynı zaman meraklı ve ilgiliydiler. Seksen yaşlarında bir kadının, altmış yaşındaki kızından bahsediyorum. Kendilerince “Atatürkçü, Cumhuriyetçi” olan bu insanlar “annemin öyküsü üzerinden Cumhuriyet’e, bu devlete zarar mı verecekler?” kaygı ve hassasiyetine neden oluyordu. Sabırla, emek sarf ederek süreci devam ettirmeye çalıştık. Kaygı duymakla beraber zamanla bir güven de oluştu. Filme çekmek istediğimizi söylediğimizde, tereddüt ve çelişkilerine rağmen kabul ettiler.

Emoş teyzenin kızıyla birlikte bu yolculuğu gerçekleştirdik. İkinci kuşaktan olan kızının yaşadığı travma ve bu tarihsel sürecin onun üzerindeki etkilerini görmek istiyorduk. Kendisi başta kabul etmedi, onun için kamera arkasında durdu. Sonra sesini verdi, zamanla gösterimlerde sahneye de çıkarak görünür olmaktan o kimliği sahiplenmekten rahatsızlık duymamaya başladı. Annesinin kişisel öyküsünden yola çıkarak bir tarih bilinci oluşmaya (Kendisi de ifade eder filimde) başladı Serpil’de.

Bize biraz Emoş teyzenin hikâyesini anlatabilir  misiniz?

manset  Emoş teyze Dersim’de Haydaran aşiretine mensup, DEŞT diye bilinen bölgede; bir abisi, kucakta olan bir kardeşi, anne-babası ve amcalarıyla köyde yaşıyorlar. Tarih 1937’ler. Daha askeri harekât başlamadan önce, özellikle birkaç aşiret dillendiriliyor; Haydaran’lar, Demenan’lar gibi… Hedef seçildiğini anlayınca “buralarda durmayalım, daha aşağıdaki bölgelere geçelim” diyor ailesi. Köyleri dağlık bir köy olduğundan “başka köylere gidersek, dağılırsak belki bizi hedef seçmezler” diye düşünüyor olmalılar.

O dönem amcanın biri bir köye bunlar başka bir köye gidiyorlar. Fakat katliamdan kurtulamıyorlar. O dönem Emoş teyze altı yaşlarında. Askerlerin “sizleri başka yerlere götüreceğiz, nüfus kaydı yapacağız” diye ev-ev topladıklarını Emoş teyze aktarmıştı bize. Topladıkları yüz elli, iki yüze yakın insanı su kenarına götürüyor, kadınları ve erkekleri ayırıyor ve orada katlediyorlar. Emoş teyze küçük olduğu için bir çalılığın arasına saklanıyor ve o şekilde katliamdan kurtuluyor. Hatta bir askerin kendisini gördüğünü ama görmezlikten geldiğini söylüyor. Hava kararıp el ayak çekilince çıkıyor ortaya, annesini bulamıyor. Babasının ağır, abisinin de yaralı olduğunu görüyor. Abisiyle birlikte tekrar köylerine dönmek için yola çıkıyorlar ve yolda abisini de kaybediyor, ölüyor. Kendisinin en çarpıcı ifade ettiği şey, gerçek adını bile unuttuğu ama o sıcakta abisinin kan kokusunu unutamadığıydı. Köyün olduğu bölgeye gidiyorlar, seyyar karakollar kurulmuş, bir subay Emoş teyzeyi evine alıyor. Yaklaşık bir sene Dersim’de kalıyorlar sonra İstanbul’a geliyorlar ve Dersim ile olan tüm bağı kopuyor.

İstanbul’da askerin yanında, bir dönem de askerin eşinin ailesinin yanında yaşıyor. Askerle bağı hep devam ediyor. Evlendiriyorlar, çocukları oluyor, eşi kendisine kötü yaklaşıyor. Çalışarak, zorluklarla, eziyetlerle, hep aşağılanarak, horlanarak yaşamaya çalışıyor…. Var olabilmek için geçmişini kapatıyor Emoş teyze.  Çünkü umudu yok, herkes ölmüş, çok ağır travmadan çıkmış, onu her gün yaşaması ölümü demek anlamına geliyor ve kapatıyor. Biz onu bulduğumuzda yeni bir alt üst oluş daha yaşadı, “ne güzel unutmuştum”  demişti. İçten içe yaşıyor o durumu aslında, ama üstünü kapattığını düşünüyordu. Ne zaman ki açtık, ne zaman ki yüzleşmeye başladı, ne zaman ki insanlar onun acısını paylaştı; saygı duyulan, eli öpülen bir kişi konumuna o zaman geldi Emoş teyze. Artık birileri tarafından hor görülen küçümsenen bir insan değildi. Dersim galasında, Altın portakal Film Festivali’nde, Uçan Süpürge Film Festivali’nde insanlar elini öptüğünde, acısını paylaştığında iyileşmeye başlıyordu gerçekten de. “Ben insan değildim, siz beni insan yaptınız” demişti bize. Emoş teyze eski sağlığı olmamasına rağmen hala yaşamını devam ettiriyor, görüşüyoruz da… O böyle bir ilişki bekliyor ve bizi hayatında özel bir yere oturtuyor. Geçmişiyle bir bağ, birçok anlamı var onun için. Emoş teyzenin ve kızının öyküsü böyle işte.

 Peki Emoş teyzenin ailesinden sadece bir kişiyi mi bulabildiniz? Dersim’de mi yaşıyordu?

nezahat-gundoganZaten birinci derece de kimse yaşamıyor. Annesi-babası katledilmiş. Sülaleden bir amcaoğlu, bir amcakızı kurtulmuş. Amcaoğlu (Hüseyin Amca) davara, amcakızı da devlet erkânından birinin evine temizliğe gittiği için o gün katliamdan kurtulmuşlar. Hüseyin Amca davardan döndüğünde herkesin katledildiğini ve suya atıldığını görüyor. Saklanıyor ve harekât bittikten sonra, oralarda yaşamaya devam ediyor. Bizim elimizde Deşt bölgesinde kaldıkları bilgisi vardı. Çok kısıtlı bir bilgiydi. Ayrıca da Deşt adında birçok bölge var ve o zaman ki bir adlandırma… Şimdiki adları farklı farklı bu yerlerin. Görüştüğümüz dönemde amcakızı ölmüştü, amcaoğlu yaşıyordu sadece. Biz amcaoğlu ve ölen o amcakızının doktorluk yapan oğluyla görüştük. Ve onlarla buluşturduk.

Emoş teyzenin amcaoğlunu nasıl buldunuz? 

Emoş teyze “Bize Haydar Ağalar falan diyorlardı” diye belirtmişti. Biz de bundan yola çıkarak aramaya başladık. Haydar Ağalar Dersim’de kullanılan bir adlandırma olmadığı için Haydaran aşireti olabileceğini düşündük. Onun için Haydaran Deşt’ine yoğunlaştık. Araştırarak bulduk. Asıl işimizi zorlaştıran amcasının daha önceden başka köye taşınmış olması ve doksanlı yıllarda da köylerin boşaltılmış olmasıydı. Arayacağımız belirli bir köy olmayınca iğneyle kuyu kazarcasına aylarca sürdü araştırmamız. Deşt’ten Pax’a gitmiş Emoş Teyzenin amcası. Hüseyin amcaya ulaştık. Öykü çok benziyor ama emin olamıyoruz gerçekten, o mu bilmiyoruz. Hüseyin Amca herkesi öldü biliyordu, sevindi amcasının kızının bulunmasına. Elif adında bir amcakızı olduğunu ama herkes gibi öldüğünü biliyordu. Emoş teyze kendi isminin Elif olduğunu unuttuğu için net değiliz. Elif adını, kardeşinin birinin adının Seyit Ali, diğerinin Xıdır olduğunu ilk olarak bize Hüseyin amca söylemişti. Serpil de annesinin gerçek adını orada öğreniyor. Emoş teyzenin kütüğü yok, eski nüfus kağıdında baba adı “ölü Hüseyin” diye geçiyor. Kardeş bilgisi yok. Sonra onları buluşturduğumuzda tam yerli yerine oturdu. Karşılıklı olarak birbirilerine sorular sordular, evlerini tarif ettiler ve öyle öyle birbirilerini hatırladılar. Buluştuklarında Emoş teyze de şunu diyordu, “ben sizi nasıl bulabilirdim ki sizin adınızı bilmiyorum, yaşıyor musunuz bilmiyorum.” Çekimden önce görüştürmedik onları, ilk görüşmeleri çekim sırasında oldu. Çekimleri de anı anına yaptık, ilk buluştukları anı kayda aldık. Her şeyi o doğallığıyla konuştular.

Çok heyecanlıydı tabii, bir taraftan çekim yapıyoruz, bir taraftan onları anlamaya çalışıyoruz ve sonra yerli yerine oturuyor bizim açımızdan da. Çok ilginç şeyler çıktı tabii. Biz götürdüğümüzde ve buluşturduğumuzda Emoş Teyze hala inanamıyor: “Sen benim amcamın oğlu musun” diyor, bir aşamaya kadar her şeyin film gereği olduğunu sanıyordu. Israrla “Sen beni hatırlıyor musun” vb. diye soruyor. “Bizim ev şuradaydı. Diğer amcamın evi böyleydi, birbirine uzaktı, biz bir kere gelmiştik sizin eve” vb. diyor. Çok fazla şey hatırlamıyor. O “hatırlıyorum seni” diyor. “Ben seni öldü diye biliyorum. Herkesi öldü diye biliyorum” diyor Hüseyin Amca.

Belgeselde katliamın faili askerlerle görüştüğünüzü görüyoruz, bu askerlere nasıl ulaştınız, görüşmeyi kabul etmeleri zor olmadı mı?

emos-gulverBazılarına kendi araştırmalarımız sonucu ulaştık. Bazılarına Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu yeni dönem kayıtları, gazetelerdeki haberler sonucunda ulaştık. Konya, Erzurum, Malatya gibi değişik yerlerdeydiler. 105- 108 yaş aralığındaki insanlardı. Er olarak katliama katılan üç kişi ve biri istihbaratçı personeldi. İstihbaratçıyla kısmen konuştuk. Çok şey biliyordu, emniyetten gelen kişiler görüşmemizi engellediler. Dersim Meclis Alt Komisyonuna bu bilgiyi verdik. Resmi bir kanal üzerinden gidilirse, konuşması daha çok mümkün olur dedik..

Erler nasıl gittiğini bilmiyorlar, sadece götürülüyor. Onlarla görüşmelerimiz çocukları ve torunları aracılığıyla olduğu için biraz daha rahat oldu. Belli bir istekleri var, üzerinde bir yük, bir travma var, onlar da bir nevi biraz anlatarak rahatlamak istiyorlardı. Aslında bu toplumun hiçbir kesimi, mağdurlar, failler cephesinden kimse sağlıklı değil. Travmalılar, bunu anlatmaya çalıştık. O durumda sadece geçmişi değil, bu günü anlamakta daha rahat oluyor. Anlatımlar fazlasıyla bunu ortaya koyuyor. Toplum nasıl karşı karşıya getiriliyor? Nasıl bir politika için insanlar yok ediliyor? Hem manevi olarak hem fiziksel olarak nasıl yok ediliyor, onu görmek açısından çok önemli bu.

Yöneticilere, karar vericilere, politikacılara değil; ama toplumun resmi ideolojisi, resmi tarihin etkisi altındaki en geniş kesimlerine, onların vicdanlarına seslenebilmek bu politikaların parçası yapıldığını gösterebilmek temel uğraşımızdı. Eğer toplum bu politikaların bir parçası olmazsa, bu düzeyde bir katliam yaşanmazdı geçmişte. İnsanları taraf yapıldıkları bu politikalara karşı, alternatif gerçek ve doğru tarihi işaret etmek önemliydi. Yaratılan bölünmüşlüğü parçalanmışlığı, karşı karşıya gelişi, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Ermeni vb. kutupları yeniden yan yana getirebilmenin yolu, bu gerçeklerin gün yüzüne çıkarılmasıyla mümkün olabilir. Filmde amaçladığımız buydu.

Dersim katliamı gerçeği hem insanlık tarihi, hem Türkiye siyasal tarihi için önemli bir tarihsel dönemeç. Belgesel çekimleri toplumda yeterli aydınlanmayı ve motivasyonu sağlayabilir mi?

Tek başına yeterli olamaz. Yetmiş küsur yıllık bir tarihsel şekillenmeden bahsediyoruz. Dersim’in Kayıp Kızları kamusal alanda çok önemli bir kapı araladı. Yoğun bir tartışma düzeyi ortaya çıkardı. Resmi ideoloji ve tarih konusunda da sorgulamaya itti birçok kesimi. Sanatsal çalışemos-gulver-2malar, toplumsal vicdanı harekete geçirmeye yarar, devamlılık gerektiren bir süreçtir bu.

Peki, bugünle ilgili sormak istiyorum. Bugünkü siyasal yaklaşımların bir soykırım politikasının devamı olmasıyla ilgili benzerlikler içerdiğine dair görüşler var. Siz ne dersiniz bu konuda?

Aslında Cumhuriyeti referans alırsak eksik olur, ki daha öncesi var. Dersim inanç (alevi ve Hristiyan) kimliği açısından Osmanlı döneminde “çıban” görülüyor. Yine Osmanlı döneminde Ermeni soykırımı, Rumların yaşadıkları hem etnik olarak, hem inançsal olarak tek tipleştirme… Yaşananların hiçbiriyle gerçekten yüzleşilmediği ve demokratik bir zemin sağlanmadığı için bugün aynı zihniyetin devamını yaşıyoruz. Yüzleşilmeyen her tarihsel süreç yenisinin de zeminini hazırlamış oluyor. Bugünü geçmişte yaşananlardan ayrı düşünmemek gerekiyor. Bugün de aynı tek tipleştirici zihniyetin bir devamını, Türk ulusu üzerine oturan, inançsal olarak da Sünnilik üzerine oturan bir anlayışın devamlılığını görüyoruz. Değişen bir şey yok yani.

Bir kadın dergisi olmamızdan kaynaklı sormak isterim, bir kadın olarak yaşadığınız zorluklar nelerdir. Bu projeyi hazırlarken, araştırmalar yaparken hem maddi hem manevi olarak ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Özellikle resmi tarihin dışında bir şey yapıyorsanız, kimi zorluklara göğüs germeyi ve çözümler üretmeyi öğreniyorsunuz. Kişisel olarak kadın olmayı engel faktörü olarak görmüyorum. İnsan olmak öncelikli. İnsan olmadan, kadın da olamazsın. Doğal olarak kadınların toplumda bir kez daha kadın olmaktan kaynaklı ezilmesi, ikinci plana atılmasına hassasiyet oluşuyor bu da toplumsal bir gerçeklik. Ama kadın olmak daha farklı bir hassasiyeti getiriyor. Çevremde filmdeki bazı ayrıntıları ve ele alış biçimini görenler “böyle bir filmi ancak bir kadın yapabilir. Bu duyarlılığı ancak bir kadın yakalayabilir” diyordu. Kadın olmanın getirdiği hassasiyetle kadınların yaşadıklarına, sorunlarına daha fazla yöneliyorsun. Ya da eğiliyorsun. O tahribat yaratıyor. Şöyle tahribat; bir psikiyatr arkadaş söylemişti, size de geçiyor bu travma. Gerçekten de geçtiğini gördük yani. Çünkü paylaşmak da böyle bir şey. Sen alırsan ondaki biraz da azalıyor ya da sana geçiyor.

Doğru bir gelecek kurmak ve bugünü anlamak açısından geçmişin iyi bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Tarihle, bu konularla ilgilenmemin bir yanını da bu içeriyor. Evet, karanlıkta kalmış travmalı bir geçmişin gün yüzüne çıkarılması gerekiyor. Bugün yaşadığımız soruların kökeninde geçmişte yaşananların çok önemli rolü olduğunu düşünüyorum. “Hay Way Zaman” filminin sonunda Emoş Teyze, kendi çocukluğunu simgelediğimiz bir kız çocuğu ile bir köprüde yürüyüp gidiyor. Filmin afişi de böyledir. Dün, bugün ve gelecek ilişkisini sembolize ettiğimiz bir şey.

Çok teşekkürler.

Ben de size ve yayınınıza, okur kitlesine ulaştırdığınız için çok teşekkür ediyorum.