Bir vahşetin ritüeli: Linç kültürü

- Ruken Aras
345 görüntüleme

LINC - ASKER 3Ritüeller toplumun ortak anlam dünyasının bir ifadesi olarak binlerce yıl önce bereketin kutsanmasına dönük yapılırmış. Günümüze kadar gelen bu ritüellerde yaşamın kutsallarına karşı sevgi ve minnet ifadesi çeşitli hareketlerle ortak düzenlenirmiş. Baharın gelişini kutsama, kadınla erkeğin özgür birlikteliğini dans ederek karşılama, yeni doğan bebeğe takılar takma, ölüm karşısında törenler düzenleme ve daha birçok ritüel…

Bir zamanlar yaşamı kutsamak için kullandığımız  insan elleri  bugün doğayı, insanı, kadını, yaşamı katlediyor. Bazen bir öteki varlık lince uğruyor, bazen bir kadının bedeni. Kimi zaman linç edenlerin sayısı artıyor, kimi zaman da tek kişilik bir ordu gibi saldırıyor karşısındakine. Tek kişi gibi görünen o varlığın arkasında binlerce yılın egemenlik birikimleri, devletin yasaları, değer yargıları, vaad edilen cennetin toprakları varsa aslında o tek bir kişi olmuyor. Bir sistemin toplam ifadesini bu linç girişiminde bulabiliyoruz. Roma arenalarında tek bir gladyatöre karşı kan gördükçe sevinç naraları atan seyirciler de dövüşün içindedir.

Yeni bir yıla girdiğimiz Türkiye’de bir yanıyla rejim değişikliğinin havai fişekleri erken patlatırken, bir yandan da sonu belli olmayan toplumsal sorunlar akılları donduruyor. “ Biz eskiden böyle değildik” sözünü çokça duyar olduk Batı cephesinde. Tabii biz Kürtler yıllardır vahşetin her türlüsüne tanık olduğumuz için “asıl büyük felaket ne zaman gelecek“ diye merakla bekliyoruz.

Cizre’de bodrum katında insanlar yakılırken yaşanan sessizliğe “bundan öte felaket olmaz” demiştik. Oysa derecelendirmelere takılarak felaketler gelmeye devam etti. Son felaketin ekonomik çöküntü olacağını iddia edenler, laiklerle dinciler arasında bir büyük çatışma çıkacağını söyleyenler, iktidar partisinin içinden tasfiyelerle birlikte yeni darbelerin geleceğini öngörenler…

Bir de bu düzeni eni sonu kadınların isyanının durduracağını bilenler…

Noel Baba’nın yumruklandığı ülke

NOEL BABA'NIN BAŞINA SİLAH DAYADILAR AYDIN'DA İLGİNÇ NOEL BABA PROTESTOSUBugün tek adamlı diktatörlüğe geçişin her türlü hazırlığı yapılırken yaşanan toplumsal ayrıştırmalar yeni inşalar oluşturuyor. Toplumsal hafızanın oluşması devletin eliyle kimi zaman kısa sürede gerçekleşebilir ama o hafızasının yarattığı tahribatlar birçok kuşağı karanlık dönemlere davet edebilir. Bir kültüre dönüşen tecavüz ya da linç eylemleri eğitim sistemiyle, medya aracılığıyla, siyasetin kürsüsünde sürekli dile getirildiğinde, yasalarla meşrulaştırıldığında, dinin dogmatizmine boğulduğunda artık bu kültürün haklılık payı zihinlere işlemeye başlar. Hele bir de bu inşalar çok sevdiği hatta taptığı liderden direkt gelince bu süreç daha da hızlanır. Bilgi yapılanmalarını sorgulamaktan uzak tutan bir sistem içerisinde tecavüzün ve lincin kabullenilmesi ya da tepkisiz kalınması hızlı işleyen bir süreçtir.

Somut olarak diyelim ki “kabadayılık” yıllar önce rol ve inşalarda toplumsal karakterde bir kazanım aracı görülmüş olabilir. Kabadayılık sayesinde tartıştığın insanı korkutabilir, bezdirebilir ve o tartışmadan galip gelirsin. Ahlaki yapılanmada toplumsal hafıza oluşturmak için kabadayılık eğer rağbet görüyorsa söylemden eyleme bu yöntem kullanılabilir.

Türkiye’de Noel Baba’ya yumruk atıldı ama bu çok şaşırılacak bir şey olmamalıydı. Çünkü bu ülkede Noel Baba’ya yumruk atmak isteyip de fırsat bulup atamayan zihniyet hep pusuda bekledi. Çünkü laikler denilen ülkenin kurucuları olduklarını iddia edip modern yaşamı empoze eden, Türklük üzerinde tekliği yaşatan zihniyet orduyu da, yargıyı da, eğitim sistemini de elinde bulunduruyordu. Bugün ise devletin tüm mekanizmaları Noel Baba’ya yumruk atanların elinde. Şimdilerde laikler kendilerini ötekileştirilmiş görüyor.

Osmanlı’dan günümüze bu topraklarda farklı yaşamlara dair tahammül yoktur, çünkü herşey teklik üzerine kuruludur. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana hangi ideoloji biraz fazla oy alıp iktidarı ele geçirirse toplumsal zihniyetler de ona göre şekillenir.

Evet, eskiden laiklere bu derece fiziksel saldırı olmazdı. Ama laiklere bu saldırıları yapanların zihniyetlerini ören de yine teklik üzerinden kurulmuş devlet yapılanmasıydı. Bir ülke ki yıllarca kadınların devlet kurumlarında başörtü takması yasak olsun, televizyonlarda dini programlar engellensin ve dindarlığın her türlüsü “şeriat mı getireceksin” denilerek terörize edilsin. Bir ülke ki daha birkaç yıl geçmeden bastırılmış duyguları harekete geçiren tek adamla birlikte dindarlığı gerçek insan; kindarlığı da gerçek mücadele yöntemi olarak kanıksatsın.

Linç kültürünün ayak sesleri

LINC - CIZIM“Ne ara biz böyle olduk” sorusunun tarihsel karşılığını açıkça tartışmak gerekiyor.

Okuduğumuz ve yakın dönemde tanık olduğumuz kadarıyla iktidarların kendi egemenliğini meşrulaştırmaları ve süreklileştirmeleri için zor kullanmaktan daha da önemsediği bir araç var:  Toplumu ikna etmek…  Çünkü ikna olmayan insan eni sonu bir gün patlar. Ama ikna olan insanın bilgi yapılanması artık o ideolojiye sonuna kadar bağlı kalır. Türkiye’de  şiddet yoluyla egemenlerin politikalarını nasıl sürdürdüğünü hepimiz tartışırız, yazılarda paylaşırız, eylemlerde sloganlarla anlatırız. Ama ikna yöntemi üzerinde çok fazla yoğunlaştığımızı düşünmüyorum. Yani zihniyet inşası dediğimiz şeyin nasıl, ne zaman, hangi temellerle toplumda şekillendiğini tartışmanın ve alternatifini yaratmanın kavuruculuğuyla karşı karşıyayız. Çünkü insanın doğadan üstün olduğuna ikna olan insanlar bugün karnı acıktığı için şehre inen domuzu linç ediyor, sokağa kedi evi kuran bir insan komşusu tarafından öldürülüyor, halk otobüsü güvenlidir diye binen kadın tecavüze uğruyor ve “keşke güzel olmasaydım” diyor.

Çözümlemelerin en problemli yanı ise olaylar ve olgular üzerinden gidip daha büyük resmi görmemek oluyor. Sistemi bir bütünen değerlendirmek yerine sanki çok ender oluyormuş gibi olayları gündemleştirmek sorununun çözüm noktasını tıkıyor.

15 Temmuz gecesi yeni bir linç kültürünün ayak seslerini duymaya başlamıştık aslında. Çünkü linç kültürü bireyleri ödüllendirdikçe çoğalır ve her türlü farklılıklar bu linçe uğramaya hazır hale getirilir. Bugün başta Kürtler, Aleviler, kadınlar ve tüm ötekiler her an “vatan haini, terörist, ajan” naralarıyla ince uğrama tehlikesi yaşıyor.

Dindar ve kindar nesile doğru

MANSETLinç kültürü bireydeki hangi psikolojik alt yapının etkisiyle gelişir, hangi mantığa sığdırılır. Sadece bir çocuk üzerinden kaba bir çözümleme yapabiliriz. Bir çocuk düşünelim:

Daha az yaramazlık yapsın diye eline akıllı telefon verilmiş ve sürekli araba yarışı oynuyor.

Baba televizyonun başında küfürlerle maç izliyor. Annenin yüzüne bile bakmıyor. Şiddetin her türlüsü evde koku yayıyor.

Anne, yaşamında kabul etmeyeceği ahlaki tramvaları televizyonda izlerken adeta kendinden geçiyor. Gelinler, kaynanalar, aldatmalar, beden yarıştırmalar, sürekli kavga ve sürekli gözyaşı. Bu arada tadını hiç bilmediği yemeklerin tarifini izliyor.

Çocuk okula gidiyor dört duvar arasında milliyetçilik, kendinden aşkın bir öğretmen, kuralcı müdür, cinsiyetçi politikalar.

Mahalleye çıkıyor arkadaşlarıyla sürekli rekabet, kavga; eve geliyor ilgisizlik.

Artık dünün masum çocuğu saldırgan, kadınları cinsel meta gören, bağnaz, bencil, kaba milliyetçi olmuştur.

Bir de sürekli düşmanın varolduğu kabuslarıyla büyüdüğü için linç kültüründe kendini güçlü ve çoğul görür.

Aç kalsa da şükretmek öğretilmiştir ona, vatan sağolsun… Ayrıca ona değer veren kanallar vardır: Elindeki akıllı telefon ona “günaydın, nasılsın” diyor. Çünkü yaşamında başka kimse onun hatırını sormuyor. BirTURKEY-POLITICS-MILITARY-COUPileri dinini dogmatizmini işlerken “bunları yaparsan cennete gidersin” diyor. Ve Türk olmanın yüceliği her fırsatta beynine işliyor. Devletin kutsallığına inandırıldığı için karnını doyuranın devlet olduğunu düşünüyor. Bir de koca bir erkeklik de yaşamında hep karşısına çıkıyor. Daha ne olsun, gereklerini yerine getirirse bu dünyada ne yaparsa yapsın yeri cennet, milyonlarca insanla birlikte yüce Türk, karnını doyuran devlet, kadına tecavüz hakkı olan bir erkek.

Yaşama dair anlam arayışı olmayan, aslında ötekileştirilen ama bunu fark etmesin diye avuntular sunulan bir birey için ortak bir düşmana ortak saldırıda bulunmak varlığını güçlendirmek anlamına geliyor. Yalnız olmadığını düşünüyor, haklı olduğunu ispatlıyor. Tıpkı bir erkeğin kadını döverken aldığı haz gibi. Dövdükçe erkekliği güçleniyor, yoksa erkekliğinin gereklerini yerine getiremeyecektir.

Toplumsallığın dibe vurduğu bir sistem içindeyiz. Toplumsallığın ne olduğunu hiç tartıştırmayan bir sistemin politikalarına tanık oluyoruz. Çünkü sistemin en büyük korkuları kadınların özgürlüğü ve toplumun irade kazanmasıdır.

Tecavüz nasıl kültüre dönüşür?

BirkLINC - TABLOaç yıl önce “Tecavüz kültürünü aşalım” başlığıyla kampanya düzenlediğimizde tam da bunu anlatmaya çalışıyorduk. Kültür bir toplumun anlam biçimidir, yaşam tarzıdır, refleksleridir. Tecavüzlere ve linçlere karşı duyulan tepkisizlik de bir kültüre dönüşebilir. Bugün toplumsal yapılarda sadece olumlu özellikler kültüre dönüşmez sistem kendi çıkarları için olumsuzu da kültüre dönüştürebilir. Ve rollerin inşasıyla bu süreç kalıplaşır.

Pornografi, çocuk tecavüzleri, kadına yönelik her türlü şiddet, yaşlıların artık dışlanması bir kültüre dönüşebilir. Bazı şehirlere gittiğimizde çarşıda oturan erkeklerin önünden geçen kadınlara baktığını görürüz. Bu adeta kültüre dönüşmüştür. Ama başka şehirlerde erkeklerin kadınları göz takibine aldığı görülmez.

Yıkmak da inşa etmek de elimizde

Erkek egemen sistem tüm silahlarıyla kendisine muhalif olanlara saldırıyorsa,

Kendi tabanını sanal bir hakikat algısıyla kandırıyorsa,

İtaat etmeyi, dilenmeyi, şükretmeyi reva görüyorsa,

Kendisinden olmayanları linç ederek katlediyorsa,

Ve kadınları yaşamdan koparmak için her türlü zulmü meşrulaştırıyorsa;

Bizim bir an önce oturduğumuz yerden kalkıp en yakınımızdan en uzağımıza hakikati anlatma gibi sorumluluğumuz var. Bunun için gerekli olan binalarımız kapatılmış, arkadaşlarımız tutuklanmış, kurumların tüm mal varlıklarına el konulmuş, özgür basın karartılmış olabilir. Belki  açlık ve yoksulluk içinde de olabiliriz.

Ama bildiğimiz bir şey varsa o da bugünkü egemenlik sistemi nasıl insan eliyle yaratıldıysa bunu yıkmak ve doğal toplum zihniyetini inşa etmek de insanın elindedir. Daha etik davranmayı, daha estetik düşünmeyi, yaşamı anlamlı kılmayı tüm toplumla paylaşabiliriz. Çünkü biz bu kültürü yaşayan ve yaşatan kahramanların ardılları olma sorumluluğunu taşıyoruz.