Bir varmış, bir yokmuş

- Güler YILDIZ
159 görüntüleme

… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak bir ülkede dünyalar güzeli bir prenses yaşarmış. Bir gün….” diye devam eden masallara ilkokul öncesi kulaktan, sonrasında ise artık okuyarak aşina olduk. Peri masalları denen, insanın hayal ettiği her şeyi kapsayan ve sonsuza dek mutluluk, güzellik içinde süreceğine inanılan, sonlarında illa ki kerevete yani yatağa, divana, kanepeye ama uyumaya çıktığımız hoşluklar diyarına doluşurduk. O kadar pembeydi ki her şey, ertesi sabah uyandığımızda da o pembelik bizi saracak, bırakmayacak sanırdık. Hala bu kadar pembe iyimserlik taşıyan çocuklar var mıdır? Sanmam. Y kuşağından sonra Z kuşağı da kendilerini içinde şiddetin tanrı olduğu gerçekçi ve yetişkin masallarıyla büyütüyorlar. Kimselerin durup onlara masal tadında masal anlatacak zamanı da yok zaten, sahip oldukları elektronik oyuncaklarla kendi masallarını yaratıp, içine girebildikleri kadar giriyor, gösteri toplumunun en genç fertleri olarak büyüyorlar.

“Masal, diğer edebi metinlerle ya da kültürel ürünlerle karşılaştırıldığında tıpkı mitler gibi halk anlatı geleneğine dayanır. Masal halk anlatmalarının en çok ilgi gören türlerinin başında gelir.”

Toplum nezdinde masum bir karakteri, çizgisi olan masallar, çocuk için öğrenim safhasının ilk basamağıdır. İyi/kötü, zayıf/güçlü, güzel/çirkin gibi karşıtlıklar çoğu kez ahlaki özellik içermeyen, ders verici nitelikli basit metinler içine yedirilir ve çocukların ilk adımlarını attıkları hayat hakkında besleyici metinler olarak düzenlenir. Bilinçdışı ürün diyebileceğimiz masalların yaşaması, toplumsal kabule bağlıdır. Çünkü masal, ait kılındığı toplumun kodlarını, değer yargılarını içerir ve çocuklar aracılığıyla da taşınarak “toplumsal miras” rolüne kavuşur. Masal, toplumsal bilincin yansımasıdır, toplum tarafından masum olarak nitelendirilir ancak tam tersine masallar, çocukların yetişkin yaşamındaki karakterinin oluşmasına zemin hazırlar.

Kız çocuklarını prensesler, oğlan çocuklarını her türlü öldürücü donanıma sahip prens ve diğer kahramanlarla büyüleyen masalların alt yazılarında geçen nedir peki, derdimiz bu. Toplumsal cinsiyet rolleri açısından bu masallar ve çıkarılması gereken ders ibretlik! Uyuyan Güzel, Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız, Hansel ile Gratel, Rapunzel ve diğerleri… Hepsinin içinde mağdur bir güzel, tehlikeli bir çirkin (cadı-üvey anne, kötü kraliçe, vs.) var. Masal sonunun mutlulukla bağlanması için bir sürü alt aşamalardan geçen iyi/güzel, sabrederek ve bir prens öpücüğü ile kötü/çirkine haddini bildirir, içimiz rahat eder ve kerevete çıkıp, huzurla uyuyabiliriz artık.

Toplumun kültürel belleğini asırlar boyunca devam ettiren ve ataerkil bir atmosfere sahip olan masallar da roman, şiir, hikaye gibi edebî ürünlerden biri. Kadınların masallardaki konumu ve rolünü toplumsal cinsiyet penceresinden inceleyince, masalların karanlık ve kokan koridorlarına çıkıyoruz. Kadına yönelik kanıksanmış şiddeti, kültür referanslı söylem ve yaklaşımlarla açıklamak için masallar önemli bir durak. Basit cümlelerin içine özenle yedirilen nefret ve kabul, kadını iyi/kötü, güzel/çirkin, fakir/zengin olarak sınıflandırıyor, tüm bu sınıflandırmaların ayrımında olmayan çocuklar için bir tür kılavuz görevi görüyor. Çocuğun anne ve babasından yola çıkarak erkek ve kadını toplumsal olarak kategorize etmesinde masallar, meseller oldukça etkili.

Daha belirgin örnekle, masallarda bir ara ton yok! Olayın kurgu ve döngüsü siyah ve beyaz üzerine işleniyor. Toplumsal kabulü iyi/güzel simgeliyor, toplumsal reddi, başkaldırıyı da kötü/çirkin. Ve masalın hükmettiği renkler: Kızlara pembe, oğlanlara mavi! Cinsiyetin temel vurgu renkleri!

Toplumun eril kuvvete (erkeğe) hizmet ettiği bilinen kurallarına başkaldıran, onu benimsemeyip alternatif bakmayı tercih eden kadınlar dünyanın her yerinde siyah! Ve o kadınları “cadı” olarak damgalayan eril kuvvet, toplumsal mutabakat ile (ki burada kadının bu mutabakat içinde yer aldığı yanılsamasına kapılmayalım) ölüm fermanları hazırlıyordu. Hem de en acımasız şekilde… İşte, geçtiğimiz ay Edinburg Üniversitesi 16 ve 17. Yüzyılda cadılıkla suçlanıp işkence gören ve öldürülen 3 binden fazla İskoç kadınla ilgili bilgileri interaktif bir haritada toplayarak, bu kadınların hikayelerini anlatmaya başlamıştı. Hepsi trajik…

Siyahı simgeleyen kötü kalpli cadı/kraliçe/üvey anne femme fatale rolünü üstleniyor masallarda, beyaza layık görülen iyi/güzel prensesler ise toplumsal kabulün simgesi olarak arz-ı endam ediyor. Elbette çocukların seçimi hep iyi ve güzel, güçlü ve yakışıklı olanda…

Mağdur prensesler bulundukları her ortamı siler, süpürür, temizler, güzelini arayan prensler ise mütemadiyen avcılık faaliyeti halindeler! Aisopos ya da bildiğimiz adıyla Ezop, M.Ö. VI. yy’da yaşadığı varsayılan eski Yunan masalcıdır. Kahramanları genelde hayvanlar olan masallarıyla bilinen Ezop’un kadın-erkek temalı masallarında cinsiyetçi ve yukarıda söz ettiğimiz o “siyah/beyaz” yaklaşımlı dil mevcutlu:

Çirkin karavaşla afrodite

“Hem çirkin, hem de kötü huylu bir karavaş, efendisinin gözüne girmiş, koynuna girmiş. Ondan kopardığı paralarla süslenmiş, püslenmiş, hanımına nispet etmeye başlamış. Afrodit’e de saçılar saçıp, kurbanlar keser, kendini öyle yaptığı için teşekkür edermiş. Bir gece Afrodite onun düşüne girmiş: Saçıların da senin olsun, kurbanların da. Ne diye güzel yapacakmışım seni: Ben asıl o adama, seni güzel bulan efendine kızıyorum.”

Masaldaki “karavaş” cariye demek. Hem bir köle, hem kötü huylu hem de çirkin! Ama tüm bu alt meziyetlere bir de cadılık eklemiş olmalı ki, Afrodit gibi bir güzeller güzeli dururken, efendisini büyülemiş, onun koynuna girmiş! Ezop bu yerinmeyi yine bir kadına Afrodit’e yaptırıyor, ve kıssadan hisseyi ise köle kadın üzerinden: “İnsan hele soyu sopu belirsiz, yüzü gözü çirkin olursa kötü yollardan zengin oldum diye koltuklarını kabartıvermemeli” diyerek, veriyor. Bu basit meselli masalda erkek “efendi”, kadın ise cariye/çirkin/kötü huylu, diğer kadın güzel ve cezalandırıcı…

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet birbirinden farklı iki kavramdır. Cinsiyet doğuştan gelen biyolojik farklılıktır. Toplumsal cinsiyet ise adı üzerinde, toplum tarafından üretilmiştir, kültürün ürünüdür. Yani statüleri, kadın ve erkeğin toplum kışlasındaki rollerini belirler. Bu kısa tanımlardan sonra ünlü masallara dönelim. Çocukların 5-6 yaşına kadar bir günde onlarca kez izlemeye doyamadığı Pamuk Prenses, Kül Kedisi, Uyuyan Güzel ve diğerleri çocuklara nefreti, şiddeti de aşılar aynı zamanda. Çünkü bu masallarda  beyaz (iyi/güzel) kadın olağanüstü güzel, kusursuz, aşırı iyi, sevecendir. Siyah (kötü/çirkin) kadın ise tüm bu meziyetlerin tersidir; kin gütmekten, aşırı kıskanmaktan ve öldürme eylemini üstlenmekten, çıkar gözeterek iyilik kavramına zarar vermekten hoşlanır. Ve elbette kulakta çınlayan ürkütücü kahkahalar atar. Siyahın öldürücü kıskançlığı, prensin ya da kralın beğenmeyeceği, evlenmeyi düşünmeyeceği kadar “çirkin” olmasındandır. Masallardaki güzel olma zorunluluğu, toplumsal kabule denk düşer: Evlenilme niteliği için güzel olmak ve meziyetli olmak şart! Ezop’un tabiriyle soyu-sopunun bilinen olması da önemli bir diğer şart. Prensler için soyun devamı fiziksel güzelliğin kusursuzluğu ile ölçülür. Huyu, suyu, iç güzelliği palavra! Dış güzellik, neslin güzelliği için ana belirleyen. Güzellik ve bekaretin korunması…

Kül kedisi

Kül Kedisi’nde aslında ülkesinde çok sevilen ve her ikisi de çok iyi olan kral ve kraliçenin biricik kızı Sindrella, kraliçenin ani ölümüyle annesiz kalır, halk bir kraliçe istediğinden (niye?) kral yeniden evlenir (burada yine güzellik faktörü sözkonusudur/ iç güzellik konusunda parantez açılmaz çünkü yeni kraliçe kötü ötesidir). Sindrella’ya iki de bacı doğurur bu üvey “ana”. Olurlar 3! Üvey bacılar öyle çirkindir ki… Sindrella prenseslikten alınır, hizmetkar kadrosundan sarayda temizlik işlerine bakar. Derken komşu ülkenin prensi bir davet verir, tüm “güzel genç kızlar” (bakireler) davet edilir. Prens binlerce bakire arasından ennn güzelini seçip evlenecektir. Üvey bacılar çirkin ve şişkodur, hemen zayıflamaya başlarlar! Kül kedisinin siyah ailesi gider, onu götürmezler! Şehrin perisi yardıma koşar, giydirir, süsler, püsler ve Sindrella’yı olağanüstü bir yaratık olarak prensin sarayına gönderir.

Burada duralım: Güzellik, gençlik, bekaret, soy-sop kuralının yanına bir de “zayıf”ı ekliyoruz. Güzelliğin alt başlıkları arasında etine dolgun/balık etli/ tombul falan yok, direkt zayıflık var! Üvey bacılar üç günde 10 kilo diyetine kapılmış gidedursun, bizim külkedisi doğuştan tığ gibi, narin ve ölçülüdür. Bu masalın devamında cam ayakkabı vardır ki, bakirelik onunla simgeleşir. Çocuklar bu kadarını elbette bilmeyecekler.

Pambik prenses

Bekaret testinden geçen bir diğer masal da Pamuk Prenses ve 7 Cüceler’dir. Cücelerin hadım edildiğine, saray tarafından cezalandırıldıklarına hükmeden masal-alt okuyucuları, prensesin bir cam tabut içinde ormana bırakılma sahnesini, bakire ama kötüler tarafından kuşatıldığı için tehlikede, diyerek okurlar. Nereden çıktığı belli olmayan prens ormanın içinde onu bulur ve ilk işi onu dudaklarından öperek hayata kavuşturur! Bu masallara takılıp kalan çocuklara bakın, erkenden birbirlerini dudaktan öpmeye başlarlar…

Dudaktan öperek büyülü bir varlığa dönüşme tüm masallara hakim konumlanmış. Büyü öpüşerek bozuluyor, bir başka büyü öpüşerek başlıyor. Öpen hep prens, öpülen iyi/güzel ve mağdur olan… ‘Kurbağa Prens hariç’. Bazı masallar “amoral” yani ahlak dışı değil ama ahlakla ilgisi olmadığı, karakterlerin ve eylemlerin iyi-kötü arasında gidip geldiği masallardır.

Ahlaki kubbe: Cam vatan

Pamuk Prenses’in tabutu cam, Kül Kedisi’nin de ayakkabısı… Buzlar Kraliçesi bir bütün olarak camlaştırılarak, ulaşılması zor, yıkılması kolay olanı tamamlar. Sağlam bir darbeyle camlar tuz-buz oluveren şeyler! Korkularak taşınır, kırılmaması için özel çaba sarf edilir. Bekaret vurgusuna eş değer değil mi bu? Camdan bir şeyi olan erkek yoktur masalda. Sadece “bekaret” değil, kadının toplumsal kodlara göre konumlandırılışı da itiraz sebebidir. Bulaşık yıkayan, yerleri süpüren, yemek yapan ve çamaşır yıkayan “iyi/güzel” kadın, eve de hapsedilse (Rapunzel- Kül Kedisi- Pamuk Prenses), zaten yeri “ev”dir. Ataerkil düzene karşı başkaldıran kadın  “cadı”dır ve her türlü kötülüklerin anasıdır. Masalların dilinde karşılığını bulan bu cinsiyetçi bakış, kadının özgürlüğünü yok sayar; masallara göre özgürlük, yakışıklı bir prens tarafından tesadüfi keşfe bağlıdır. O an gelene kadar kadın gece 12’ye kadar sokakta olamaz, dizini kırıp evinde oturur, eğer böyle olursa o şans bir sabah kapıyı çalacaktır, elinde “namus”un simgesi cam ayakkabının tekiyle. Kül Kedisi’nin balkabağından arabası, farelerden uşağı gece 12’yi gösterdiğinde eskiye döner, ama teki unutulan cam ayakkabı öylece kalır!

Üvey anne kartı

Masallara farklı bakmanın kurtarıcı etkilerine değinen araştırmacılardan biri de Doç. Dr. Huriye Toker. Toker, güzellik/iyilik gibi genel kabule hizmet eden sıfatların yanında “üvey anne”nin de irdelenmesi gerektiğini söylüyor. Üvey annenin ayna sorgusunda ayna aslında toplum. Üvey anne, aslında toplumun beğenisi için aynaya bakıyor. Aynanın görüşü toplumun görüşü. Sindirella ve Pamuk Prenses de üvey anneleri tarafından büyütülen, sevgisiz kalan kadınlar. Dolayısıyla kendilerine gelen ilk prens, onların hayalindeki kurtarıcı ve eksik kalan sevgi, erkeğin koruması altına girilerek tamamlanıyor. Sadece batı kaynaklı masallarda değil, “üvey anne”nin varlığı en çok da doğu masallarında işlenir. Üvey annenin iyi olma şansı neredeyse hiç yoktur.

Saraydaki/evdeki huzur ve mutluluk düzeni, üvey annenin eve gelmesiyle bozulur hep. Babaları çocuklarına yapılan kötülükleri görmezlikten gelmekte ya da olanlara seyirci kalıp boyun eğmektedir. Üvey anne ile kötü kadın/cadılaştırılan kadın aynıdır. Birinin büyü yapma yeteneği vardır, diğeri iktidarı kaparak itaat etmeyene şiddet uygular, cezalandırır. Masallarda her derdin devası diye sunulan “evlilik”, bir eşin ölmesiyle yerini alan ikinci eşe karşı bir nefret topuna dönüştürülür. Sözün özü: Masallar Walt Disney’in sonsuz sıfırlı kartına dönüştüğü müddetçe, ailelerin “sinema” etkinliklerinin en önemli paydaşı olmaya devam edecek. Ahlaki öğretilerden tutalım da genel kabullerin biçimlendirdiği cinsiyetçi bakış da her dönem kendine binlerce kurban bulabilecek bu sayede. Sevgi, sevgisizlik, iyilik, güzellik, zarafet çirkinlik, kötülük ve şiddet, tüm bunlar hovarda bir prensin kurtuluş reçetesiyle anlam kazanabilir; Prens gelecek güzeli öpecek ve kötüler cezalandırılacak, iyiler kazanacak… Gerçek hayatta ise kulelerden sarkıtılan saçlarla hem cadıyı hem prensi kuleye alan Rapunzeller yerine, saçlarını keserek her ikisini de reddeden ve güzel olduğu kadar zeki de olabilen, itiraz eden ve saçlarını kendi kurtuluşu için uzatıp, özgürleşen kadınlar var!

Tabi bu masalların sonu kerevetle bitmiyor, bitmeyecek! Kadınların gerçek hayattaki “üveyleri” ana değil toplumun ta kendisi. Cadılaştırılan kadınların tek sevdası özgürlükleri! Bu özgürlük uğruna zarar gören bir pambık prenses yok, pambık prensesi yaratan eril sistem var. O sistemin camdan kulesi ise güzel olduğu kadar zeki de olabilen özgürlükçü tekmesine bakar!