‘Dünyayı dönüştüren gücüz’

- Nazan ÜSTÜNDAĞ
17 görüntüleme
Kadınların kesintisiz süren özgürlük mücadelesinde 25 Kasım, 8 Mart gibi özel günler yakın tarihi değerlendirmek açısından önem taşıyor. Kadın hareketinin o yıl seçtiği sloganlar, yayımladığı manifestolar, öne çıkardıkları talepler ve örgütlenme biçimleri, hem kadın hareketinin olanaklarını hem de sınırlarını gösteriyor.

Kadın hareketleri son birkaç yıldır 8 Mart’larda esas olarak iki konuya odaklandı. Bunlardan birincisi elbette ki hızını kaybetmeden sürdüren kadın katliamları. Bu yıl da Meksika’da ve Arjantin’de gördüğümüz gibi kadınları en çok öfkelendiren, en çok birleştiren ve en çok harekete geçiren yaşamlarının sürekli tehdit altında olması ve bu tehdide karşı yeterli önlemin alınmaması oldu. Kadın katliamlarının artması ve durdurulamaması ile birlikte tüm dünyadaki kadınlar, kazanılmış haklarına ve kimi kadınların görünüşte edindikleri ayrıcalıklara rağmen, hala hiçbir şekilde eşit vatandaş olmadıklarını görüyorlar. Devlet onların yaşam hakkını garantileyemiyor, onlara saldıranları cezalandırmıyor, bir türlü kadınları erkeklerin tehditlerine karşı güçlendirici araçlarla donatmıyor.

Öte yandan sağ hükümetlerin kadınların kazanılmış bazı haklarına, özellikle üreme haklarına, yönelttiği saldırılar da kadınların vatandaş olarak eşitsiz muamele gördükleri ve devletlerin temelde kadınlara düşman olduğu hissiyatını pekiştiriyor. Bu yıl Polonya’lı kadınlar kürtajı imkansız hale getiren yasalara karşı sokaklara aktıklarında en çok dikkat çektikleri noktalardan biri kadınların kendi üremeleri üzerindeki kontrolün kısıtlanmasının aslında vatandaşlık haklarının kısıtlanması olduğuydu. Polonya’da kadınların gösterileri sonuçsuz kaldı ama Arjantin’de tam tersine, sol bir hükümetin başta olması, kadınların ilk kez kürtaj hakkına kavuşmasını sağladı. Yakın tarihin 8 Mart’larının gündemlerinin izleğini sürdüğümüzde dünyanın en temel hakkı olan yaşam hakkını ve kadın bedenininin ayrılmaz parçası olan üreme hakkını savunan kadınların örgütlendikçe, giderek devlet karşıtı olmaya başladığını ve kadın özgürlüğü ile devletsiz toplumsallık arasındaki ilişkiyi hem politik hem kavramsal olarak daha fazla öne çıkardıklarını görmek mümkün.

Kadınların görünmez-ücretsiz emeği

8 Mart’larda ve özellikle 8 Mart Kadın Grevi bağlamında gündeme gelen ikinci konu ise kadınların görünmez ve ücretsiz-ücretlendirilemez emeği. Bu sene pandemiyle birlikte, kadın emeğinin sadece görünmez ve ücretsiz değil aynı zamanda yaşamın devam etmesi için tüm diğer emeklerden daha elzem olduğu da çok daha fazla bilince çıkmış durumda. Tüm dünya pandemi karşısında felç olmuşken, beyaz yakalıların icra ettiği başta olmak üzere birçok iş sekteye uğrayıp, biçim ve yer değiştirirken, hiçbir duraksamaya uğramayan ve hayatın her şeye rağmen idame ettirilmesini sağlayan emek kadınların bakım ve ilgi emeği oldu. Üstelik hastabakıcılık, hemşirelik, temizlik işçiliği gibi en düşük ücretli ve genellikle kadınlar tarafından yapılan işlerin de önemi anlaşıldı. Herkes evlerine kapanırken bu işleri yapanlar risk alarak çalışmaya devam etti. Kadın emeği ve kadınlaşan, göçmenleşen toplumsal elzem emek arasındaki yakın ilişki kavramsal olmaktan çıkıp son derece somut ve hayati bir gerçekliğe dönüştü. Bütün bunlar bu dönemde belki de uzun yıllardan beri ilk kez emeğin değerinin pazarda ölçülen değer ile özdeş olmadığı

gerçeğini toplumsal bilince çıkardı. Kadınların emeğini savunan kadın hareketleri ve elzem emeği savunan işçi hareketleri beraberce bir kavşağı dönmek zorunda kaldı; kadın emeğinin savunusu Marksizmin savunusuyla birdir.  Bu iki dönemeç, yani kadın katliamları ile devletin ilişkilendirilmesi ve kadınlara yönelik şiddettin kadın ve erkeğin devlet nezdinde eşit

olmamasından kaynaklandığı bilgisinin toplumsallaşması ile kadın emeği üzerinden emeğin pazardaki karşılığının

sorunsallaştırılmasının toplumsallaşması kadın hareketlerinin son on yıllık izleğinin bu 8 Mart’ta aktığı yer olduğunu söyleyebiliriz. Umuyoruz ki bu zile önümüzdeki süreçte derinleşir.

Kadın aleyhine işleyen güvenlik konsepti

Bu yıl kadın hareketleri açısından başka bir gelişme daha yaşanıyor. Bu üçüncü halka henüz tomurcuklanıyor. Kürt kadın hareketinin Erdoğan’a karşı başlattığı “Diktatör Yargılansın” kampanyası, siyah kadınların “Cezaevleri ve polis lav edilsin!” kampanyası ve göçmen kadınların sınır güvenlik güçlerine karşı durmalarının kesiştiği yerde beliriyor bu halka. Bu kastettiğim halka, kadınlar ve devletin güvenlik güçlerinin karşı karşıya olduğu; güvenlik konseptinin her zaman kadın aleyhine çalıştığı meselesi. Yakın zamana kadar kadınlar devletin ve kapitalizmin güvenlikçi politikalarının önemli destekçileri oldular. Kadın oldukları için kendilerini tehdit altında ve suç tarafından kurbanlaştırılacaklarını düşünen kadınlar özel güvenlikleri, karakolların yaygınlaşmasını, siteleşmeyi destekleyen öncü gruplardandılar. Son birkaç yıldır ise kadınlar güvenlikçi politikaların en çok onları hedef aldığını fark etmeye başladılar. Amerika Birleşik Devletleri’nde siyah kadınların polis tarafından öldürülme oranlarının artması, Kürdistan’da en büyük savaş suçlarının kadınlara karşı işlenmesi ve göçmen kadınların sınır şiddetine en fazla maruz kalan kesim olması bunun göstergeleri.

Kadın mücadelesi dünyayı dönüştüren güç

Aynı şekilde örneğin üniversitelerde polis sayısının artması ile öncelikle kız öğrencilerin hareket alanlarının kısıtlanması, kinayeli söz ve bakışlara maruz bırakılarak kendilerini toplumsal hayattan çekmeye itilmeleri ya da bugünlerde daha fazla konuşulan ve kadınların kadınlıklarının kendilerine karşı silah olarak kullanılmasını sağlayan çıplak aramalar… Umuyorum ki bundan sonraki 8 Mart’ta kadınların kendilerini devletin kolluk güçlerine karşı koruması ile erkeklere karşı koruması arasındaki ilişki daha ayrıntılı ele alınmaya başlar. Böylelikle kadınların eşit vatandaş olmadıklarına dair bilinçleri özsavunma bilincine akar. Kadın mücadelesi nihayetinde her zaman aileye, mülke ve devlete karşı mücadelede birleştiği ölçüde dünyayı dönüştürücü bir güç olacaktır.